13 Aralık 2008 Cumartesi

8 Aralık 2008 Pazartesi

Hay bin kunduz !

Saklandığın delikten ne zaman çıkacaksın küçük kunduz? Yoksa vaz mı geçtin hayattan, kimseye sormadan kış uykusunda mısın ayı yavrusu gibi? Hep vazgeçmeyi düşündüm ben de ama hayat benden vazgeçmeden ne mümkün yoldan çıkmak. Tam bitti derken sunuyor fırsatı ve tepemiyorsun. Belki de iyi ki o deliktesin. Her gün üstünden titreyerek geçtiğim karla kaplı toprağın altında, gönlün rahat sıcacık uyuyorsun öyle değil mi? Isınmak için yerel seçimleri beklemene de gerek yok üstelik. Bir delik de ben bulsam kendi bedenimi sığdırabileceğim ve kavuşsak birbirimize toprak altında. Karargah bellemişsindir sen şimdi belki orayı, belki de ilk kurmayın ben olurum ha, ne dersin! Çok büyük planlarım var yeryüzü için ama önce yerin dibine inip seninle paylaşmalıyım; ve diğerleriyle. Aç aslanlara yem olma riskini göze alıp dalmam gerek “balta girmiş” ormanlara; elbet oralarda bir yerdedir sana gelen yol. Çalılar kaplamıştır üzerini deliğin tıpkı küçükken okuduğum Jules Verne kitabında olduğu gibi. İki yıl yeter mi peki bize, iki yıllık bir tatil, yerin dibinde. Peki ya limandan çıkışımız için ipleri gizlice çözecek, küçük yaramaz kardeşimiz nerede? İnanmıyor musun şeytanın, annenin bile derisinin altında olabileceğine? Tatlı bir intikam gibi düşün bunu. Senin gözüne kestirdiğin bir sebzeyi senden önce çalan çakalın gözlerindeki alaycı bakışın intikamı. Ya da ne bileyim, seni o deliğe tıkan her neyse onun intikamı. Eğer hiçbir nedenin yoksa benim tatlı intikamımın ortağı ol, paylaşalım. Gözlerini gördüm ve gülüşünü; ve duydum ardından “defol git” deyişini. Haydi al bunun yarısını, ortak et kendini kendime. Bizim tatlı intikamımız.

Tekrar geldiğimde buraya, hep beraber olmaya; amacımız her yeri sallamak olacak, sıra bizde olacak “haydi yeter” diye haykıracağız ve o zaman tam zamanı olacak. Ya da belki “tam zamanı” tam da “şimdi”…

Sakar Şakir

Deivid'in sayılmayan golü

Jilet-Şener Şen

6 Aralık 2008 Cumartesi

Sonsuzluğa Ölmek

Küfürbaz ve gizemli
Gözyaşlarım hayatın kaderi
Cehaletin yanında otururken
Azmim bilenir ve deler geçer her seti

Saygı sadece sakala, bıyığa ise
Keserim sakalımı ve çıkmasın bıyıklarım
Söylerim sözümü
Ağlarım sahnede
Herkesin önünde
Beni var eden bir yanımda
Cehalet ise öteki...

Var eden
Cehalete kin kusarken
Sadece gözyaşlarım adına

Küfürbaz ve gizemli
Emeğim, nefretim ve gözyaşlarım

04.12.08 18:27 Sirkeci-Halkalı treni


Sığ sularda boğulmak insana acı verir, derinlerde ise sonsuzluğa ölürsün...

Kendiliğinden Ortaya Çıkan Kişisel Yardım Kampanyam

Yürüyordum akşamın karanlığında Gülhane’ den Sirkeci’ ye ıssız sokakta, saat akşamın dokuzu. Köşeyi döndüğümde kaldırımın ortasına oturmuş, önünde paket paket mendiller dizili, 8-10 yaşlarında bir çocuk… gülüyor, oyun oynar gibi mendillere dokunuyor arada. Geri döndüm. Çantamdaki gazeteyi verdim ve üzerine oturmasını söyledim, çünkü yerdeki kaldırım taşı buz gibiydi. Gülücüğü daha da sevimli bir hal aldı. Daha sonra eşim çantasından bir kalem çıkarttı ve çocuğa uzattı. Sanki verdiği basit bir kalem değil de dünyanın en harika şeyiydi onun için, görmeliydiniz. Gözleri parlıyordu artık. O an şunu fark ettim. Evet, o çocuk için herkes üzülürdü ve bir şey yapmak isterdi. Ve genel olarak insan tavrı, ondan selpak alma yönünde olurdu, hatta para verir selpak bile almazdı. Ama bunun hiçbir anlamı yok. Yani o çocuğun haline üzülüp verdiğiniz para, onu çalıştıran aşağılık pezevengin cebine gidiyor, belki de o pezevenk herif onun öz babası. Hiçbir çocuk ondan selpak ya da çekirdek aldığınızda mutlu olmaz, onu mutlu eden şey onun için verdiğiniz bir şeydir,sadece onun için. Bir gazete kağıdı, üşümesin diye, ya da basit bir kalem. Tam da o günden sonra çantamda hep bir kalem bulundurdum, hatta yanında bir de ufak defter de veriyordum çocuklara. Satıcı çocuklara… Onlar “selpak verim mi abi… tartayım mı abi…” diyordu. Ben ise “okuyor musun, al bakalım bunları ve sakın okumayı bırakma” diyordum. Odama her girdiğimde artık “onlara daha fazla ne verebilirim” diye düşünür oldum. Buzdolabı poşetlerinden bir deste aldım önce, içine kalem, defter, ataş, kitap ayracı, mum ve maytap koydum. Yanına da küçük bir karta şöyle yazıp iliştirdim

- Karanlıkları aydınlığa çevirmen için MUM
- Mutlu olduğunda yakman için MAYTAP
- Hep okuyup yazman için DEFTER, KALEMLER, ATAŞLAR VE KİTAP AYRAÇLARI

Ve kartın arkasına da daha büyük harflerle

HER NE OLURSA OLSUN OKULUNU BIRAKMA, OKUMAKTAN VAZGEÇME yazdım

Ne mi yapacağım? Birkaç haftadır yaptığım gibi bu paketlerden 3-4 tanesini her gün çantama atıp yanımda taşıyacağım yine. Bir çocuk göreceğim elinde selpak, aklında kim bilir ne güzel hayalleri olan. O bana selpak satmak isteyecek (aslında istemeyecek) ben ise ona asıl istediği, asıl onu mutlu edecek şeyi vereceğim.

Daha fazlasını yapabilir miyim diye düşünürken yine aklıma şu geldi. Bu yaptığım şeyi sizinle, yakın çevrem başta olmak üzere herkesle paylaşmak. Düşünün, hiç beklemediği bir anda hiç beklemediği bir adamdan ilginç bir poşet alan bir çocuk. Poşetin üzerinde ne bir yardım derneğinin, ne de bir insanın ismi yazıyor. Sadece küçük ve onun küçük dünyası için çok güzel olan şeyler var. Hatırlayın, hep böyle beklenmedik anlarda gelen küçük şeyler değil miydi bizi asıl mutlu eden çocukluğumuzda…

Peki nasıl mı yardım edeceksiniz? Nasıl etmek isterseniz. Örneğin siz de küçük bir çocuğa verilecek, onun okumaya, okuluna ve eğitimine devam etme istencini sıcak tutacak ufak materyaller ulaştırabilirsiniz bana. İster 10 tane defter, ister 20 tane silgi ya da aklınıza ne gelirse. Para yardımı da olur ama tabi bu çocuklara “para” şeklinde değil “materyal” şeklinde dönecek. Yani benim cebimden bu işler için gönüllü olarak harcadığım paraya siz de cebinizi katmış olacaksınız. Fakat işin özünün kaybolmaması için eğer para yardımı yapmak isterseniz 5 ytl den fazlasını kabul etmeyeceğim. Unutmayın bu yardımınız her şekilde olabilir, ister paketlerime koyacağım materyaller, ister bu materyalleri temin etmem için ufak paralar, ister bu dağıtım sürecini benimle birlikte yapmak. Kural ise şu:

- Hedef: satıcı (çalıştırılan) çocuklar…
- Amaç: onların yüzünü güldürmek ve okumaya devam etme istencini pekiştirmek
- Zaman: sokakta olduğumuz her zaman, karşımıza her çıktıklarında, ayrım yapmadan.

Şimdiden hepinize teşekkür ederim…

Ali Emrah TOKATLIOĞLU

Radikal Gazetesi


Kelime anlamı olarak “olağandan farklı, uç” olarak bilinir fakat yanlıştır. Radikal kelimesinin asıl anlamı “öze en yakın olan” dır. Yani iş “öze yaklaşmak” olunca sıradan olandan farklılaşırsınız ve bu da sizi yanlış anlamıyla “radikal” yapar. Aslında bu farklılaşma için kullanılacak doğru kelime “marjinal” olabilir. Fakat dediğim gibi radikal, öze en yakın olandır.

Gazete olarak Radikal gazetesinin ise öze en yakın olup olmadığını tartışırsak sanırım işin içinden birkaç hafta çıkamayız ve net bir sonuca ulaşamayız. Gazetenin isminin haberlere değil fakat köşe yazarlarının siyasi kimliğine yansıdığını görmekteyiz. Her görüşten yazara yer veriyoruz mesajı vermek adına mıdır yoksa bu samimi bir gazete politikasıdır bilmem ama geçtiğimiz günlerde ölen eski büyükelçilerimizden, dönemin MHP milletvekili olan bir muhterem aynı zamanda eski Radikal yazarıdır. Ayrıca an itibari ile de Namık Kemal Zeybek’i “Türkçü yazıları” ve buna paralel “bıyığı” ile sık sık orta sayfalarda bir köşede görmekteyiz. Kafadan sağ örneklerle başladım çünkü gazete temel olarak sol eğilimli bir gazetedir. Var olanı değiştirme çabası içinde bir tavrı vardır ama “devrimci” olarak nitelemek sanırım gereksiz bir lütuf olur Radikal için.

Gazeteyi aldığım süre boyunca insanların ilginç bakışları ile karşılaştım. “AAaa radikal mi okuyorsun” diye şaşıranlar oldu. Farklı nedenleri vardı eminim. Okul kantininde otururken babası asker kendisi ülkücü olan bir arkadaşım, yakın bir arkadaşım, gazeteyi gördü masada. Kimin bu dedi, sonra masada beni görünce cevaba bile gerek duymadan kimin olduğunu anladı çünkü onun gözünde bir “diğeri” idim her ne kadar beni sevse de. Kim bilir belki de vatana ihanetti Radikal okumak. Çünkü toplumdaki genel etiketleri “solcu”, “liboş” “Kürtçü” olan bir gazeteyi okuyor olmak başlı başına bir ayıptı belki de. Üstelik birini okuduğu gazeteyle eleştirmek ve aynı anda yurttan kaçış ve bir Avrupa ülkesine yerleşme planları yapmak vatanseverliğin en güzel örneği iken.

Liseye giden oyuncularımdan biri de çok merak etmişti neden Radikal okuduğumu. Babası, 12 eylül döneminde yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren’in yakın arkadaşıydı. Devrimci bir aileden gelen çocuk da yadırgamıştı Radikal ile samimiyetimi. Görüyorsunuz ki hem sağ, hem sol şüphe ile bakıyorken bu gazeteyi okumak pek de akıl karı olmasa gerek diye düşünülebilinir. Ama ben yine de mevcut gazeteler içerisinde en okunmaya değer, en dolu ve yararlı olanlarından biri olarak gördüm. Gerek haberlerini, gerek köşe yazılarını hep eleştirel okudum ve hem katıldığım hem katılmadığım yönleriyle okuduklarımı tartabilmem, çatışmam, uzlaşmam beni mutlu etti. Çünkü bu sayede artık kendi fikirlerimi törpüleyecek olgunluğa, her okuduğumu bir kutsal bilgiymiş gibi kabul etmeyecek kadar aydınlığa eriştiğimi gösterdi. Ve biliyordum, biliyorum ki burası henüz yolun başı. Kimilerinin hiç ulaşamayacağı bir baş…



Gazete hakkında simgesel ve teknik detaylar:

Fiyatı: 50 kuruş

İnternet adresi: www.radikal.com.tr

İlk sayfa haberleri toplumsal, ekonomik ve siyasal hayat ağırlıklı. Tipik 3.sayfa cinayet haberleri yok. Spor sayfası maksimum 2 sayfa, 3 sayfa olması istisna. Gazeteye tersten başlayan spor tutkunları kültür sanat meraklılarına dönüşebilir, zira arka sayfanın ardından ilk iki (yani son 2 sayfa) kültür sanat üzerine. Arka sayfanın sağ üst köşesinde görmeye alıştığımız manken, şarkıcı vesaire fotoğrafları yok. İçini ısıtmak için böyle arka kapak güzeli arayan okuyucular aynı köşede o fotoğrafın yerine “Perihan Mağden” yazılarını okumayı deneyebilirler ama eğer yazının başında biriyle atıştığını fark ederlerse hemen orada kessinler çünkü çekilmez oluyor.

İçerik olarak bölüm başlıkları şu şekilde

Yaşam / Türkiye / Politika / Yorum / Dış Haberler / Ekonomi / Televizyon-sinevizyon / Spor / Kültür sanat

Gazetedeki okunası köşe yazarlarından bazıları

İsmet Berkan, Türker Alkan, Hakkı Devrim, Oral Çalışlar, Taner Berksoy, Altan Öymen

2 Aralık 2008 Salı

28 Kasım 2008 Cuma

Ohne Dich




ich werde in die tannen gehen
dahin wo ich sie zuletzt gesehen
doch der abend wirft ein tuch aufs land
und auf die wege hinterm waldesrand
und der wald der steht so schwarz und leer
weh mir, oh weh
und die vögel singen nicht mehr

ohne dich kann ich nicht sein
ohne dich
mit dir bin ich auch allein
ohne dich
ohne dich zähle ich die stunden ohne dich
mit dir stehen die sekunden
lohnen nicht

auf den ästen in den gräben
ist es nun still und ohne leben
und das atmen fällt mir ach so schwer
weh mir, oh weh
und die vögel singen nicht mehr

ohne dich kann ich nicht sein
ohne dich
mit dir bin ich auch allein
ohne dich
ohne dich zähle ich die stunden ohne dich
mit dir stehen die sekunden
lohnen nicht ohne dich



türkçesi;



Çamlıklara gideceğim,
Onu en son gördüğüm yere
akşam, arazi üstüne bir örtü atar
ve orman kenarının arkasındaki yola
ve orman, o siyah ve boş durur,
eyvah eyvah*
ve kuşlar artık şakımaz

*
sensiz olamam, sensiz
seninle de yalnızım, sensiz
sensiz saatleri sayarım, sensiz
seninleyken saniyeler durur, ama yetmez

mezarların üstündeki dallar
şu an sessiz ve cansız
ve nefes almak bana çok zor geliyor
eyvah eyvah
ve kuşlar artık şakımıyor

27 Kasım 2008 Perşembe

Kuzenimden başlıksız bir şiir...

İki kalp arasında en kısa yol:
Birbirine uzanmış ve zaman zaman
Ancak parmak uçlarıyla değebilen
İki kol.
Merdivenlerin oraya koşuyorum,
Beklemek gövde kazanması zamanın;
Çok erken gelmişim seni bulamıyorum,
Bir şeyin provası yapılıyor sanki.

Kuşlar toplanmış göçüyorlar
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Cemal Süreya

Moskito

Uzakta bir mide bulantısı
Vızıldayan bir sivrisinek
Yanındayken her şey olan
Uzakta bir sivrisinek

Timsahla yaşamaya alışmış insan
Korkar ondan
O ne isterse onu yapar
Timsahın korkusundan

Timsah efendi, o köledir
Ve ne zaman kurtarır onu
Sivrisinek kanatlarıyla
Var gücüyle çırpınır, kaçırır
Timsahtan.

Sonra artık timsah yoktur
Tek otorite sivrisinek
Bir şey ister kanat çırpıp
Ama korku yoktur artık
Timsah yoktur
Ve vız gelir ona
Şükran duyduğu sivrisineğin vızıltısı

Son-bahar

Yapraklar dökülür ve kalır burada. En pahalı, en kallavi peyzaj şirketine versen yaratamaz önümdeki görüntüyü. Asırlık beş çınar kimi zaman siper kimi zaman köprü olmuş iki yaşlı fakülte arasında. İlk nefeslerini alır aydınlanan gençler o ağaçların temizlediği havadan. Derin derin, alelacele… Çivili sopalarla saldıranlar dünyaya kazık çakmak için kin kusarken, dünyayı daha adil, daha yaşanır kılmaya çalışanlar ve gerçekten kılanlar gerçekte kim? Çivili sopayı taşıyan mı, o sopadan korkmadan söyleyeceğini söyleyebilen mi, yoksa onları yaşatan yorgun çınarlar mı?

Bu son belki, son defa son bahar burada. Yüzler artık daha toy ve yabancı bana. Çok vaktim kalmadı okulda. Hazırım artık. Her şey bitiyor. Demek ki ilk defa başlangıca bu kadar yakınım.

17 kasım 08

Gazete kültürü

Gazete okumak bir alışkanlıktır. Haberin topluma ulaştırılması konusunda en sağlam kaynaktır belki de. İnternet her ne kadar bilgiye erişim kolaylığı sağlasa da, yarattığı bilgi kirliliği yüzünden sanal haber portallarını hala “gazetelerin” önüne taşıyamamıştır. Evet, her gazetenin bir siyasi ve toplumsal çizgisi vardır ve her gazete yanlı yayın yapar. Bu gazetelerin “kötü” olduğu anlamına gelmez, işin doğasında bu vardır. Fakat çok yoğun bir emeğin ürünüdür gazete, ekip çalışmaları, editör kontrolleri, baskı dizaynları, eklentiler vesaire vesaire. Alırsınız elinize, sayfaları çevirdikçe burnunuza gelen kağıt kokusu sizi haberin içine sokar. Bu ilişki yoktur bilgisayar ekranı ile insan arasında. Üstelik haber portalları gazetelere göre daha “sığ” olur. Haber ajanslarından gelen haberler sadece yerlerine yerleştirilir hepsi bu. E tabi bir de portalın duruşuna ya da sermaye sahibinin tutumuna göre haber portalıyla alakasız bölümler de olması kaçınılmazdır kişisel tercihler yönünden. Örneğin haber98 in kategorilerinde “ekonomi” “siyaset” “magazin ” in yanında bir de “İslam” kategorisi vardır ki mantığını hala anlayabilmiş değilim. Olsa olsa “işte bizim safımız da budur” demek için ordadır. Yoksa aynı kategorinin altında “Hıristiyanlık” “Musevilik” kategorileri de olmalıdır.

Tıpkı gazetelerin en ilginç ve ilgi çekici yönünün köşe yazarları olması gibi portalların da en aktif ve çekici yönü bu köşe yazarlarıdır. Ham bilginin olduğu haber bölümünden sıkılan okuyucu yazara yönelir çünkü yazarın görevi bu ham olayları alıp kendi zihin süzgecinden geçirip yorumlamaktır. Gazetenin yerini hiçbir şey alamaz, o nedenle internetten haber okuyan insanlar bile olsak mutlaka her sabah bir gazete alma alışkanlığı edinmeliyiz. Ben de tam bu fikirden yola çıkarak işe kendimle başladım. Hangi gazeteyi alsam diye düşündüm. Öyle ya her gazete yanlıydı, fakat hangisi en fazla fayda sağlayacaktı bana? Radikal gazetesini gördüm o sırada, 39 kupona 5 dvd de yüzyılın ünlü müzisyenlerinin koleksiyonunu veriyordu. Düşündüm. Her ne kadar “uyuşmasam” da Radikal gazetesiyle bu alışkanlığa başlamaya karar verdim. Neredeyse bir aydır düzenli olarak alıyorum, kuponlar da bitmek üzere. Az önce dondurucu soğukta bugünün gazetesini almak için dışarı çıktım. Tatil günümdü, uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yaptım ve bütün gün evde pinekledim. O yüzden akşam saatine kalmıştı gazete operasyonu. Keyifliydi, cebimde 50 kuruş ve üzerimde pijamalarla gazete aramak. Düşündüm, kuponlar bittikten sonra farklı gazeteleri almaya karar verdim. 6-7 gün üst üste aynı gazeteyi alayım, okuyayım, kıyaslayayım, eleştireyim ve sizlerle paylaşayım diye. Evet evet, güzel bir fikirdi. Şimdi her gazeteye eleştirel bir bakış dönemi başlıyor köşemde ve ilk dalganın kurbanı bir aydır güzel bir ilişki yaşadığım Radikal gazetesi olacak.

Üç Boyutlu Anıtkabir

http://www.360tr.com/anitkabir/

Harika bir sanal gezi...

İntihar

Beyaz bir gelincik
Kararı kim verecek?
Ortaklaşa ve birliktelik
Doğru olanı kim bilecek?
Söylüyorsun ve arkanı dönüyorsun
Bilmiyorsun
Bu beden sadece
Suçlulukla çürüyecek...

Belgesel: Deniz Gezmiş

26 Kasım 2008 Çarşamba

19 Kasım 2008 Çarşamba

İktisadi Düşünce ve Sistemler Vize Soruları

1- Aristo'nun ekonomi ve krematistike ayrımını açıklayunız.

2- Merkantilizmi yaratan koşullar ve iktisadi düşünceye katkıları nelerdir. Tartışınız.

Diplomatik İngilizce 7 Vize Soruları

1- Paragraf çevirisi

2- Anlamları verilen kelimeler nelerdir.

Türkiye İktisat Tarihi Vize Soruları

1- Batı Avrupa'da dünyevileşme ve arkaplanını açıklayınız.

2- Osmanlı ekonomisinde normatif esaslar nelerdir? Birini açıklayınız.

16 Kasım 2008 Pazar

İktisadi Gelişme Vize

1- J.S.Mil, Ricardo'un durgunluğa giden büyüme modeline karşı nasıl bir gelişme anlayışı ortaya koymuştur? Sizce bu tartışmanın güncelliği var mıdır?

2-Hayek'in liberalizm anlayışının temel unsurları nelerdir? Sizce hayek in bu görüşeri Smith ve Berkley den farklılaşıyor mu? Neden?

3- "iktisadi ve siyasal özgürlüklerin (zaman zaman ileri sürüldüğü gibi) birbirine düşman olmaktan çok birbirini güçlendirmeye yardımcı olduklarına dair güçlü kanıtlar vardır. Aynı şekilde, kamusal etkinlik gerektirebilen eğitim ve sağlık hizmetleri alanlarındaki toplumsal imkanlar, bireysel iktisadi ve siyasal katılım fırsatlarını tamamlar ve aynı zamanda farklı yoksunluklarımızın üstesinden gelirken kendi inisiyatiflerimizin güçlenmesine yardımcı olur" Amartya Sen

Bu fikirleri örnek vererek tartışınız.

12 Kasım 2008 Çarşamba

Yeni rektörünü bekleyen üniversite

Karanlık. Çimenlerin üzerinde sararmış yapraklar gecenin rüzgarsızlığı ile taş misali duruyor kocaman kapının önünde. Kimi yıllarda paşalar geçmiş içinden, dünyayı dize getireceğini sanan çürümüş ordulara komuta eden; kimi zaman elinde silahlar nişan aldılar yine aynı kapının önünde çıkan öğrencilerin üzerine kurşun yağdırmak için “polisimsiler”. Üniversiteye giriş hayalleriyle yuvarlak karalayan gençlerin test kitapçığı kapaklarında basılıdır aynı kanlı kapı. Ve aynı kanlı kapı üzerinde bir bezde “6.filo defol” yazısıyla kazınmıştır zihnime. Şimdi ise ıssız; geceden mi yaşlılıktan mı bilinmez. Yorulmuş bizim kapı. Önünde akşam pazarı açan işportacılar. Gündüzün aksine bir tenhalık ve titreten ayaz. Soğan kuru, ekmek yavan artık. Sömürünün sonucu ağır ama herkesin kanıksadığı bu ağırlık yükünü iyice verdi Ahmet'in Mehmet'in sırtına. Kanını doyuramaz halde neredeyse ve neredeyse orta sınıf bile.... tabi kaldıysa. Kapı ise onlara bakıyor, tüm yorgunluğu ve asaletiyle. Yine o kapıdan çıkacak “6.filoları” defedecekler.

2-5 ten 5-2 ye

5-2 den 5-2 ye28 Ekim 2008 Salı 18:25
Avrupa takımı Fenerbahçe (!) ilk defa bir lig maçını 19:00 da yapıyordu. Rakip Bursaspor. Hafta içinde 5-2 lik bir Arsenal faciasının ardından insanlar kombinelerini eşe dosta vermiş olmalı ki fellik fellik “maraton c blok” , “telsim n blok” arıyordu. Boş olacağını tahmin ettiğim stattan yüksek sesle tanıdık cümleler yükseliyordu: “-larda yüzen alsancak. Sönmeden yurdumun üstünde…” Dedim ya geç kalmıştım ve maç, ben stadyumun dışındayken başlamıştı. İlk düdük ile birlikte tezahürat sesi bastırdı geceyi. Tek bir fark vardı her zamankinden. Kadıköyde, taraftar Bursaspor diye bağırıyor, rakibi destekliyordu. Nasıl yani? Taraftar sinirliydi evet; takıma, yönetime, her şeye… Fakat nasıl olur da bu kadar organize bir protesto yapabiliyorlardı? Düşünün hele; en büyük kozunuz Saraçoğlu taraftarı, ve o da sizi değil konuk takımı destekliyor. Doğru muydu yaptıkları? Peki ben içeri girince ne yapacaktım? Bu bocalamayla girdim tribüne ve girince anladım işin iç yüzünü. Fenerbahçe “seyircisi” susuyor, bir avuç Bursaspor “taraftarı” bağırıyordu. Duyduğum ses de onlara aitti. Bu durumu içine sindiremeyen FB seyircisi de bir anda “taraftar” oluverdi ve Kadıköy 4 gün sonra yine bir 5-2 gördü. Herkes keyifliydi.

Kriz Algısı

Küresel mali krizin tüm sistemi tehdit eder durumda olması bir yana “hamdolsun iyiyiz” telkinleriyle sakinleşmeyen piyasalar bugün “bizim anladığımız dilden” konuşmaya başladı.



Her toplumun kriz algısı farklıdır. Kimileri “işsizliği” kriz olarak görürken kimisi “enflasyonu” kriz belirtisi olarak algılar. Türkiye koşullarında ise kriz deyince gözlerin döndüğü yer “döviz kurları” oluyor. Dolar ne kadar çıktıysa(!) kriz o kadar yakındır bizim anlayışımızda. Günümüzde yaşadığımız kriz ise finans piyasalarında yaşanan kredi sıkıntısından kaynaklı olduğundan ve hükümet yıllardır uyguladığı düşük kur politikasıyla Türk Lirasını değerli tutup ithalatı teşvik ettiğinden ötürü krizin ilk haftalarında kurlarda bir değişim görmedik çünkü nitelik olarak direk döviz kurlarıyla bir sorunu yoktur krizin. Kurların hala aynı olduğunu gören halkı “hamdolsun iyiyiz, kriz bizi teğet geçecek” safsatasıyla avutmak kolaydı. Ta ki bugüne kadar… 1.30 seviyesinden 1.70 lere çıkan dolar “bizim anladığımız dilden” kriz sinyallerini verdi şimdi.



1929 bunalımından sonra sistemin en büyük buhranı olarak adlandırılan 2008 krizi, temel dinamikleri bakımından 29 bunalımından tamamen farklıdır. Sanayi kapitalizminin hakim olduğu dönemde yaşanan eski buhran “üretim fazlası” ile ilgiliydi. Üretim (mal), ihtiyacın çok çok üstündeydi ve stoklar aşırı bir şekilde büyüdükçe büyüdü. Tüketim ise üretileni karşılamıyor, fiyat düşüyor, maliyeti azaltmak için işçiler çıkarılıyor, işsizlik ve düşük ücret yüzünden zaten sınırlı olan harcamalar iyice kısılıyor ve stoklar daha da çoğalıyordu bu kısırdöngüde. Keynes yen politikalarla kamu harcamaları arttırılarak sorun aşıldı ve tüketicinin alım gücü yükseltilerek piyasa canlandırıldı. 2008 krizi ise finans kapitalizminin, yani paradan para kazananların yarattığı krizdir. Borsaları dibe çeken, bankaları batıran olay “global kredi sıkıntısıdır”.



İki zıt kutup olan “iktisadi liberalizm” ve “iktisadi korumacılık” kavramları arasında klasik liberal görüş hep iktisadi liberalizm yönüne doğru olmuştur. Keynes ve ardından gelen sosyal devlet anlayışının sistemi kurtarmasının ardından neo-klasik görüş ve liberaller sazı tekrar eline almış, 20.yy'ın ikinci yarısında ibreyi yine iktisadi liberalizme çevirip, ulusal sınırların ötesinde tüm dünyayı tek bir pazar haline getirme amacı taşıyan “küreselleşme” kavramıyla “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” anlayışını mutlak egemen hale getirmişlerdir. Adam Smith ve Ricardo gibi klasik iktisatçıların görüşleri küreselleşmenin kutsal maddeleri haline gelmiş ve popülerlik kazanmıştır. Fakat 2008 küresel mali krizi ibreyi yeniden, 29 da olduğu gibi “iktisadi korumacılık” yönüne çevirmiştir. Parlamentolardan ardı ardına milyon dolarlık yardım paketleri geçmektedir. Adam Smith kitapları bir süreliğine rafa kaldırılmış ve akabinde Marx, Keynes gibi isimler yeniden cümle içinde daha fazla kullanılmaya başlanmıştır.



Karl Marx yine haklı çıktı mı bilinmez ama finans kapitalizminde oluşan bu sıkıntı er ya da geç gündelik hayatımıza şiddetli bir şekilde yansıyacaktır.

Zavallı Hikmet

Oysa ne de uysaldı çocukluğu. Salondaki halının kenarındaki desenleri yol niyetine kullanır, saatlerce oynardı oyuncak arabalarıyla o yollarda. Kimseye zararı yokken zarar onu buldu hep. Elektrikli treniyle oynamaksa lükstü onun için. Bütün parçaları birleştirebilmek için yaşı küçüktü; ya da yapamayacağına, beceremeyeceğine inandırılmıştı. Bin bir korkuyla istedi yine babasından o treni kurmasını salonun ortasına dolaylı cümlelerle, çekine çekine olsa da. Hiç oralı olmadı baba. Aklı başka bir yerdeydi her zamanki gibi. Hikmet ise hatırlıyor gibiydi nasıl yapıldığını ama ya yapamazsa? Hele ki ya bozarsa treni yapayım derken? Tüm korkaklığına rağmen aldı kutuyu, açtı, birleştirdi rayları, fişini prize taktı, tren çalıştı. Artık inanmıştı kendine ve başarmanın mutluluğu vardı üzerinde. Tüm salonu kaplamıştı tren rayları ve sevinçle oynuyordu Hikmet treniyle.



Sifon sesinin ardından bir ayak geldi önüne. Hikmet oyuna dalmıştı. Fark etmedi babasını. Tıpkı babasının yerdeki rayları fark etmediği gibi. Nevri döndü babanın. Sövdü hiddetle, Hikmet'e de trenine de. Bok mu vardı da yaymıştı ortalığa treni. Aldı üzerine bastığı ve canını yakan tren rayını baba ve yüzünde en içten bir nefret ifadesiyle, Hikmet'in ruhuyla birlikte ikiye ayırdı tek hamlede, kırdı tren rayını ve savurdu bir kenara.



Hikmet yavaş yavaş topladı trenini. Gözyaşları görünmesin diye hep sırtı dönüktü babasına. Tüm parçalar kutudaydı, en son kırık ray kalmıştı kutuya koymadığı. Ve hiçbir zaman da koyamadı… Artık hiç bütün olamadı ray da ruhu da. Ne demek olduğunu anlamıştı mutluluğun ve bedelinin. Hiç peşinden koşmadı artık.



Saat akşam 11 e yaklaşmıştı. Maç bitti ve baba sevinçle gülüyordu. Tuttuğu takım kazanmıştı şampiyonluk maçını. Sarılıp öptü oğlunu fakat hatırlamadan kırdığı tren rayını. Ve öptüğünün kim olduğunu bilemedi bir daha.

Fikrin Hürriyeti

Bana bir kalem bir de kağıt verin… Beni nereye oturttuğunuz, nereye göndermek istediğiniz değil önemli olan. Nasıl olsa aynı cehennem değil mi küreselleşen dünya? Şimdi olduğu gibi deniz kıyısında oturmasam ne fark eder bu yazıyı yazarken. Ben yaşadığımı görürüm, parmaklarım klavyedeyken bilgisayar başında...

Romantik bir yazıya kaymasın bu, objektif olmak gerek. Fakat nasıl sağlanır ki objektiflik, kendini hayattan soyutlamadan? Herkes hayata tarafsız bakabilir şayet bir bebeğin gözlerindeyse zihni. Gördükçe öğrenir, öğrendikçe büyür. Sübjektiftir gözlemler ve düşünceler; ve düşünebildiğin, söyleyebildiğin kadar subjesindir hayatta, milyonlarca objenin arasında...



Şimdi uyanın ve bana bir kalem, bir de kağıt verin…

2 Ekim 2008 Perşembe

YAŞAR USTA


türk sineması'nın gördüğü en sağlam karakterlerden birisi olan yaşar usta, 'bizim aile' ve 'gülen gözler'de münir özkul'un muhteşem oyunculuğuyla hayat bulmuştur.

şu unutulmaz tiratla da efsane olmuştur;

"bak beyim, sana iki çift lafım var! koskoca adamsın. paran var, pulun var, herşeyin var. binlerce kişi çalışıyor emrinde. yakışır mı sana ekmekle oynamak. yakışır mı bunca günahsızı, çoluğu çocuğu karda kışta sokağa atmak, aç bırakmak. ama nasıl yakışmaz. sen değil misin öz kızına bile acımayan, bir damlacık saadeti çok gören. anlamıyor musun beyim, bu çocuklar birbirini seviyor. ama ben boşuna konuşuyorum. sevgiyi tanımayan adama sevgiyi anlatmaya çalışıyorum. sen büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi saim bey. sen mi büyüksün. hayır ben büyüğüm, ben, yaşar usta. sen benim yanımda bir hiçsin, anlıyor musun, bir hiç. gözümde pul kadar bile değerin yok. ama şunu iyi bil, ne oğluma ne de gelinime hiç birşey yapamayacaksın. yıkamayacaksın, dağıtamayacaksın, mağlup edemeyeceksin bizi. çünkü biz birbirimize parayla pulla değil, sevgiyle bağlıyız.bizler birbirimizi seviyoruz. biz bir aileyiz.biz güzel bir aileyiz. bunu yıkmaya senin gücün yeter mi sanıyorsun. dokunma artık aileme. dokunma çocuklarıma. dokunma oğluma.dokunma gelinime.eğer onların kılına zarar gelirse ben, ömründe bir karıncayı bile incitmemis olan ben, yaşar usta, hiç düşünmeden çeker vururum seni. anlıyor musun. vururum ve dönüp arkama bakmam bile."

http://www.vidivodo.com/135625/yasar-usta-unutulmaz-konusma

1 Ekim 2008 Çarşamba

Dümenin suyu

"Gemimizin gövdesi sağlam, delik açan tayfaları tasfiye ettik, gövdemizi temizledik, dümen de emin ellerde"

Bu sözler seksen günde devri alem masalından değil, hayatın tam ortasından. Bugünden. Türkiye Cumhuriyeti Devleti hükümetinin küresel mali krizden kurtuluş reçetesi!

29 bunalımı, çıkan krizler için hep bir kıyas koşutu olmuştur. Sistemin yaşadığı her çalkantı "büyük bunalım" ile kıyaslanmış ve buna göre değerlendirilmiştir. Yine çıkan 2008 sistem krizi de büyük 29 buhranı ile karşılaştırılmakta, hatta o bunalımdan kat kat daha büyük olduğu yine sistemin kendi içindeki bilirkişiler tarafından dile getirilmektedir. Yalnız böyle bir kıyaslama yaparken ilk olarak şunu vurgulamak gerekir ki iki krizin nedenleri çok farklıdır. 20.yy.ın başında kapitalist sistemin en üst tabakası üretim araçlarının büyük patronlarıydı. Yani sistem bir şekilde üretime sırtını yaslamış, burjuvanın tepesindeki kesim ise "fabrikatör" olarak kendini şekillendirmiştir. Para demek fabrika demek, üretip satmak demek olduğundan dolayı üretim-tüketim denkleminde çıkacak sorun sistemi tıkardı. Nitekim de öyle oldu. 29 bunalımın nedeni "üretim fazlasıydı". Yani sınırsız üretim, sürekli üretim, sadece üretim stokları çoğaltmaktan başka bir şey yapmamıştı. Kazancın düşmesiyle "emek"ten yapılan tasarruf işleri iyice çıkmaza sürüklemiş, zaten alım gücü olmayan işçi bir de şimdi işsiz kalmıştır. Sistem, dayanaklarına bir bir saldırılar olmuştur. Ne görünmez el stokları eritmekte, ne de kıt kaynaklarla sınırsız ihtiyaçları karşılama bir mana ifade etmektedir. Artık kaynaklar, ürünler sınırsızlaşmış fakat tersine talep gücü düşmüş, ihtiyaçlar "sınırlandırılmak" zorunda kalmıştır. John Maynard Keynes, ateşli sistem savunucularının yoğun bombardımanına rağmen sistemi kurtaran adam olmuş, kamu harcamaları anahtarını kullanarak temel manada sorunu çözmüştür.

Yaşadığımız mali kriz ise finans üzerinedir. Geçmişin "fabrikatörü" şimdinin "brokerı" "finans uzmanı" olmuştur. Üreten değil parayla oynayan kazanır. Yani paradan para kazanılıyor ve bu dönen çarkın tıkanması da para kazancak para bulunamamasından kaynaklanmalıydı. Ve de öyle oldu. Türkiye'nin önemli bankalarından birinin genel müdürü "artık kredi almak neredeyse imkansız" dedi. Sorunun konut sektöründe ve kredi odaklı olduğu dillendiriliyor ve kapitalizmin sadık kalemleri "marks yine haklı çıktı diyen akbabalar yine türedi" başlıklı makaleler yazarak komik duruma düşüyorlar.

Bir karikatürde dediği gibi bütün iktisat, işletme fakülteleri kapansın. Hayır bu kadar eğitimli adam 600 milyar doları bok edebiliyorlarsa gerek yoktur o okullara. Küçük beyinler insanları, normal beyinler olayları, büyük fikirler sistemleri tartışır... her ne kadar kimi zaman akbaba olarak görülseler de.

29 Eylül 2008 Pazartesi

Şizofrenik karalamalar...2...

Silahını doldurmadan önce son defa bakman gereken şey çocukluğun. Arkada kalmış, ışıklar söndüğünde daha az tehlikeli bir yer haline gelen "memorial" şeyler. En iyi yaptığını sandığın şeyde aslında diğerlerinin içindeki en kötüsü olduğunu görmek gibidir attığın adımdan şüphe etmek. Hadi yine eğlendirsene beni kendi saçma sapan şeylerinle. Anlamını bilmeden yaşadığın babalığın manasızca yarattığı bir ben, senin hiç tanımadığın, korktuğun ve kabullenemesen de gerçek olan bir ben. Tattığım güzelliklerin nasıl şeyler olduğunu unutturdu streslerim, kırılan oyuncağım ve yanındaki susmak zorundalığım. 2.kurşunu da koyuyorum o zaman çünkü sen de beni susturmaya çalışıyorsun şimdi hanımefendi, benim ona benzediğimden şikayet edip asıl sen ona benziyorsun farkında mısın? Suskunluğumu bu sefer kaldırabileceğini sanmıyorum. Çare olarak da umursamıyorsun şimdi beni. Kendini kandırmaya devam et. Artık sizinle yaşamıyorum. Ve zerre umrumda değilsiniz. Yaptığınız şeyeler size minnettar olmama yetecek kadar değil ve unuttuğunuz bir şey var ki asıl siz bana minnettar olmalısınız. Fakat sakın ama gurur duymaya kalkmayın. Eğer her vakit namaza giden, sakallı hocalara profesörlerden daha fazla önem veren, hayatı akılla değil kalple kavramaya çalışan, asosyal ama "iyi" bir adam olsaydım işte o zaman gurur duymaya hakkınız olurdu. Askere giderken de omuzlara kaldırır "en büyük asker bizim asker" derdiniz gururla. Kına da yakardınız bana. Şimdi ise sakın gelmeyin arkamdan. Eğer nankörlük ettiğimi düşünme gafletine düşüyorsanız kendinizi kandırmaya devam edin. Böylesi sizin için daha iyi olacak. Kurşunlarım da bana kalacak...

28 Eylül 2008 Pazar

İkibindokuz hayali...

Kahvaltı yapmayı reddediyorum. Doyan insan miskinleşir ve üretme istenci yok olur. Zaten yemek yemeyi düşünecek kadar aç değilim. Mübarek kandil simitleri duruyor hem komidinin üstünde, bir de bitmiş meyve suyu bardağı. En şanslısı da sağ köşemde duran "bal". Suyunu temizledim yeni ve yine yemledim. Bayılıyorum suyu kirliyken yüzeye çıkıp daha fazla oksijen almaya çalışmasına ve temiz suya girince hareketlenmesine. Odanızda sizden başka bir canlı olması nasıl bir duygudur bilir misiniz? Hayvan beslediyseniz sanırım aynı duygular. Sorumluluk, onunla konuşup dertleşme vesaire. Peki daha marjinal bir sorum var. Odanızda sizden başka bir beden olması nasıl bir duygu, hem de ölü? Biraz bekleyeyim de kendine gel. Sensiz yaşarım mı sanıyordun? Seni her özlediğimde sana uzanmak iki kelimeyle "seni özledim"... uzanışların en temizi değil miydi? Değil miydi ki cevaplar hep hakaret oldu? Ve şimdi de aynı iki kelime senden hem de -miş li geçmiş zamanda yazılmış. Öldürdüm seni ve yatağımın altına koydum parça parça ettiğim bedenini. Bana hiç bir zaman ait olmayan bedenini... Yatağın üstündeyken, kollarımdayken de bunu hissettim kendimi sana bırakırken de. Ve şimdi üzerine yatıyorum her gece. Kitaplarımı, tüm ıvır zıvırlarımı kaldırdım oradan, temizledim, sana layık bir yer haline getirdim. Her yana saçtım seni... gözlerini en dibe koydum. omuzların ise ellerime en uzak yerde, ayak ucunda yatağımın. Göğsündeki saf sen kokusu ise hiçbir zaman yok edemeyeceğim için yastığımın kenarında. Yağlı saçlarımdan ve boynumdan çıkan ter kokusunun sinmişliğine rağmen ben hala sadece o kokuyu alıyorum. Parça parçasın yatağımın altında. Ve ben her gece senin kokunla uyuyup, "la partida" ile uyanıyorum. Motorsikletim yok ama yürümeyi seviyorum. Tabanvay günlükleri mi demek lazım hepsine yoksa demir ağlarla ilgili bir isim vermek mi gerek? Öyle ya onlara güveneceğim yola çıkarken. Belki de dönüşüm olmayacak. Gittiğimi de bilmeyeceksin zaten. Ben parça parça bedenine son bir kez eğilip bakacağım yatağın altına, elim gözlerine gidecek dipten almak için ama vazgeçeceğim. Yoksa gidemeyeceğim. Ruhunu kendime alırsam kokun konusunda tereddütüm kalacak bir tek. O da mı bedeninin bana ait olmayışının bakiliği gibi kalacak, yoksa geçici mi bu kokun da? İlk trenle gidiyorum...

Tarih: 00.00.09...

Samatya Sahili

peygamber hira'sı
dertlinin samatyası
gemiler sabitlenmiş beklerken
iki adam, elinde birası

uyurken şehir
ve günahken her şey
mübahtır şarabın
sabah yarattığı mide bulantısı

ne gitar teli dayanır
ne de ruhum dertlere
hem gelecek kurgusu
hem yaşananlar tahlili
ille de sen, sadece...
samatya sahili...

26 Eylül 2008 Cuma

Combatante...

Yolculuk psikolojisi nasıl olur da beni farklı bir düşün dünyasının içine çekerken aynı zamanda ineceğim durağı kaçırmadan dış dünya ile bağlantıda kalmamı sağlıyor hayret verici bir durum. Yürürsün yalnız bedeninle yollarda, sırtını dayayacağın kaç kişi vardır bilmeden sıcak hissedersin arkanı sırt çantanın sana olan teması ve vücut ısını muhafazsıyla. Bedendir tek olan ve ıssız caddelerde ürperen ise ruhundur. Zira ruhun zaten yalnızlığa alışıktır ve lakin buna beden yalnızlığı da eklenince o zaman açıklanır bu ürperti. Ne tinerci ne gaspçı korkusudur. İşte bu yüzden güzeldir kalabalık içindeki yalnızlık. Ve şarkı başlar...

Sırt çantalı bir adam, çantasında sadece yağmurluğu, kitabı, çakmağı ve günlüğü ile ilk adımlarını atar sağına bakarken bahçe kapısından çıktığı sırada. Aşılmaz dağları aşmak için dağa tırmanmak şart değildir fakat gideceğin yeri görmek için o dağın tam tepesinde olmalısın, en tepesinde. Ve adam da ordadır. 360 derece her yan apaçıktır artık. Şimdi önemli olan hangi yamaçtan aşağı yuvarlanmayı seçeceğidir. Tek başına bir kumandandır artık. Sıfırbaşı... Ordusu yüreğinde, belki de dağların eteğinde... tek tek... emek ile ve yürekli...

25 Eylül 2008 Perşembe

Benzin...

ANLADIM

---Alıntıdır---

ANLADIM
Bunca zaman bana anlatmaya
çalıştığını,kendimi
bulduğumda anladım.

Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu
varmış,

Kendi yolumu çizdiğimde anladım..

Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat,
okuyarak,dinleyerek değil..

Bildiklerini bana neden
anlatmadığını, anladım..

Yüreğinde aşk olmadan geçen hergün
kayıpmış,

Aşk peşinden neden yalınayak
koştuğunu anladım..

Acı doruğa ulaştığında
gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını
anladım..

Ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla
ağlamaktan daha değerliymiş,

Gözyaşımı kahkaya çevirdiğinde
anladım..

Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir
tek en çok sevdiği acıtabilirmiş,

Çok acıttığında anladım..

Fakat,hakedermiş sevilen onun için dökülen her
damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler
terkettiğinde anladım..

Yalan söylememek değil, gerçeği
gizlememekmiş marifet,

Yüreğini elime koyduğunda anladım..

''Sana ihtiyacım var, gel ! ''
diyebilmekmiş güçlü olmak,

Sana ''git'' dediğimde anladım..

Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum''
diyebilmekmiş sevmek,

Git dediklerinde gittiğimde anladım..
Sana sevgim şımarık bir
çocukmuş,her düştüğünde zırıl
zırıl ağlayan,
Büyüyüp bana sımsıkı
sarıldığında anladım..

Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye
haykırmak istemekmiş pişman olmak,

Gerçekten pişman olduğumda anladım..
Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş,

Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,

Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..

Ölürcesine isteyen,beklemez,sadece umut edermiş
bir gün affedilmeyi,

Beni afetmeni ölürcesine istediğimde
anladım..

Sevgi emekmiş,

Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak
kadar sevmekmiş
Can YÜCEL

24 Eylül 2008 Çarşamba

Sadece 20 dakika...

Yine kapalı tüm kapılar. Garaja giderken beni götürecek o tramvay en uzak meyhaneye gider gibiydi içi boş, kederli, ve yorgun. Önümden akan insanlar birbirlerinden ne kadar farklı olurlarsa olsunlar bütünün bir parçası gibi duruyordu ben öylece durup onlara uzaktan baktığımda. Beklemelerin sabırsızlığı ile "nerde kaldın telefonları" eden tedirgin güzel bayanlar, arkadaşlarını karşılayan marjinal olduklarını sanan ama birbirlerini kopyalayıp duran "hayatı kavramış(!)" genç adamlar, ayak uçları dışarıya doğru açık yürüyen özgüvenim yüksek mesajıyla dolu kısa boylu, kısa saçlı, dar kot pantolonlu ve konversli kızlar, sabaha kadar kimin bedeninde med-cezirlerle ıslanacağını bilmeyen, gecenin bilinmezliği ve karanlığı ile libidolarını arttıran "bir gecelik" insanlar, iş çıkışı resmi sayılacak giyisisiyle yine iş çıkışı buluşacağı samimi bir arkadaşını bekleyen orta yaşlı iş kadını; ve daha niceleri. Akar ve gider İstiklal'den aşağıya. Tramvayın arkasına kaçak binen hiperaktif deli herkesi tedirgin etmişti. Ama ben komik bulmuştum ve sanırım o yüzden sadece benle konuştu ve diğerlerinden sadece para istedi. Bindiğinde "kartı unuttum" dedi ve indi, yolda eğildi ve geri bindi, ohh buldum diye gösterdiği kart bi kebapçının karvizitiydi; ona göreyse oraya giriş çıkış kartı... Çünkü kendi dünyası vardı. Adeta bir tirat izliyordum. Cebine attığında elini mimik ve jestleri beni tamamen bir tiyatronun içinde olduğuma inandırdı. Üç boyutlu, interaktif bir tiyatro. İki milyonu eksikmiş, söylenip duruyordu yine o hiperaktivitesinin verdiği ani el kol hareketlerini yaparak. Turistlerden "mani mani" diye para isterken kafasını çevirdi, tramvaya binen kızın akbil basmasını engelledi, gerek yok yahu lafına kızın neden cevabına ve dolayısıyla sorusuna "ya ordusejbje ygdeb" diye bir şey söyledi ama kimsenin anladığını sanmıyorum. Kız da tedirgin olmuştu. O da sahnedeydi artık ve mavi gözleri o gece hiçbir şeyin olmadığı kadar parlak ve yakındı. Ve en güzel olan her şey gibi gözlerinin büyüsü de kısa sürdü. Bu sırada inen hiperaktif sokak adamının yerine cebinde şampuan şişesi olan -tiner ile dolu olduğu konusunda tüm aşklarım üzerine bahse girerim- bir ergen tiner bağımlısı vardı artık. Yine şu marjinalimsi tipler koşarak yetişti tramvaya. Tinerci kayık bi ağızla "hızlı gidiyor değil mi" diye güldü. İçeri giren mavi gözler yüzünden mi yoksa benim de tedirgin olmamdan mı; yoksa her ikisi suçu birbirine atmaya devam ettiğinden mi bilmem ben de içindeydim tramvayın. İnip tünele geçtiğimde koşarak geldi ve karşıma oturdu. Bu sefer beline sıkıştırdığı pet şişeyi çıkardı, bezindeki tineri tazeleyip keyfine devam etti. O da söyleniyordu "turist dolmuş her yer anua goyuum" diye. Yan tarafta oturan almanca ya da flamenkçe konuşan turistlere takmıştı kafayı. Bunlar hristiyan mı diye sordu bana. O an artık o da tehlikesiz biriydi benim için. Öyledir heralde dedim. Döndü onlara, tekrar bana baktı "gavur" yani dedi. İçinden de mırıldanıodu "pis gavurlar pis gavurlar"... Gavurların sesleri biraz yükselmişti, keyifli bir akşam yaşıolardı kanımca. Bu sese dayanamayan çocuk "eeee susun lan" diye bağırdı, turistler ona baktılar; şaşkınlık, hafif öfke ve bir anlam arayan bakışlarla. Hemen değişti yüzünün ifadesi çocuğun, artık o da inandırmıştı beni bir tiyatroda olduğuma. Algı yeteneği tiner çekmekten alt düzeye inmiş çocuk o halde, dilini hiç bilmediği gavurlara o kadar sempatik bir şekilde kulaklarını tıkayıp sonra da ellerini aşağı doğru "yavaş olun" anlamında indirdi ki, turistler gülüp daha yavaş konuşmaya başladılar. Birileri, dış dostlarını, gavur dostlarını dinleyerek ülkesini yöneten birileri; kendi köylüsünü, çiftçisini mahvedip sonra onlara "yalancı" çık dışarı derken, görmezden gelinen bir "tinerci" ... "gavurları" susturmuştu. Hem de rızalarıyla ve güldürerek. Sanırım bir tinerci kadar olamayacak muhafazakar demokrat kadrolardaki hiçbir bürokrat ya da diplomat. Bana alışmıştı ve sevmişti sanırım ki "sünnet de olmuyolar di mi bunlar" diyip güldü. Bununla da kalmadı "döviim mi bunları" dedi ve kalkıp üstlerine yürüdü, sonra da güldü, pis gavurlar pis gavurlar diye bağırırken ben hızlı adımlarla inmiştim karaköye. Sokak tenha, hava karanlıktı. Tramvaydan çıkan insanların kümelendiği alandan çıkarsam yalnız olacktım ama derdim ondan kurtulmak değildi. Tineri o kadar fazlaydı ki karşısında otururuken ben kafa olmuştum. Acaba ben de susturabilir miydim şimdi gavurları? Beni yöneten ve hepsi birbrininin aynı olan çıkarcı farelere emreden "gavurları"... öyle ya, ya onları susturmalıydım ya da dinleyip uygulayan farelerin kulaklarını kesmeliydim. Bir tinercinin kim bilir neler düşünerek yaptığı şeyler ve söylediği sözler beni nerelere sürüklemişti. O, karaköyün karanlıklarına bense tramvay istasyonuna giderken son kez göz göze geldik. İkimiz de kafa olmuş, ikimiz de bilinmezliğe gider halde...

23 Eylül 2008 Salı

20 Eylül 2008 Cumartesi

Yarın olmaz... hemen... şimdi...

Şeklim uymaz boşluğuna, elim gitmez ve sevmezsem zorlama. Uyandırma. Uyanıksam da uyutma. Kimseye aldırmadan konuşmadan duruyorsam ya da çenemin motorları tam yol ileriyse ve üzer seni söylersem hiç takılma boşu boşuna. Hele ki fikrim uymamışsa yanlışına. Gerçek can sıkar bilirim. Öğretilmiş sözde gerçeklikler ile öğrenilmiş hakikatlerin savaşı ve kavgası. İkinci cephede saflar sık değil ve savaşçılar az. Üstelik mühimmat da "onların savaşına" uygun değil. Hayallerinin serserisiyle yağmurlu bir günde el elesin. Şarkı söyleyerek koşuyorsun. Ama bilmelisin ki yarın senden çok uzaklarda olabilirim. Hem de bir anda. Plansızca. Vedasızca. Sen tahtaya yazmazsın bilirim. Olduğumda varsın, yokluğumda aklında olmak ve aklımı sana yoğunlaştırmadan yine sadece kendim olmak aynı anda. Yok artık sarı çizmeli mehmet ağa mı. Seviyorum isyanlarını. Hepsi küçük kaçamaklar senin için. Beni bile bile hala ufak denemelerin bunlar. Acaba bir köşeden, açık bıraktığım boşluktan çekip çıkartır mısın her şeyi ve sen de sadece kendini koyarsın değil mi. Kadın bencilliği sende de var biliyorum ama en azından sen bulacağın deliğin ne kadar küçük olacağının farkındasın ve inan bana bu çabalara girince aynen o delik kadar küçülüyorsun gözümde. Ne oldu? Yine mi kırıldın? Ne kadar bu pozlara girersen gir vazgeçmeyeceksin. İşte vazgeçemeyeceğim şeylerden kendi bencilliğin uğruna beni vazgeçirmeye zorlamayan ve asla vazgeçmeyen kadınım. Ayna ve tutan aynı anda. Soluğu alan ve veren sırasıyla soğuk bir bozkır gecesinde, tarlada. Umudun sonsuzluğunda, emekle geçen günün ardından içilen su tadında, Hilda...

Günlük...

10 yıl sonraydı. Kim bilir nerede, ne halde, ne ile başbaşaydım. Hangi sıkıntı, hangi cevabı zor soru ya da hangi mutluluktu beni, elimi oraya iten. Yahut hangi tesdüftü karşıma çıkaran eski yazınlarımı. Biraz tozluydu üstü, ezilmişti kapağı. Ve ardından birkaç tanesi daha çıktı ortaya. Rastgele yazmıştım. Farklı farklı defterler, farklı farklı yıllar, günler, anlar... En önemlisi de farklı farklı "ben"ler. Eğer dünkünün aynısıysan dostum, sen sadece bir hiçsin bugün. Kendine, hayatına kattığın sivrisinek ölüsü bile seni sen olmaktan çıkarıp sen yapar. Yarının dünü, bugünün efendisi, dünün gelişmişi.

Rastgele açtığım sayfanın o güne gelmesi de mi tesadüftü. Sonradan anlayacaktım ki hangi sayfayı açarsam açayım "o gün" dü açtığım. İlk kelime, diğer kelimeler, cümleler ve bir iki satırda artık oturduğum yerin, aldığım nefesin farkında değildim. Astral yolculuktaki ruhum satır aralarından geçip tozlanmış "o gün" e gitti. Ne kadar küçük ve safmışım dedim her satırda. Özellikle o ilk zamanlarda yazdıklarımda. Hele bir de yazıp yazıp bıraktığım ve attığım çocukluk günlükleri gelince aklıma daha da çok gülüyorum. Hatırlıyorum. Biyografi okuma merakı sardığı zamanlardı yine bu işe ciddi başladğım dönemler. Klasik anlamda sıkıcı biyografiler değil bahsettiklerim. "O adamların" insan odaklı biyografileri. Odaktaki insan da "onlar". En çok yararlanılan kaynaklarsa kendi yazdıkları şeyler. Yırt at resmini, unut artık ismini dediklerim arkamda kalmış ve onlar arkamda kaldıkça ben hep yol almışım ve bana yol aldırışları için onlara minnettarım. 10 yıl sonra onlara minnettarım. Şimdi? Şimdi kendi sesimi duyuyorum. Hep başlangıçlar silsilesi hayat. Ve bilimadamları tartışmaya başlamış bu günlerde: Ölüm bir an değil, bir süreçtir. Peki insan ne zaman başlar ölmeye?

18 Eylül 2008 Perşembe

Tanıdık isimlerden güldüren lakırdılar -perde2-

  • Cinayetler dışında en düşük suç oranına sahibiz. --- Washington valisi Marion BARRY
  • Hiç unutmaaam... hiç unutmaaam... günlerden ya cumartesi ya pazardı... --- Kenan EVREN
  • Geleneksel olarak Avustralya'nın ithalatının çoğu denizaşırı ülkelerden gelmektedir. --- Keppel ENDERBERY (Avusturalya eski bakanı)
  • Koltuğumda biraz daha oturmak için kimseden istekte bulunmam. Demokrasi için ne gerekirse yaparım. Çağdaş uygarlık yolunda coşmuş bir insanım. Bensiz bir türkiye de pekala yönetilebilir. Bunun aksini düşünemiyorum. Kendim için bir şey istiyorsam namerdim. Tersi olsaydı derdim ki: istiyorum, evet sürem uzatılsın! --- Süleyman DEMİREL
  • Bizim amacımız bu yoksul halkın şikayetlerini dinlemek ve çözmektir. Asla şovenizm duygularını kabartmak davası gütmeyiz. Kardeş kavgasını körüklemek ve bu yolda kadrolaşmayı sağlamaktan kaçınırız. Hedefimiz umut aşılamaktır. Bize faşist diye saldıranların haksızlık ettiğini düşünüyoruz. Onların siyasal hayatı bitecek! --- Devlet BAHÇELİ
  • "B" çok önemli bir harftir. B olmasa Bülent'e "ülent", Bursa'ya "ursa" derdik. --- Mahmut TUNCER
  • Mahsun ya da benim bu dalda ödül almış olmamızın hiçbir önemi yok. Çünkü o benim kasetime çok katkı koydu, ben de onun kasetine çok katkı koydum... --- Yavuz BİNGÖL
  • Türkiye'de erkek ses sanatçısı çok fazla. Zaten erkekler pek showgirllük yapmıyor. --- Ebru YAŞAR
  • Yani ne bileyim, doksan bile değil yüz derece döndün o olaydan sonra... --- Kuşum AYDIN
  • Atatürk "istikbal göklerdedir" derken tanrıyı kastetmiştir. --- Mustafa SANDAL
  • Mehmet Ali hariç bana önüne gelen herkesin "top" demesini istemiyorum. --- Fatih ÜREK
  • Ha uzaydan kumanda, ha uzaktan kumanda. --- Musatafa TOPALOĞLU
  • Artık daha aristokrat, daha burjuva, daha halktan cümleler kuruyorum. --- Gülben ERGEN

16 Eylül 2008 Salı

12 Eylül 2008 Cuma

Tanıdık isimlerden güldüren lakırdılar -perde1-

  • Petrol vardı da biz mi içtik? ---SÜLEYMAN DEMİREL
  • Sevgili Samsunlular! Sizi akdenizin incisi yapacağım. ---TANSU ÇİLLER
  • Siz bunu küçük Turgut'a anlatın! --- C.başkanı Turgut Özal'dan Erdal İnönüye
  • Yalnız Turgut beyin küçüğü yok, herkesin var. --- SHP Milletvekili CÜNEYT CANVER
  • Füzelerle savaş kazanabilirsiniz ama füzelerin üzerine oturamazsınız. --- DENİZ BAYKAL
  • Afrikalı zombiler gibi --- BÜLENT ARINÇ
  • Sekiz yıl Özal'a verdiniz. Onun iki yılını ananıza verin, o zaman Türkiye şahlanır. --- TANSU ÇİLLER
  • Powell'ın ziyareti daha önce yapılsaydı daha iyi olurdu ancak bu ziyaret tam zamanında yapılmıştır. --- ABDULLAH GÜL
  • Allahı size emanet ediyorum. --- TANSU ÇİLLER
  • Kendime ait görüşlerim çok güçlü görüşlerim var ama onları her zaman onaylamıyorum. ---G. BUSH

Kumsal

Biramın soğukluğu gecenin karanlığını delerken yine, yeniden özgür olduğumu hissediyorum. Yapamadığım hamleler, söyleyemediğim sözler çok defa girdi bakışlarıma; fakat hiç pişmanlık duymadan yaptıklarımdan. İnanç, arzu, bilgi ve kabiliyet silahtır. Sadece birleştiğinde çalışabilen bir silah ve tek parçayken manasız olan.

18.08.08

21:57

Gri 08.08

Kork benden
Simsiyah gecemden
Ama kurtarır seni
Hayatın griliği

Siyah derindir
Beyaz hep kir gösterir
Melek olmana gerek yok
Başrol hep senindir

Kurtulmak için yaparken hamlelerimi
İçine çekti beni bataklığın
Ve ne zaman teslim ettiysem kendimi
O zaman bıraktın beni
Son defa vurarak

Siyah yok
Beyaz yok
Her şey gridir
Hayat gridir

Ağustos 08

Beyaz teninde
Siyah kininde
Gri her yerde
Acil müdahale

Kavgam büyüktür
İrade çürüktür
Sessiz atarken adımları
Yol ürkütür

Beni kendime bırakmayın
Sessizce çığlık atmayın
Duyulmaz sesin boşlukta
Ya da dört duvar arasına girdikten sonra

9 Eylül 2008 Salı

Dünya Türk Olsun :)

Bir sabah uyanıyoruz ve bir bakıyoruz ki dünya sular altında kalmış. Su
üstünde kalan tek kara parçası var; o da Türkiye. Koca gezegende 70 milyon
Türk'ten başka kimse kalmamış. İlk tepkiler ne olurdu dersiniz?.. Buyurun
bakalım......:

*Amma balık yeriz artık be!

*'Türk'ün Türk'ten başka dostu yok' derlerdi de inanmazdım.

* Ulan tam da Uluslararası ilişkiler' bölümünü kazanmıştık.

* Şansa bak! Artık ne ihracat kaldı ne de ithalat...

* Nihayet cari açığı, dış açığını filan sıfırladık...

* Ülke olmak için ilk başvuran ilimiz Yalova oldu.

* Tarkan'ın İngilizce albümü raflarda kaldı...

* Bakanlar Kurulu kararı ile sularımız 12 bin mile çıkarıldı...

* Piyasaya sahte dolar ve Euro sürmekten tutuklanan kalpazanlar kendileriyle
dalga geçen polislere saldırdı...

* Ankara'da resmi temaslarda bulunan Fransa Cumhurbaşkanı sarkozii :) ,T.C.vatandaşı olmak için başvurdu. sarkozi'nin Türkiye Birliği'ne
alınması için referandum yapılacak...

* Stratejik açıdan hiçbir önemimiz kalmadı, ama artık ne önemi var.

* Ülkemizde bulunan yabancı turistler 'Ne iş olsa yaparım abi diyip iş
aramaya başladı.

* Apo 'Atın beni denizlere' deyip sürekli ağlıyor komutanım!...

* Heyyooo!... Dünya Coğrafyası'ndan yırttık oğlum,dersler boş geçecek...

* Edirne'den Ardahan'a gidilir mi be.. Dünyanın öteki ucu!!

* Ulan şimdi işin yoksa 4 yılda bir Olimpiyat düzenle.

6 Haziran 2008 Cuma

Ölüm dörtlüğü

Ölüm her aklına geldiğinde ah edip vah edip inleme
Bu halinle tanrıyı incitmiş olacaksın
Ecel kapını çaldığı zaman evi telaşa verme
O geldiği zaman sen gitmiş olacaksın
Sakallarıma akmış gözyaşı
Parmaklarımı ıslatır silerken
Oradan tenime karışır
Tenimden çıkan

Ay gidiyor
Güneş mi doğsa ardından
Yoksa karanlık mı kalsa hep
Sıkıntı dolu gündüzün devamından

Yanan ömürm
İçime ateşi koyup gidenden sorulmalı
Ben yokken
Sessizce büyür cehennem
Talan olur mu dağlarda
Ya da en yakına yalan
Eğlen canım ey
Ya da kal öyle durduğun yerde
Sinirlen canım ey
Kız neye kızdığını bilmeden
Ya da gel özür dile
Neye dilediğini bilmeden
Yık canım ey
Zorlukla toparladığım kumdan kulemi
Ya da bir avuç su katıp yeniden yap

27 Mayıs 2008 Salı

26 Mayıs 2008 Pazartesi

BAD TO THE BONE


Now on the day I was born, the nurses all gathered 'round
And they gazed in wide wonder, at the joy they had found
The head nurse spoke up, said leave this one alone
She could tell right away, that I was bad to the bone
Bad to the bone
Bad to the bone
B-B-B-B-Bad
B-B-B-B-Bad
B-B-B-B-Bad
Bad to the bone

I broke a thousand hearts, before I met you
I'll break a thousand more baby, before I am through
I wanna be yours pretty baby, yours and yours alone
I'm here to tell ya honey, that I'm bad to the bone
Bad to the bone
B-B-B-Bad
B-B-B-Bad
B-B-B-Bad
Bad to the bone

I make a rich woman beg, I'll make a good woman steal
I'll make an old woman blush, and I make a young woman squeal
I wanna be yours pretty baby, yours and yours alone
I'm here to tell ya honey, that I'm bad to the bone
B-B-B-B-Bad
B-B-B-B-Bad
B-B-B-B-Bad
Bad to the bone

And when I walk the streets Kings and Queens step aside
Every woman I meet
They all stay satisfied
I wanna tell ya pretty baby
Well Ya see I make my own
I'm here to tell ya honey That I'm bad to the bone
Bad to the bone
B-B-B-B-Bad
B-B-B-Bad
B-B-B-Bad
Bad to the bone


18 Mayıs 2008 Pazar

BAYILIRIZ İNGİLİZ KAŞIĞIYLA FRANSIZ BOKU YEMEYE

Yer: Ülkenin kalbinde bir üniversite, üniversitenin kalbinde bir fakülte ve fakültenin kalbinde bir konferans salonu.

Kendinden emin tavırlarla yürüyen takım elbiseliler birbirleriyle konuşuyorlar etrafa kaçamak bakışlar atarak. Üzerinde kurabiye ve kahveler olan masaların arasından geçtiğinizde kimseye kullandırılmayacak kadar yeni, ufak ama şirin konferans salonuna giriyorsunuz. İçeride, sahnede en ufak detaya kadar her şey hazır edilmiş. İlgi üst düzeyde. Faaliyet yoğun. Alkışlar onlara. Peki kim onlar? Kim o takımlar içinde caka satan taşeronlar? Konu nedir? AB... AB nedir? Dış politikamızın en önemli sac ayağı. O kadar ki uğruna ne milli benlik kalmış, ne onur ne de ülke çıkarları. Büyülü bir hedef. Topluma pazarlanan umut.

Üniversitede ağır işleyen bürokrasi öğrenci kulübü kurmayı zorlaştırmakta eğer külübün isminin içinde "ab çalışmaları" "ab araştırmaları" gibi bir ibare yoksa. "Bilgili" bir arkadaş etrafında toplanmış, herbiri farklı bir amaçla orda bulunan, organize olmuş demek isterdim ama organize edilmiş insanlar. Tezgahın arkasına malı pazarlayanlar tarafından konmuş tezgahtarlar. Ve mal o kadar çekici, onu satmak o kadar prim yapıyor ki "biz de tezgahtar olmak istiyoruz" diyen çok. Kim topladı bu adamları? Kim toplantılar düzenleyip örgütledi? Ya da bu toplananlar bu kadar mı kısık bakıyordu etrafında dönenlere. Belki de kör olmuştu gözleri çünkü iyi iş çıkartıyorlardı, müthiş bir tecrübe, harika bir referans olacaktı gelecekte birçok kapıyı açmak için. Önlerine serilecekti şimdi olduğu gibi fırsatlar, doğru olanı, fikirlerini değil prim yapanı yapıyor söylenceleri uyguluyorlardı. Teslim bayrağını çoktan çektiklerinin farkında değildiler. Belki de farkındaydılar ki bu daha acıdır. Gördüklerimiz kanımıza dokunuyor ama biz de kitleye katılıp koca bir alkış tutalım. Ne de olsa mevzu bahis AB ise gerisi teferruattır.

16.05.08 / cuma / 03:44

17 Mayıs 2008 Cumartesi

KRALİYET VE MUHAFAZAKAR DÜŞÜNCE

İngiliz zırhlısı Çırağan' ın önüne demirlediğinde 19' geldi aklıma ister istemez. Yaşadığımız dönem imparatorluğun çöküş dönemiyle özdeşleştirilmekte, Reis-i cumhurumuz yakasına taktığı nişan ile "ingiliz şovalyesi" oldu bile. Bir yandan da ne için kullanıldığını bilmeyen, kariyer kaygısına düşmüş üniversite öğrencileri büyük planların taşeronu olarak kullanılırken tebessüm ediyorlar ellerinde kurabiye tabakları, üzerlerinde takım elbiseleriyle. Gençlik ve spor bayramı olan 19 Mayıs' ta manidar bir şekilde kapalı mekanların tümünde sigara yasağı başlıyor ve nasıl bir çekişkidir ki en çok arzu ettiğim şey en son istediğim zihniyet tarafından yapılıyor. 1908 ve ve sonrası süreçte yaşananlar, devrimler, üniversite-darülfünun kuruluşu... ilk öğrenciler... Bir taraftan toplum tarafından yüklenen kültür, inanç, dogmalar ve diğer taraftan eğitim ve onun verdiği bilimsel düşünce. İç çatışma içinde tükenen ve iki okun çatışığı ve patladığı sahne; gençlik. Dönemin doktorlarından biri "ameliyatlarımda, neşterimle yardığım hiçbir bedenin altında ruha rastlamadım" diyor. Bu çok sert ve silkindiren bir cümle. Öyle ki kendini bilime adamış başka bir doktor ruhun olmadığını kanıtlamak için intihar ediyor ve ölümü sırasında yaşadıklarını bir yandan kağıda yazıyor. Günümüzde eğitimin bilimselliğini yok etmeye çalışan zihniyetin yapmak istediği ise onunla verilen bilgilerin de dogmalardan oluşması, toplumun verdiklerinin paralelinde olması. Böyle olunca çatışma, sorgulama ve ilerleme ortadan kalkacak, "muhafazakar gençlik" ve "muhafazakar gelecek" yaratılmış olacak. Ne mutlu ki hala bunu analiz edebilecek durumda olan ve buna benzer bir yazıyı yazabilecek bir çok genç var. İhtiyacımız ise 19 da ve 68 dekilerin cesareti...

13 Mayıs 2008 Salı

İKTİDAR VE "MEŞRU" SÖMÜRÜ

Kanlı 1 Mayıs görmüş bu topraklar ve kanların aktığı meydan bu seferki 1 Mayıs'ta da bir gövde gösterisine sahne oldu fakat olması gerektiği gibi işçi ve emekçilerin değil iktidarın ve kolluk kuvvetlerinin. Komşu şehirlerden İstanbul'a getirilen takviye kuvvetler sabaha karşı dinledikleri mehter marşlarının aşkıyla vurdular coplarını, sıktılar gazlarını ve tazyikli, boyalı sularını. Plastik mermiler parti binalarının duvarını delerken sendika binalarına gaz bombaları atıldı. Kafi gelmedi ki bir tane de hastanenin acil servisine attılar. Hemşire dövdüler, gazetecinin kolunu kırdılar vura vura hem de kendi gazetesinin binasında. Tüm bunlara rağmen şehrin idari amiri "olumsuz bir gelişme yok" diye demeç vermekten kendini alamadı. Özgürlüğü kadınların üzerini örtmeye, demokrasiyi sandık çoğunluğuna indirgeyen iktidar partisi özelleştirme yoluyla satacak devlet değeri kalmayınca yükü yine halka bindirdi ama burjuvaya değil orta sınıfa. Burjuva kendisi ve tabanının önderleri olmuştu zaten neden kendi bindiği dalı keseydi. Arabası olana sokakta durduğu her saat için vergi koydu, napsın adam arabasını oturma odasına mı alsın? Evi olan yandı, evi iki cepheye bakan iki kez yandı. Vergiler katlandı. Görevi o bölgenin temel ihtiyaçlarını karşılamak olan belediyelere, metro, altyapı vs çalışmaları yapacağı zaman ekstra vergi toplama yetkisi - ki bu durum merkezi otoriteyi zayıflatarak yerel idareleri güçlendirmenin tipik bir örneğidir, dolayısıyla iktidar, küreselleşme yolunda ülkesini eritmeye devam etmektedir- verdi. Ne de olsa devletin tüm ideolojik aygıtları artık iktidar partisinin elindeydi ve elebaşlarını tanımak için eşlerinin başlarına bakmak yeterdi. Şimdi kimse türban siyasal simge değildir diye zırvalamasın ve saysın bakalım eşi türbanlı okul müdürlerinin oranı diğerlerine göre kaçmış? Tüm önemli mevkilerdekilerin de eşleri türbanlı mıymış değil miymiş? Bu olsa olsa büyük bir tesadüf ya da ikinci seçenek olarak büyük bir "oyun"dur. Tüm devlet kadrolarında; aydınlık, cumhuriyetçi, laik ve vatansever insanların tasfiye günüydü artık. Onlardan olanları yerleştirme günüydü ki bu noktada aklıma sayın Kamran İNAN'ın sözleri geliyor. Kendisi Çin gezisi sırasında en çok dikkatini çeken şeyin "devletin hiç bir kademesinde aptal adama rastlamamış olması" olduğunu söylüyor ve bu gözlem aslında planlı yerleştirmeyi ve kadrolaşmayı özetliyor ve en kısa şekilde eleştiriyor. Yeniden şu ekstra vergilere dönecek olursak, uykuda olan halkı bu vergiler de mi uyandırmayacaktı? Hoş 3 torba kömüre muhtaç edip bununla oylarını çaldıkları proleterya nasıl olsa etkilenmeyecekti bu vergilerden. Çünkü onların ne evi vardı ne de arabası. 5 yılda bir aldıkları kömür onları ısıtırken onlar hiç bir zaman farkında olmayacaklardı aslında geleceklerini çalanlara "evet" dediklerinin. Çünkü bu millet "şükretmeyi" biliyordu. Bu iyi bir şey. Kötü olan ise bunu kullananlar ve sömürenler. E zaten iktidar partisi vekilleri de etkilenmezlerdi ki bu vergilerden zira kendilerini haysiyetsiz bir şekilde "gazi" statüsüne sokmuşlardı ve gazi statüsünde olanlar bu vergilerden muaftı. Devletin malı deniz, yemeyen domuz da kar etmezdi artık. Milletin cebindeki üç kuruşa da göz dikmişti ihanet içindekiler. Çünkü artık ne Tüpraş vardı, ne Sümerbank; ne TürkTelekom "Türk"tü, ne de bu ülkeyi felakete sürükleyen işbirlikçi yöneticiler.

13.05.08 / Salı / 14:12

6 Mayıs 2008 Salı

ÖNSÖZ

Okurken bir masalmış gibi gelir tarih ve yaşananlar; fakat akmaktadır zaman ve yazının son noktası konduğu an tarihtir artık bu yazı da. Bir tarih vesikası olarak yazıyorum yaşadıklarımı; hislerimi, nefretlerimi, sevinçlerimi, fikirlerimi, rüyalarımı...

Her ihtimale karşı bir yedeği var bu yazımın. Elektronik ortam, kalem kağıt kadar güvenli değil ne de olsa. Bir karar günü bugün, bir milad. Bir hedefim daha var artık: Yaşamımı somutlaştırmak.

İşte bugün, burada başlıyor hikaye.

5 Mayıs 2008 Pazartesi

Herkes tuttuğu takım kadar düşünse yaşadığı ülkeyi...

Maçın bitiş düdüğüyle galatasaraylı taraftarlar soluğu "taksim" de aldı...

Ne garip bir cümle. Futbolun iktidarı, bayrağını kapıp rahatça çıkılan tepeye, sevince izin veriyor. Ama kaygılarla, korkularla ve tepkilerle eline pankartını alanı durduruyor sermayenin iktidarı. Hele bir de "iman" gücüyle birleşince iktidar, demle çayını izle olanları. Başka şehirlerden getirtilen "coplara" mehter marşını dinletip ver gazı, sal üstüne "allahsız gomünüstlerin". Sal ki sermayenin iktidarı daha da güçlensin. Göbeği büyüsün biraz daha ve gıdısı çıksın. Ne komünistim ne anarşist ama bu memleket insanı komünist de yapar cahil bir polis de.

Ama güzel olan şu. Aynı haber bülteninde "1 mayısta işçilerin çıkmasına izin verilmeyen taksim meydanında galatasaraylı taraftarlar galibiyeti doyasıya kutladı"

Demek ki taraftar olmak lazım bu memlekette. Sadece taraftar. Elinde sadece spor gazetesi olmalı ve sadece futboldan konuşacak kadar entelektüel olmalı ki sadece sen çıkabilmelisin o tepeye.

Televizyon

Disk, Kesk ve Türk-iş gibi üç büyük işçi sendikasının kara bir 1 Mayıs günü olan 2008 de yaşanan olayları protesto etmek adına yaptıkları basın toplantısı canlı yayınla yayınlanırken birden kesildi 10 dakika sonra nedenini bilmeden ve kanal yayın akışına devam etti hava durumuyla. Fakat dolaştığımız zaman kanalları, nerede başbakan varsa yayın akışı onun hutbesinin uzunluğuna bağlı kalmış oluyor, dışişleri imamımız şey pardon bakanımız birleşik arap emirlikleri temsilcisiyle bir basın açıklaması yapıyor onlarca dakikadır. Katar, Dubai, Arap Emirlikleri... Sonra bunu eleştirenleri de "sermaye milliyetçiliği" ile suçlayan başbakan birazcık aklı olanlar karşısında gülünç duruma düşerken avroyla dolarla çalışan ülkemin bu toprağa ait olmayan aydınları ve cahil bırakılmış halkım da yine şakşaklıyor. Yanındayız her zaman recep tayyip erdoğan diyorlar fütursuzca. Binalara tazyikli suyla tıktıkları, hastanede gaz bombasıyla gözlerini yaşarttıkları ve yerde yatarken tekmeledikleri "basit" insanların "ayak takımının" tekmesini yiyecekler... o gün de gelecek. Biraz daha tazyikli su... biraz daha işkence...

30 Mart 2008 Pazar

Hapşurukla biten şiirimsi karalama...

Ye, yiyebildiğin kadar
İster israf olmasın diye
İster tadına doyamamaktan.
Başını kaldırdığında gördüklerin
Yığınlaysa
Birikmişlerse
Ve ertelenmiş hissi kaplarsa yüreğini
Yüreğini kaplayan tüm öteki duygular kaybeder güzelliğini;
Aşk da dahil.
Sarhoşluğunun geçmesinin nedeni
Kusmansa
O zaman şarkılar söylemek yersizdir.
Tüm sevdiğin şeylere tecavüz eden hayat
Sana çektirdiklerinin bedelini ödüyorsa
Helaldir yaşadığın günahlar da,
Sevaplar gibi.

Ali Emrah

Aşk Gerzekliktir

Yarı açık gözlerim dün akşamdan arta kalan yorgunluğumun sonucuyken ben hala birileri için bir yerlere gitmekteyim. Olmadığımda sekteye uğrayacak şeylerin sayısı bu kadar çokken kendi varlığımın farkındayım onun sayesinde. Sıradan bir pazar gününü kapı önlerinde geyik yaparak geçiren insanların arasından geçerken daha fazla sarıldım amaçlarıma ve refleks olarak hızlandı adımlarım.

...

Kusmuk boğazıma kadar geldi. Nedenini bilemediğim bir acı var içimde ya da acıların birikmişliği bedenimde. Lanet bir mesaj ya da bir fotoğraf yeter içimdeki örümcek ağı bağlamış çürüklerin canımı yeniden yakmasına. Komik mi bu durumda bile mutlu olmak? Saf değil artık içimdekiler ve asla yine ötekiler gibi olmayacak ne bakışlarım, ne dokunuşlarım, ne de sevişlerim. Ve kendimi yine içine bıraksam da haykırıyorum düşerken; AŞK GERZEKLİKTİR diye...

25 Mart 2008 Salı

Gidişat...

İnsanların birarada yaşamalarının sonucu olan "paylaşım" sorununa "pay edenin belirlenmesi" penceresinden baktığımızda iktidar mücadelesinin ve şeklinin ana temasını çıkartmış oluruz. Düşünürün eserini yazarken onu yola çıkartan iki temel soruda olduğu gibi kendimize soralım: İktidar kaç kişinin elindedir ve iktidar kimin çıkarı için kullanılır? Kurucu sülalenin soya dayalı tek kişilik iktidarı olan monarşide güç bir kişinin elindeyken bu güç devletin ve tebaanın selameti için kullanılırdı. Aristokrasi, despotizm, tiranlık gibi diğer şekiller de bu iki soruya verilen farklı cevapların sonuçları olarak karşımıza çıkar. Demokrasi kavramı ise halk egemenliğine dayanan "seçilmişler" kitlesi tarafından yönetilme şeklidir. Siyasal iktidarı ele geçirmenin "demokratik" şekli tüm oy sahiplerinin fethedilmesidir. Demokratik bilinç düzeyi nispeten daha düşük olan toplumlarda -ki hele toplum köleleştirilmişse bu daha kolaydır- oyun gaspı kalbi okşamaktan geçer zira oy sahibi oyunu aklıyla değil kalbiyle vermektedir. Sonuçta durum seçim dönemindeki ikna teknikleri ve kandırmaca becerisine kalmaktadır. Kitle iletişim aygıtları da bu sürece bir taraf olarak ve yönelendirici konumda yardım ettiği takdirde size düşen tek şey önce büyük çıkar sahiplerinin "desteğini almak" sonra da oy sahiplerinin kalbini okşamaktır. En kutsal en dokunulmaz duyguları da bu sürecin parçası yapmak bunu kullananı da kutsallaştırdığı takdirde o zaman anayasal dokunulmazlığın yanına bir de "ilahi dokunulmazlık" eklenir. "Özgür ve oy hakkına sahip" bireylerin çoğunluğunun "evet" iyle gücü eline alan iktidar artık kimin iktidarıdır? Türkiye örneğine baktığımızda oy verme işlemine katılmış vatandaşların %47 sinin evet dediği parti siyasal islamın uygulayıcısı olan bir partidir. Peki bu %47 lik dilimin içindeki herkesin "siyasal islam" a evet demesi anlamına mı gelmekteydi? Bu ideoloji ile uygulanan her politikaya mı evet diyordu ki o yüzdekırkyedi, iktidar lideri her yaptığı işi "halk bunu istiyor" safsatasına dayandırıyordu? Demokrasi, eline geçirdiği gücü kendi çıkarı için kullanma, karşısındakileri, muhalefeti susturma, bezdirme, suçlama ve hatta yok etmeye kadar vardırma mıydı "halk bunu istiyor" diyip, yoksa başka bir şey mi? Şüphesiz ki her demokrasi modernleşme demek olmadığı gibi modernleşme de sadece demokratik yönetimler içinde gerçekleşir denemez. Demokrasiyi hedefe ulaşmak için bir tren olarak görenler ve hedefe varınca o trenden ineceklerini söyleyenlerin eline vermek, tarihin her döneminde ve her yönetim şeklinde görülen "ihanet" olgusunu besleyip büyütmekle eşdeğerdir. Yaşadığımız bu "cilalı demokrasi devrinde" hapsedilmiş ve tutsaklaştırılmış ülkelerin içinde filizlenen özgürlük ve bireycilik; ortaklıkların altının çizilip birarada tutmak yerine farklılıkların vurgulanması ve bütünün bölünmesi anlayışı şu sloganları doğurmuştur.

Yaşasın özgür bireyler -köle toplumlar...

Yaşasın "Türkiye-Kürdistan İslam Cumhuriyeti Federasyonu"...

24 Mart 2008 Pazartesi

Bal

Aşkım sen benim canımsın
Kanıma karışmış kanın
Söyle kimlerden kaçarsın
Boşuna durmadan ağlarsın
Yavrum sen benim balımsın
Tadına alışmış canım
Aah güzel kuşum gir kanıma
Ben zaten sarhoşum
Nerdesin.... sevgilim...
Söyle nerdesin bal
Artık benlesin bal
Söyle nerdesin bal
Artık benlesin bal
Artık sen benim canımsın
Canlı kalan tek yanımsın

...duman...


Hep bıraktığın anda gelir sana derler ya kovaladıkça kaçarken. Öyle mi oldu ki yine. Yine mi fikrimin çizgileri kalbimin silgisiyle silinecekti. Bu sefer hayırdı. Hayır. Aklım artık buna izin vermeyecekti. Ama bir kıyak yaptı bu sefer, kalbim mi aklıma aklım mı kalbime bilinmez ama; aynı fikirdeydiler ikiside şaşılası şekilde. Bu sefer nedenini biliyorum. Nasıl oldu, nasıl gelişti her şey dediğinizde anlatacak bir hikayem yok bu sefer. Daha iyisi hiç olmamışı var. Nedenini biliyorum bu sefer. Neden? Çünkü fikrimin ince çizgilerinin üzerinden geçti onun kırmızı kalemi. Bana beni mi anlatıyordu, gözler mi körelmişti yoksa. Yok yok, duygu yoğunluğunun verdiği pervasızca ve zorlarcasına yapılan "ne kadar çok ortak yönümüz var" safsatası değil anlatmak istediğim. Tarifsiz tasniflerde kaybolmak gelir içimden şimdi. Kurduğum cümleyi anlayan, yüreğimi de zihnimi de aynı anda anlayabilen, çekip çeviren, kendi ayaklarıyla ve nerede duracağını bilen, iki kelimeyi bir araya getirebilen, yürekli, açık ve en önemlisi ceseratle dürüstlüğün tavan yaptığı sen. Biberondan süt içtiğim çağlarda ağzıma tıkadıkları emziği batırdıkları bal kasesi şimdi hangi tozlu raftadır bilemem ama bitmeyen bir "balım" var artık ve balı bitince fırt diye attığım emzikler yok ağzımda.

Ali Emrah...

7 Mart 2008 Cuma

Toplum Sözleşmesi

Aşağıdaki cümleler Jean-Jacqués Rousseau'nun başlıkta adı geçen eserinden alınmıştır:

  • Bir çoğunluğa baş eğdirmekle bir toplumu yönetmek arasında her zaman büyük bir fark vardır.
  • O topraktan bir an için öteki insanları uzaklaştırma gücüne sahip olmak, onların hakkını bir daha asla oraya dönmemek üzere ellerinden almaya yetecek midir?
  • Tek tek kişileri istençlerini akıllarına uydurmaya zorlamak, halka da ne istediğini bilmeyi öğretmek gerekir.
  • Eğer insanlara hükmeden kişinin yasalara hükmetmemesi zorunlu ise, yasalara hükmeden kişi de insanlara hükmetmemek zorundadır; aksi takdirde o yasalar, yasa koyucunun tutkularının görevlileri olarak, çoğu kez ona adaletsizliklerini sürdürmekten başka bir şey yaptırmayacaklardır; tikel görüşlerin eserinin kutsallığını bozmalarını asla engelleyemeyecektir.
  • Nafile saygınlıklar geçici bir bağ oluştururlar; o bağı kalıcı kılan yalnızca bilgeliktir.
  • Toplumsal bağ ne ölçüde yayılırsa o ölçüde gevşer; ve genellikle küçük bir devlet, orantısal olarak büyük bir devletten daha güçlüdür.
  • Bir amaca doğru yürüken ilk olarak oraya gitmeyi istemem gerekir, ikinci olarak da ayaklarımın beni oraya götürmesi.
  • Yürütme gücünün yasama gücüyle birleşik olduğu bir esas teşkilattan daha iyisi olabilemezmiş gibi görünüyor; ama bu yönetimi bazı yönlerden yetersiz kılan şey bizatihi budur, çünkü ayrıştırılmış olması gereken şeyler ayrıştırılmamıştır ve de hükümdar ve egemen aynı kişi olduklarından, bir bakıma yönetimsiz bir yönetimden başka bir şey oluşturmazlar.
  • Eğer tanrılardan oluşan bir halk olsaydı, kendini demokratik bir şekilde yönetirdi. Böylesine kusursuz bir yönetim insanlara uygun değildir.
  • Özgürlük her iklimde yetişen bir meyve olmadığından bütün halkların erişebileceği şey de değildir.
  • Dediğimdedikçilik, tebaayı mutlu kılmak için yönetecek yerde, yönetmek için sefil kılar.
  • Siyasi toplaşmanın ereği nedir? Mensuplarının korunması ve refahıdır.
  • Kalıcı bir kurum oluşturmak istiyorsak onu asla ebedi kılmayı düşünmeyelim.
  • Devlet hiçbir zaman yasalar aracılığıyla var olmaz, yasama erkiyle var olur.
  • Gerçekten özgür bir ülkede yurttaşlar her şeyi kol gücüyle yaparlar, hiçbir şeyi parayla yapmazlar; kendilerini ödevlerinden bağışık kılmak için para ödemek bir yan, onları yerine getirmek için ödemede bulunurlardı.
  • Dünyanın en mutlu halkında köylü topluluklarının devlet işlerini bir çınarın altında hallettiklerini ve her zaman bilgece davrandıklarını gördüğümüz zaman, onca sanat ve gizemle kendilerini namlı ve sefil kılan öteki ulusların incelmişliklerini hor görmemek mümkün müdür?

Ali Emrah...

5 Mart 2008 Çarşamba

Mutluluk sarı lacivert


Umutsuzluğun içinde umut oldu futbol ve ilk 6 dakikada hissedilen "hezimet mi olacak" duyguları maçın sonunda zafer sarhoşluğuna dönüşmüştü. İyi ki varsın fenerbahçe. Bok atın izi kalsın ama kıskananlar çatlasın. Şampiyonlar liginde çeyrek finalde fenerbahçe. Tesis, yönetim, taraftar... bir tek sportif başarı yok derlerdi. Şimdi ne diyecekler peki? Ahmedinejad ın dediği gibi "BİZİM BAŞKALARINI DİNLEYECEK VAKTİMİZ YOK"

3 Mart 2008 Pazartesi

ADİSYON

Sisli gecenin göz gözü görmez karalığı ve pusunda başa dönebilir miyiz diye düşünerek yürümek vardı şimdi sıcacık yuvadan seyrettiğim, lambaların aydınlattığı sahilde. Trafik ışıkları hep kırmızı yanarken bizim gibilere, emniyet şeridinden geçer onların korteji, kırmızı plakalı makam arabaları, mavi ışıldağı tamponunda koruma araçları. Şimdi seni uyandırmaya çalışırken yorgunluktan kendim uyumak üzereyim. Vazgeçtiğimden değil, sadece yorgunluktan. Artık masumiyetimiz kaybolmalı, veda şarkıları söylenmeli artık. Son defa öpülmeli sevgili ve anne oğlunu kaybettiğini bilmeli. Yalnız günlere hazır olmalısın artık. Çorbanı kendin yapacağın ve belki birçok sen ile paylaşacağın, yarı aç uyuyacağın günler. Kahve ve sigaranın köhne odanın içini doldurduğu kokusu ve dumanıyla yazacaksın bundan sonra bu satırları. Eline kalemini al ve git, ya da elini götür uzaklara. Hayatnın en yalnız günündeki en büyük mutluluğun karın ağrısından kıvranırken çıkardığın gazın verdiği rahatlatıcı keyif olacak belki. Silahını doldurup yastığının altına koyduğunda uykuya dalmak daha rahat olacak ama bir göz dinlenecek hep öteksi açıkken. Bir el gevşeyecek hep ötekisi tetikteyken. Artık küçük bir grubun var, hep olan ve sonsuza kadar olacak olan. Aramadın diye küsen, ufacık şeyden kırılan arkadaşlar değil bunlar. Senin için kendini feda edecek olanlar. Zira senin de onlar için aynısını yapacağını biliyorlar. Yaptıklarını inkar edecekler kafalarını kesmeden önce o şerefsiz, onursuz köpekler ve onları dize getirirken bu arkadaşların olacak yanında. Uşaklığın bedelini ağır ödeyecekler. Hesabı kesen ise siz olacaksınız, yani biz! Ama onların fiş isteyecek kadar vakti olmayacak!

27 Şubat 2008 Çarşamba

Kaçış

En yalnız günlerimden biri ve yalnızlığı çok özlediğim. Pili bitmiş aşklardan mı bu kaçış yoksa pili biten benim de ondan mı diye düşünüyorum, bir yandan da imam-yöneticilerimizin kadrolarını doldurduğu yerel yönetimlerin işletmesinde kahvemi yudumluyorum. Yanıma sorgusuz sualsiz oturan hacı misi kokulu yaşlı amca azkalsın döküyordu kahvemi otururken masada yarattığı 7.4 şiddetinde sarsıntıyla. Her şeyden kaçsam da görgüsüzlükten insanlıktan nasip almamışlıktan kaçılmayacak sanırım bu memlekette. Tövbe tövbe, böyle mübarek adama bu denir mi, hiç bu adamlara görgü kuralı söker mi? Ona bakmamak için kafamı sağa çevirdiğimde bebek arabasındaki küçük kızını besleyen bir anne görüyorum, bir elinde de çay var. Tek başına, fedakar ve çağdaş bir görüntüsü var. Peki ya kızı da 20 sene sonra öyle olabilecek mi? Annesinin öğütleri ve verdikleri mi galip gelecek onda yoksa o küçük kızın içinde de mi kadrolaşacaklar? Gidiyorum ama zihnim hala bedenimde, bedenim hala benim kontrolümde...

Ali Emrah...

Urla

İZMİR'DE TEHLİKELİ GELİŞMELER

ÇOK ÇOK ÇOK ÖNEMLİ …………… !

İtalya Napoli'deki Nato üssü İzmir Urla'ya taşınıyor..

4000 amerikan askeri Urla'da ev tutmaya başladı bile..

BİP(Büyük İşgal Projesi) sebebiyle üs doğuya kaydırılıyor..

Tehlikeli kısım bir havaalanı inşaatının da Mordoğan'da başlamış olması..

Adana İncirlik üssü İran ve/veya Suriye atış Menzilinde olduğu için ana hava üssü İzmir olacak..

Tepemizden bomba yüklü bir sürü uçak geçecek her gün..
Daha sonraki aşamada 6. Filo'nun ana üslerinden biri olabileceği söyleniyor..
Uzun ada'nın da kullanılacağı (ki şuan zaten kullanılıyor) öğrenilmiş..

TSK rahatsız ama hükümet her şeyi okeylemiş anlaşmalaryapılmış..adamlar evlerini tuttular bile.. Urla'da emlak işi yapanlara teyitettirebilirsiniz...

Kimisi aman gelsin iş olur para kazanırız derken,sağ duyulu vatandaşlar bunun ilerde çok büyük sorunlara yol açacağının farkında..

Güzelim İzmir yada ülkemizin herhangi bir yeri, kısaca bizbu işe alet olmamalıyız...

Stratejik olarak Uzun ada İzmir körfezi çıkışını tutan yer..burayı kontrolünde tutan donanmayı körfeze hapseder..

Güney Deniz Saha Komutanlığı merkezi de ablukaya alınmış oluyor İleriki aşamalar için..

Satılmış medyamız bunu ufak bir haber olarak verdi..
Amerikan'ın Yeni Dünya Düzeni projesinde çok önemli bir söz var..

Diyor ki düşman zaten düşmandır, bellidir önemli değil...Önemliolan dost/müttefik ülkenin ordusunun önemli komutanlarını/komuta merkezlerini ele geçirmek kontrol altına almaktır. Projeye inandırmaktır, boyun eğdirmek itaatkar yapmaktır. Bu işgal projesinde sıra bize degelecek..şimdiden milli refleks vermeliyiz..İşlerini kolaylaştırmamalı engellemeli geciktirmeliyiz...

Nato üssüne hayır kampanyası için İzmir'de pazartesinden itibaren bilgilendirme amacıyla afiş, el ilanı ve her türlü yolu kullanmaya başlıyoruz...İzmir yada başka şehir fark etmez bu ülke hepimizin..

Sizde üzerinize düşen görevi yapın ve bu yazıyı mümkün olduğunca çok kişiye gönderin.
Çaresizseniz..... Çare Sizsiniz....

22 Şubat 2008 Cuma

Melekler ölümü hakettiklerinde dökülür gözyaşlarım...

Kanatlarındaki yaraları görmem için epey temizlemem gerekti kanlarını, bulaşmış, saçılmış her yanına. Ve istemezdin ki silinsin onlar. İsterdin ki bu yaralar son bulsun son nefes ile birlikte. Hatan buradaydı işte. Küçüktün. Ben de küçüktüm ama yaralı olan karşımdaki olunca büyümüştüm. Sahiplendiğim şeyler sayılıyken bu dünyada ve sahip oldum sandıklarımdan teker teker vazgeçerken ben, her "iyi geceler" ile daha çok ait oldun bana. Kulaklarımda çınlayan bi ses var ve peşisıra gelen ağlamaklı bir ses. Ürkek, yorgun ve yaralı... Ceza bu dünyada mı verilir insanlara, azap mı gerekir nefsi terbiye için diye düşündüm. Ne günah vardı ki bu bedeninde bu kadar hırpalanmıştı. Aynası mıydı yoksa beden yorgun düşen küçücük ruhunun? "Maybe"

Her gece şarkılar söyleyerek özgür bıraktığım ruhum sana yardıma gelmişti şimdi. Adalet, teşekkür ve özür gibi "yardım" da eşitler arasında kendini var eden bir kavramdır. Yaralı olan ruh ise; deva da ruhtadır. Bedenin yorgunluğunu alan ise yine etten kemikten olan kısmımdır. Üstüm başım çamurdan içeri girdiğimde yerleri ne kadar pislettiğin mi önemlidir yoksa ne kadar çabuk kurtulup üzerindekilerden çamaşırlığa attığın mıdır? İkisi arasındaki dengeyi sağlamak için uğraştım sen ateşe küskünken. İtiraf et hadi kendine. Nefretini neferin yaparak değil güzel gözlerini güzel olana çevirmekle kazanacaksın bu zaferi. Ve tacını ben takacağım. Küçük ve sade bir törenle.

İster ateist olsun insan ister deist ister yobaz, ister dindar.... Tek bir hayat var önünde yaşaması gereken. Yaşayışlar farklıdır, hayatı düzenleyen değerleri, erdemleri, pratikleri farklıdır. Ama ortak olan "tek hayattır." Nihayet doğru sesi bulur. İçinden gelen sesi. Desibeli çok mu düşüktür yoksa çok mu yüksek ki duyamayız her zaman. Engin denizlerde yüzmek kadar kolay ve bir dereye taş atmak kadar zor. Bir terslik mi var cümlemde? Cümlemde terslik arayacağına hayatındaki tersliklere bir baksana. Cümlem gayet doğru. Ve o insan, her insan cümle kurar hayatta. Öznedir kendisi. Kimisi çok fazla zamire muhtaç olur. Kimisinin dolaylı tümleçleri hayatını berbat eder. Üç nokta ile biten hayatlar aslında hiç yaşanmamıştır. Önemli olan öznenin gizliliği değil cümlenin netliğidir. Özne-yüklem uyumsuzluğu değil öznelerin uyumudur. Cümlelerin aynı şeyi tarif etmesidir iki insanın ayrı hayatında. Büyü mü bozulacak? Korku bu mu? Sen neysen osun, ben de senin tanıdığın benim. Ne isen öyle geleceksin o gün geldiğinde. Sadece etten ve kemikten bu bedenin gerçekliğini yakalayacaksın. Hayattaki kırılmalar zordur, ilk önce seni bir adım geriye iter. Sonra eğer istediğin oysa, ve alacaksan koşaradım gidersin üzerine. Bütün olursun. Cümleler paragraf olurken kağıt bitecek mi tedirginliğinde daha sıkışık yazarsın harflerini. Mutluysan küçük kalpler, şekiller çiziktirirsin kağıdının kenarına. Düşmanlarını unutmuşsundur ve tozun pembesidir etrafındaki pislikler bile. Küçücük bir şey bu rüyayı bozmayagörsün. Elinde bir silah olsa sorun daha mı kolay çözülürdü? Onları mı vururdun? Yoksa isyanı kendine yöneltip kendi şakağına mı dayardın? Üzgünüm. Benim bir silahım yok. Ve senin de asla olmayacak. İstemezsen beni, al, vur kendini ve git. Ne güzel değil mi. Ne kolay! Seni bir daha rahatsız etmeyeceğim yere git. Sana asla söz veremeyeceğim yerlere. İşlerin asla aynı olmayacağı, bilmediğin yere. İçinde aslında soğukkanlı bi insan da taşıyorsun değil mi? O yüzden mi heyacanlandığında hep örtbas etmek ister insan korkularını? Acı. İnsanı büyüten tek şey bu. Acı. Ve tahammül de anahtarı bu kapının. Diğer odalara geçmek istiyorsan bunu yaşaman gerekecek. Belki bir yatak vardır ya da bir kanepe sıradaki odada. Oraya uzanır yorgunluğunu giderirsin sıradaki geçide yaklaşıp bir sonraki sınava gelene kadar. Başucunda kanlarını temizleyip yaralarını bulan, onları tek tek, yavaş yavaş iyileştiren biri olur. Aslında yaralar kendi kendine iyileşir, doktor da, bakıcı da hemşire de sadece bu süreci hızlandırır. Melekler için de bu böyle midir? Sizin metabolizmanız da sağlam mıdır? Yaralı kanat kendini tamir eder mi yoksa bir şeyler mi yapmalı o kanat için? Ben en iyi yaptığım işin en kötüsü olmak istemediğimi söylediğimde henüz kaç yaşımdaydım hatırlamıyorum. Albino gibi yaşıyorum desem ilk aklına ne gelir? Neyi anlatır sence albino hayatı? Herneyse, boşver, dert etme.

Merhaba sana yeniden. Bana "iyi geceler" dilediğin o geceler var ya, onların sabahı hep yeni bir gün olacak. Yeni bir cümle kuracaksın öznesi sen olan. İnkar etmeyi bırak. Sen istersen yapabilirsin. Kolay olan cazip geliyor hep sadece bu. Şifre o kadar da gizli değil. Savaşı kazanan muzaffer komutanın "hallelujah" ında saklı belki de sadece. Bağlı olduğun mutfak sandalyesinden kurtulmak için illa ki ipin mi çözülmesi gerekir, yoksa en sevdiğinin sıcaklığıyla sen çözülsen kurtulamaz mısın oradan?

Düşünmeye ihtiyacım yok, sadece yapmalıyım. Hem de en iyisini. İşte mükemmel asker. Ve o asker kazansa da savaşını asla şarkı söyleyemeyecektir. Çünkü şarkı söylemek mükemmel askerin değil yürekli savaşçıların işidir. Ruhumu sende kaybederken ben şimdi, mükemmel asker olmaktan vazgeçip yürekli bir savaşçı olma yolunda attığım adımlardan mı vazgeçiyorum diye düşünüyorum. Hayatımı adayacağım bir şeyler olmalı. Şimdi öyle sandıklarım elimde ufalanırken kalbimde büyüyen bir sen var.

Yeniden mi başlıyorum yoksa? Ta en başından...

20 Şubat 2008 Çarşamba

Şizofrenik karalamalar

Sürtünme katsayısı çok düşük bir bar sandalyesinde sabit durabilmek için karnımı kasarken köşede oturan çift sevişmeyi bıraksa da boşaltsalar orayı ben de oraya geçsem diye düşünürken "bi tane daha?" sesini duydum. Evet, bi tane daha... hatta bi tane daha... ve hatta bi tane de onun için... Kafada bir milyon soru, bir bardak şarap yanımda, yerin altında ama aynı zamanda tam yer hizasında olabilmek. Böceğin gözünden görmeye çalışmak dünyayı daha mı mantıklı? Arkadaş eli vardı omzuma dokunan. Çevirdim kafamı ve şaşırdım. Ne işi vardı ki burda? O sırada boşalmıştı dakikalardır kestiğim koltuk. Geçtik birlikte. Her zamanki gibi yanıma oturmadı. Karşımdaydı bu sefer. Gözlerini de kaçırmıyordu üstelik. Dik ve sertti. Alıştığı adam da yoktu karşısında. Alışılmışın yarısı olan adam vardı. Dün olanları anlattım ona, ziyaretimi ve akşam da kalmamı ne kadar istediklerini. Susup dinliyordu sadece. Yaralı elleriyle zamanı çalmıştı sanki, zaman kavramını... İstediği gibi dondurmuştu her şeyi. Ve sadece benim kelimelerim uçuşuyordu havada, biraz alkol biraz titreşimle. Odada yalnız olduğumuz zamanlar geldi bir an aklıma ve sustum. Üşürken yorganın altına girişim ve onun inatla gelmeyişi. Oyun mu oynuyordu benimle diye düşünürdüm hep. Sonra ben de kalkar, oturur yatağın üzerine saatlerce konuşurdum onunla. Ortaokul yıllarımda, başkalarından farklı olduğumu hissetmeye başladığım zamanlardan itibaren zihnimi kemiren şey, etrafımda olup bitenler ve bu durumdan nasıl kurtulabilirizdi. Ama ona neydi ki bundan, kendi hayatıma baksam ya, madem akıllıyım, sistemi kavradım, paranın dibine vursam ya, sarılıp sonra ona sımsıkı sadece onun olsam ya. Hizmetçilerimiz olsa, köşkümüz, villamız, arabamız, havuzumuz, alışveriş çılgınlığında savurabileceğimiz kadar maaşımız. Tek düşüncemiz kar maksimizasyonu olsa ya "bu çocukların geleceği ne olacak" yerine. Yine o bakış. Yatağımda, soğuk ve kavgalı gecelerimizde attığı bakışın aynısı vardı kendime geldiğim anda bar köşesinde karşımdayken. Biraz şarap ister misin dedim, seninkinden içerim dedi. Çok severdi benim tabağımdan yiyip, benim bardağımdan içmeyi. Artık sevmiyordum ama ben. Hatta tiksiniyorum. Onunla aynı bardak mı? Aynı nefes mi? Aynı oda mı? Defolup gitmez hayatımdan ama daha az gelsin artık. Az da gelecek zaten. O varken dışarıya karşı kurduğum denge şimdi bozulack ama. Anarşist, aykırı bir adam oluvereceğim birden herkesin gözünde. "Çok değişti bu" diyecekler. Bilmezler ki değişim benim içimdeydi yılardır ve şimdi o "eski ben" yok artık. "Diğer ben" yok. Aç kalmamak için ne kadar para kazanmak gerekiyorsa o kadar kazanılacak. Fazlalık hep paylaşılacak, hep yararlı şeyler için kullanılacak. Paranın esiri olunmayacak. Feodal toplumdaki babadan oğula geçen, soydan gelen mevkiinin yerini "demokrasi" de "liyakat" yani başka bir deyişle "yapabilite" aldı değil mi? Komik olmayın. Sizce her işin başında o işi en iyi yapanlar mı var? Yoksa siyasal iktidarın zihniyetini, cemaatinin ritüellerini ve şartlarını en iyi yerine getirenler mi var? En entellektüeller mi var yoksa en "imanlı imamlar" mı? En fazla işine özveriyle bağlı olanlar mı var yoksa "badem bıyıklılar" mı? En modern, en çağdaş, aklı en fazla ön plana çıkaranlar mı var yoksa ikinci sınıf insan yerine koydukları kadınların "kafasını örtenler" mi? Düşünmek, fikir sahibi olmak ya da olmamak. İşte bütün mesele bu.

Ali Emrah

14 Şubat 2008 Perşembe

VATAN HAİNİ

nâzım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi hikmet.
nâzım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında amiral vilyamson'un 66 santimetre karede gülüyor,
ağzı kulaklarında, amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi hikmet.
nâzım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, amerikan üsleri, amerikan bombası, amerikan donanması, topuysa, vatan,
kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim.
yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
nâzım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

NAZIM HİKMET

13 Şubat 2008 Çarşamba

Doğumun doğuşu...

İfadesizliklerimde kaderim ve kaderimin çizdiği yolda kanlı ellerim. Kalbimi tutarken, hiç farketmeden, canım yanarken, onu sıkarken, kanatanın da kanayanın da ben olduğunu farketmeyecek kadar mı sarhoştum. Tozun pembesi olur mu hiç, yok olanı var zannetmekte üstümüze yoktur ama. O da yetmezmiş gibi en tepeye koyarız. Ve en tepedeki aslında bir hiçtir gerçekte. Örter üzerini zihinlerin, hissettiğimiz gibi yaşarız. Hazlar bastırılırken, insanlık insanın ta derinine gömülmeye çalışılırken, insanlıktan çıkmışlar değil midir bizi yönetenler ve tatminsiz düşkünler. Gece aydınlatır gündüzlerimi. Ölüme yaklaşmanın aslında hayatın ta kendisini daha çok farketmeyi sağlaması gibidir bu. Üstün başın çamur olunca anlarsın temizliğini ve küfredersin, ya çamuru sıçratana, ya çamuru yaratana ya da çamurun ta kendisine. Ya bir adım geriden gelseydin, yine üzerinde mi olacaktı o çamur yoksa sıyırıp geçecek miydi? Gündüz gözüyle görülmeyenleri gece görenler kaç kişiydi ki? Ya da hala kaç kişiler? Bilimsel düşüncenin ürünü olan ampülü, karanlığın ta kendisi yapanlar ellerinde ampulleriyle gece yarısı düşünen adam avına başlamazlar mı gün gelir de. Ufacıkken, aynı masum duayı eden iki çocuk... şimdi biri gören, duyan, düşünen, anlamlandıran... bilen ve bildiği için inanan... diğeri kovalayan... ezik rolü yapan ama ezen... inandığı için bilmeye gerek duymayan... kapatan... ürküten... Ne masumiyet kalmıştır ne de dualar. Biri ışıkları yaktığında manzara nasıl olacak gören var mı? Bu manzarayı bilenler ve ışıkları yakmaktansa ellerinde ampulleri, kendi istediği yeri aydınlatıp gösteren, sonra da keyfine bakan sen!!! Yine sabah olmasını bekleyeceksin değil mi? Yine nefretini saçacak yeri bilemeyeceksin. Yükün bu nefret olacak ve o nefretten kurtulamayacaksın değil mi? Dik duramayacaksın, haykıramayacaksın... Ya pısacaksın, ya da kaçacaksın sanki seni daha mutlu edecek, daha sana ait topraklar varmış gibi. Güle güle dostum... güle güle... yolun açık olsun...


Ali Emrah...

12 Şubat 2008 Salı

7.4 yetmedi mi?

Türban protostalarında depremi ima ederek 7.4 yetmedimi diye pankart taşıyan türbanlı kıza Gani Müjdenin cevabı.Hiç yorum yapmaya lüzum bırakmamış.
7,4 Yetmedi mi Bir hafta önce türban protestoların sırasında '7.4 yetmedi mi?' pankartını açan sevgili kardeşime seslenmek istiyorum bugün... 20 bin insanın acısı ve cenazesi üzerine politika yapmaya kalkan 'o güzel insana' bir çift sorum var. Ey mantosu uzun,aklı kısa kardeşim benim. 7.0 yetmedi mi? Senin okuduğun gazeteler yazdı mı bilmiyorum ama Amerika'nın,hani o gavur ve Hıristiyan Amerika Birleşik Devletleri'nin,hani o Siyonistlerle iş birliği yaptığı için her yerde bayrağını yaktınız ABD'nin Los Angeles şehrinde 7.0 büyüklüğünde bir deprem oldu bacım... Neredeyse bizimkine yakın bir deprem. Bizde ayni şiddetteki bir deprem 20 bin kişi ölup 20 bin kişi sakat kalırken,gavur,Hıristiyan ve Siyonist dostu Amerika'da sadece 2 kişi yaralandı güzel ablam. Şimdi türbanlı başını ellerinin arasına alıp düşünüyor musun acaba? Sakarya gibi muhafazakar bir bölgede Allah binlerce Muslumanı öldürerek cezalandırıyorsa eğer,Hıristiyanlara ve Siyonist dostlarına niye kıyak geçiyor?Seks shoplarıyla,porno filmleriyle tüm dünyaya 'seks','uyuşturucu' ve 'günah' ihraç eden bu ülkenin Allah katında ayrıcalığı ne olabilir ki güzel annem? Oysa adım gibi eminim Sakarya'da,Gölcük'te hayatlarını kaybedenlerin çoğu ölmeselerdi eğer sabah ezanı ile birlikte camilerin yolunu tutacaklardı. Üç aylarda oruç tutacak,Ramazan'da devrilmeyen minarelerin ışıklarıyla birlikte senin ağzına adı bile yakışmayan Allah'ın adı ile birlikte oruçlarını açacaklardı. E nooldu şimdi? 7.0 yetmedi mi güzel ninem? Eğer her coğrafya olayını,her doğal afeti bilimin ve aklın süzgecinden geçirmeden böyle yorumlarsan bu ülkenin yarısı her deprem felaketinden sonra dinsiz olur güzel hala kızım... Fay hattında 10 katlı binalara izin veren şapşal belediyecilik anlayısını,deniz kumundan inşaat yapan edebiyatçı muteahitleri,depreme dayanıklı konut üretme çabalarını,hırsızları,uğursuzları bir kenara bırakıp her şey ilahi kudretin intikamı olarak açıklarsan bu deprem 10 yıl sonra gene aramızdan binlerce 'dinsizi' alır gider güzel amca kızım... Beynin var mı bilmiyorum,betonların altında inleyerek can veren 20 bin insanı,kadını,çocuğu ve bebeği bir kalemde günahkar diye silip atan kuş beynini türbanın altında görmek mümkün olamıyor cünkü ama bence bu yazıyı oku ve bütün gece uyumadan düşün. Allah'ın kullarına böyle cezalar verebileceğini hala düşünüyorsan da git Hıristiyan ol...Çünkü senin bu mantığına göre Allah onları daha çok seviyor. 'Gavurlar' hem senden daha zengin,hem de evleri tepelerine yıkılmıyor.

Gani MUJDE