13 Aralık 2008 Cumartesi
8 Aralık 2008 Pazartesi
Hay bin kunduz !
Tekrar geldiğimde buraya, hep beraber olmaya; amacımız her yeri sallamak olacak, sıra bizde olacak “haydi yeter” diye haykıracağız ve o zaman tam zamanı olacak. Ya da belki “tam zamanı” tam da “şimdi”…
6 Aralık 2008 Cumartesi
Sonsuzluğa Ölmek
Gözyaşlarım hayatın kaderi
Cehaletin yanında otururken
Azmim bilenir ve deler geçer her seti
Saygı sadece sakala, bıyığa ise
Keserim sakalımı ve çıkmasın bıyıklarım
Söylerim sözümü
Ağlarım sahnede
Herkesin önünde
Beni var eden bir yanımda
Cehalet ise öteki...
Var eden
Cehalete kin kusarken
Sadece gözyaşlarım adına
Küfürbaz ve gizemli
Emeğim, nefretim ve gözyaşlarım
04.12.08 18:27 Sirkeci-Halkalı treni
Sığ sularda boğulmak insana acı verir, derinlerde ise sonsuzluğa ölürsün...
Kendiliğinden Ortaya Çıkan Kişisel Yardım Kampanyam
- Karanlıkları aydınlığa çevirmen için MUM
- Mutlu olduğunda yakman için MAYTAP
- Hep okuyup yazman için DEFTER, KALEMLER, ATAŞLAR VE KİTAP AYRAÇLARI
Ve kartın arkasına da daha büyük harflerle
HER NE OLURSA OLSUN OKULUNU BIRAKMA, OKUMAKTAN VAZGEÇME yazdım
Ne mi yapacağım? Birkaç haftadır yaptığım gibi bu paketlerden 3-4 tanesini her gün çantama atıp yanımda taşıyacağım yine. Bir çocuk göreceğim elinde selpak, aklında kim bilir ne güzel hayalleri olan. O bana selpak satmak isteyecek (aslında istemeyecek) ben ise ona asıl istediği, asıl onu mutlu edecek şeyi vereceğim.
Daha fazlasını yapabilir miyim diye düşünürken yine aklıma şu geldi. Bu yaptığım şeyi sizinle, yakın çevrem başta olmak üzere herkesle paylaşmak. Düşünün, hiç beklemediği bir anda hiç beklemediği bir adamdan ilginç bir poşet alan bir çocuk. Poşetin üzerinde ne bir yardım derneğinin, ne de bir insanın ismi yazıyor. Sadece küçük ve onun küçük dünyası için çok güzel olan şeyler var. Hatırlayın, hep böyle beklenmedik anlarda gelen küçük şeyler değil miydi bizi asıl mutlu eden çocukluğumuzda…
Peki nasıl mı yardım edeceksiniz? Nasıl etmek isterseniz. Örneğin siz de küçük bir çocuğa verilecek, onun okumaya, okuluna ve eğitimine devam etme istencini sıcak tutacak ufak materyaller ulaştırabilirsiniz bana. İster 10 tane defter, ister 20 tane silgi ya da aklınıza ne gelirse. Para yardımı da olur ama tabi bu çocuklara “para” şeklinde değil “materyal” şeklinde dönecek. Yani benim cebimden bu işler için gönüllü olarak harcadığım paraya siz de cebinizi katmış olacaksınız. Fakat işin özünün kaybolmaması için eğer para yardımı yapmak isterseniz 5 ytl den fazlasını kabul etmeyeceğim. Unutmayın bu yardımınız her şekilde olabilir, ister paketlerime koyacağım materyaller, ister bu materyalleri temin etmem için ufak paralar, ister bu dağıtım sürecini benimle birlikte yapmak. Kural ise şu:
- Hedef: satıcı (çalıştırılan) çocuklar…
- Amaç: onların yüzünü güldürmek ve okumaya devam etme istencini pekiştirmek
- Zaman: sokakta olduğumuz her zaman, karşımıza her çıktıklarında, ayrım yapmadan.
Şimdiden hepinize teşekkür ederim…
Ali Emrah TOKATLIOĞLU
Radikal Gazetesi

Kelime anlamı olarak “olağandan farklı, uç” olarak bilinir fakat yanlıştır. Radikal kelimesinin asıl anlamı “öze en yakın olan” dır. Yani iş “öze yaklaşmak” olunca sıradan olandan farklılaşırsınız ve bu da sizi yanlış anlamıyla “radikal” yapar. Aslında bu farklılaşma için kullanılacak doğru kelime “marjinal” olabilir. Fakat dediğim gibi radikal, öze en yakın olandır.
Gazete olarak Radikal gazetesinin ise öze en yakın olup olmadığını tartışırsak sanırım işin içinden birkaç hafta çıkamayız ve net bir sonuca ulaşamayız. Gazetenin isminin haberlere değil fakat köşe yazarlarının siyasi kimliğine yansıdığını görmekteyiz. Her görüşten yazara yer veriyoruz mesajı vermek adına mıdır yoksa bu samimi bir gazete politikasıdır bilmem ama geçtiğimiz günlerde ölen eski büyükelçilerimizden, dönemin MHP milletvekili olan bir muhterem aynı zamanda eski Radikal yazarıdır. Ayrıca an itibari ile de Namık Kemal Zeybek’i “Türkçü yazıları” ve buna paralel “bıyığı” ile sık sık orta sayfalarda bir köşede görmekteyiz. Kafadan sağ örneklerle başladım çünkü gazete temel olarak sol eğilimli bir gazetedir. Var olanı değiştirme çabası içinde bir tavrı vardır ama “devrimci” olarak nitelemek sanırım gereksiz bir lütuf olur Radikal için.
Gazeteyi aldığım süre boyunca insanların ilginç bakışları ile karşılaştım. “AAaa radikal mi okuyorsun” diye şaşıranlar oldu. Farklı nedenleri vardı eminim. Okul kantininde otururken babası asker kendisi ülkücü olan bir arkadaşım, yakın bir arkadaşım, gazeteyi gördü masada. Kimin bu dedi, sonra masada beni görünce cevaba bile gerek duymadan kimin olduğunu anladı çünkü onun gözünde bir “diğeri” idim her ne kadar beni sevse de. Kim bilir belki de vatana ihanetti Radikal okumak. Çünkü toplumdaki genel etiketleri “solcu”, “liboş” “Kürtçü” olan bir gazeteyi okuyor olmak başlı başına bir ayıptı belki de. Üstelik birini okuduğu gazeteyle eleştirmek ve aynı anda yurttan kaçış ve bir Avrupa ülkesine yerleşme planları yapmak vatanseverliğin en güzel örneği iken.
Liseye giden oyuncularımdan biri de çok merak etmişti neden Radikal okuduğumu. Babası, 12 eylül döneminde yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren’in yakın arkadaşıydı. Devrimci bir aileden gelen çocuk da yadırgamıştı Radikal ile samimiyetimi. Görüyorsunuz ki hem sağ, hem sol şüphe ile bakıyorken bu gazeteyi okumak pek de akıl karı olmasa gerek diye düşünülebilinir. Ama ben yine de mevcut gazeteler içerisinde en okunmaya değer, en dolu ve yararlı olanlarından biri olarak gördüm. Gerek haberlerini, gerek köşe yazılarını hep eleştirel okudum ve hem katıldığım hem katılmadığım yönleriyle okuduklarımı tartabilmem, çatışmam, uzlaşmam beni mutlu etti. Çünkü bu sayede artık kendi fikirlerimi törpüleyecek olgunluğa, her okuduğumu bir kutsal bilgiymiş gibi kabul etmeyecek kadar aydınlığa eriştiğimi gösterdi. Ve biliyordum, biliyorum ki burası henüz yolun başı. Kimilerinin hiç ulaşamayacağı bir baş…
Gazete hakkında simgesel ve teknik detaylar:
Fiyatı: 50 kuruş
İnternet adresi: www.radikal.com.tr
İlk sayfa haberleri toplumsal, ekonomik ve siyasal hayat ağırlıklı. Tipik 3.sayfa cinayet haberleri yok. Spor sayfası maksimum 2 sayfa, 3 sayfa olması istisna. Gazeteye tersten başlayan spor tutkunları kültür sanat meraklılarına dönüşebilir, zira arka sayfanın ardından ilk iki (yani son 2 sayfa) kültür sanat üzerine. Arka sayfanın sağ üst köşesinde görmeye alıştığımız manken, şarkıcı vesaire fotoğrafları yok. İçini ısıtmak için böyle arka kapak güzeli arayan okuyucular aynı köşede o fotoğrafın yerine “Perihan Mağden” yazılarını okumayı deneyebilirler ama eğer yazının başında biriyle atıştığını fark ederlerse hemen orada kessinler çünkü çekilmez oluyor.
İçerik olarak bölüm başlıkları şu şekilde
Yaşam / Türkiye / Politika / Yorum / Dış Haberler / Ekonomi / Televizyon-sinevizyon / Spor / Kültür sanat
Gazetedeki okunası köşe yazarlarından bazıları
İsmet Berkan, Türker Alkan, Hakkı Devrim, Oral Çalışlar, Taner Berksoy, Altan Öymen
2 Aralık 2008 Salı
28 Kasım 2008 Cuma
Ohne Dich
ich werde in die tannen gehen
dahin wo ich sie zuletzt gesehen
doch der abend wirft ein tuch aufs land
und auf die wege hinterm waldesrand
und der wald der steht so schwarz und leer
weh mir, oh weh
und die vögel singen nicht mehr
ohne dich kann ich nicht sein
ohne dich
mit dir bin ich auch allein
ohne dich
ohne dich zähle ich die stunden ohne dich
mit dir stehen die sekunden
lohnen nicht
auf den ästen in den gräben
ist es nun still und ohne leben
und das atmen fällt mir ach so schwer
weh mir, oh weh
und die vögel singen nicht mehr
ohne dich kann ich nicht sein
ohne dich
mit dir bin ich auch allein
ohne dich
ohne dich zähle ich die stunden ohne dich
mit dir stehen die sekunden
lohnen nicht ohne dich
türkçesi;
Çamlıklara gideceğim,
Onu en son gördüğüm yere
akşam, arazi üstüne bir örtü atar
ve orman kenarının arkasındaki yola
ve orman, o siyah ve boş durur,
eyvah eyvah*
ve kuşlar artık şakımaz
*
sensiz olamam, sensiz
seninle de yalnızım, sensiz
sensiz saatleri sayarım, sensiz
seninleyken saniyeler durur, ama yetmez
mezarların üstündeki dallar
şu an sessiz ve cansız
ve nefes almak bana çok zor geliyor
eyvah eyvah
ve kuşlar artık şakımıyor
27 Kasım 2008 Perşembe
Kuzenimden başlıksız bir şiir...
Birbirine uzanmış ve zaman zaman
Ancak parmak uçlarıyla değebilen
İki kol.
Merdivenlerin oraya koşuyorum,
Beklemek gövde kazanması zamanın;
Çok erken gelmişim seni bulamıyorum,
Bir şeyin provası yapılıyor sanki.
Kuşlar toplanmış göçüyorlar
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
Cemal Süreya
Moskito
Vızıldayan bir sivrisinek
Yanındayken her şey olan
Uzakta bir sivrisinek
Timsahla yaşamaya alışmış insan
Korkar ondan
O ne isterse onu yapar
Timsahın korkusundan
Timsah efendi, o köledir
Ve ne zaman kurtarır onu
Sivrisinek kanatlarıyla
Var gücüyle çırpınır, kaçırır
Timsahtan.
Sonra artık timsah yoktur
Tek otorite sivrisinek
Bir şey ister kanat çırpıp
Ama korku yoktur artık
Timsah yoktur
Ve vız gelir ona
Şükran duyduğu sivrisineğin vızıltısı
Son-bahar
Bu son belki, son defa son bahar burada. Yüzler artık daha toy ve yabancı bana. Çok vaktim kalmadı okulda. Hazırım artık. Her şey bitiyor. Demek ki ilk defa başlangıca bu kadar yakınım.
17 kasım 08
Gazete kültürü
Tıpkı gazetelerin en ilginç ve ilgi çekici yönünün köşe yazarları olması gibi portalların da en aktif ve çekici yönü bu köşe yazarlarıdır. Ham bilginin olduğu haber bölümünden sıkılan okuyucu yazara yönelir çünkü yazarın görevi bu ham olayları alıp kendi zihin süzgecinden geçirip yorumlamaktır. Gazetenin yerini hiçbir şey alamaz, o nedenle internetten haber okuyan insanlar bile olsak mutlaka her sabah bir gazete alma alışkanlığı edinmeliyiz. Ben de tam bu fikirden yola çıkarak işe kendimle başladım. Hangi gazeteyi alsam diye düşündüm. Öyle ya her gazete yanlıydı, fakat hangisi en fazla fayda sağlayacaktı bana? Radikal gazetesini gördüm o sırada, 39 kupona 5 dvd de yüzyılın ünlü müzisyenlerinin koleksiyonunu veriyordu. Düşündüm. Her ne kadar “uyuşmasam” da Radikal gazetesiyle bu alışkanlığa başlamaya karar verdim. Neredeyse bir aydır düzenli olarak alıyorum, kuponlar da bitmek üzere. Az önce dondurucu soğukta bugünün gazetesini almak için dışarı çıktım. Tatil günümdü, uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yaptım ve bütün gün evde pinekledim. O yüzden akşam saatine kalmıştı gazete operasyonu. Keyifliydi, cebimde 50 kuruş ve üzerimde pijamalarla gazete aramak. Düşündüm, kuponlar bittikten sonra farklı gazeteleri almaya karar verdim. 6-7 gün üst üste aynı gazeteyi alayım, okuyayım, kıyaslayayım, eleştireyim ve sizlerle paylaşayım diye. Evet evet, güzel bir fikirdi. Şimdi her gazeteye eleştirel bir bakış dönemi başlıyor köşemde ve ilk dalganın kurbanı bir aydır güzel bir ilişki yaşadığım Radikal gazetesi olacak.
İntihar
Kararı kim verecek?
Ortaklaşa ve birliktelik
Doğru olanı kim bilecek?
Söylüyorsun ve arkanı dönüyorsun
Bilmiyorsun
Bu beden sadece
Suçlulukla çürüyecek...
26 Kasım 2008 Çarşamba
20 Kasım 2008 Perşembe
19 Kasım 2008 Çarşamba
İktisadi Düşünce ve Sistemler Vize Soruları
2- Merkantilizmi yaratan koşullar ve iktisadi düşünceye katkıları nelerdir. Tartışınız.
Türkiye İktisat Tarihi Vize Soruları
2- Osmanlı ekonomisinde normatif esaslar nelerdir? Birini açıklayınız.
16 Kasım 2008 Pazar
İktisadi Gelişme Vize
2-Hayek'in liberalizm anlayışının temel unsurları nelerdir? Sizce hayek in bu görüşeri Smith ve Berkley den farklılaşıyor mu? Neden?
3- "iktisadi ve siyasal özgürlüklerin (zaman zaman ileri sürüldüğü gibi) birbirine düşman olmaktan çok birbirini güçlendirmeye yardımcı olduklarına dair güçlü kanıtlar vardır. Aynı şekilde, kamusal etkinlik gerektirebilen eğitim ve sağlık hizmetleri alanlarındaki toplumsal imkanlar, bireysel iktisadi ve siyasal katılım fırsatlarını tamamlar ve aynı zamanda farklı yoksunluklarımızın üstesinden gelirken kendi inisiyatiflerimizin güçlenmesine yardımcı olur" Amartya Sen
Bu fikirleri örnek vererek tartışınız.
12 Kasım 2008 Çarşamba
Yeni rektörünü bekleyen üniversite
2-5 ten 5-2 ye
Avrupa takımı Fenerbahçe (!) ilk defa bir lig maçını 19:00 da yapıyordu. Rakip Bursaspor. Hafta içinde 5-2 lik bir Arsenal faciasının ardından insanlar kombinelerini eşe dosta vermiş olmalı ki fellik fellik “maraton c blok” , “telsim n blok” arıyordu. Boş olacağını tahmin ettiğim stattan yüksek sesle tanıdık cümleler yükseliyordu: “-larda yüzen alsancak. Sönmeden yurdumun üstünde…” Dedim ya geç kalmıştım ve maç, ben stadyumun dışındayken başlamıştı. İlk düdük ile birlikte tezahürat sesi bastırdı geceyi. Tek bir fark vardı her zamankinden. Kadıköyde, taraftar Bursaspor diye bağırıyor, rakibi destekliyordu. Nasıl yani? Taraftar sinirliydi evet; takıma, yönetime, her şeye… Fakat nasıl olur da bu kadar organize bir protesto yapabiliyorlardı? Düşünün hele; en büyük kozunuz Saraçoğlu taraftarı, ve o da sizi değil konuk takımı destekliyor. Doğru muydu yaptıkları? Peki ben içeri girince ne yapacaktım? Bu bocalamayla girdim tribüne ve girince anladım işin iç yüzünü. Fenerbahçe “seyircisi” susuyor, bir avuç Bursaspor “taraftarı” bağırıyordu. Duyduğum ses de onlara aitti. Bu durumu içine sindiremeyen FB seyircisi de bir anda “taraftar” oluverdi ve Kadıköy 4 gün sonra yine bir 5-2 gördü. Herkes keyifliydi.
Kriz Algısı
Her toplumun kriz algısı farklıdır. Kimileri “işsizliği” kriz olarak görürken kimisi “enflasyonu” kriz belirtisi olarak algılar. Türkiye koşullarında ise kriz deyince gözlerin döndüğü yer “döviz kurları” oluyor. Dolar ne kadar çıktıysa(!) kriz o kadar yakındır bizim anlayışımızda. Günümüzde yaşadığımız kriz ise finans piyasalarında yaşanan kredi sıkıntısından kaynaklı olduğundan ve hükümet yıllardır uyguladığı düşük kur politikasıyla Türk Lirasını değerli tutup ithalatı teşvik ettiğinden ötürü krizin ilk haftalarında kurlarda bir değişim görmedik çünkü nitelik olarak direk döviz kurlarıyla bir sorunu yoktur krizin. Kurların hala aynı olduğunu gören halkı “hamdolsun iyiyiz, kriz bizi teğet geçecek” safsatasıyla avutmak kolaydı. Ta ki bugüne kadar… 1.30 seviyesinden 1.70 lere çıkan dolar “bizim anladığımız dilden” kriz sinyallerini verdi şimdi.
1929 bunalımından sonra sistemin en büyük buhranı olarak adlandırılan 2008 krizi, temel dinamikleri bakımından 29 bunalımından tamamen farklıdır. Sanayi kapitalizminin hakim olduğu dönemde yaşanan eski buhran “üretim fazlası” ile ilgiliydi. Üretim (mal), ihtiyacın çok çok üstündeydi ve stoklar aşırı bir şekilde büyüdükçe büyüdü. Tüketim ise üretileni karşılamıyor, fiyat düşüyor, maliyeti azaltmak için işçiler çıkarılıyor, işsizlik ve düşük ücret yüzünden zaten sınırlı olan harcamalar iyice kısılıyor ve stoklar daha da çoğalıyordu bu kısırdöngüde. Keynes yen politikalarla kamu harcamaları arttırılarak sorun aşıldı ve tüketicinin alım gücü yükseltilerek piyasa canlandırıldı. 2008 krizi ise finans kapitalizminin, yani paradan para kazananların yarattığı krizdir. Borsaları dibe çeken, bankaları batıran olay “global kredi sıkıntısıdır”.
İki zıt kutup olan “iktisadi liberalizm” ve “iktisadi korumacılık” kavramları arasında klasik liberal görüş hep iktisadi liberalizm yönüne doğru olmuştur. Keynes ve ardından gelen sosyal devlet anlayışının sistemi kurtarmasının ardından neo-klasik görüş ve liberaller sazı tekrar eline almış, 20.yy'ın ikinci yarısında ibreyi yine iktisadi liberalizme çevirip, ulusal sınırların ötesinde tüm dünyayı tek bir pazar haline getirme amacı taşıyan “küreselleşme” kavramıyla “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” anlayışını mutlak egemen hale getirmişlerdir. Adam Smith ve Ricardo gibi klasik iktisatçıların görüşleri küreselleşmenin kutsal maddeleri haline gelmiş ve popülerlik kazanmıştır. Fakat 2008 küresel mali krizi ibreyi yeniden, 29 da olduğu gibi “iktisadi korumacılık” yönüne çevirmiştir. Parlamentolardan ardı ardına milyon dolarlık yardım paketleri geçmektedir. Adam Smith kitapları bir süreliğine rafa kaldırılmış ve akabinde Marx, Keynes gibi isimler yeniden cümle içinde daha fazla kullanılmaya başlanmıştır.
Karl Marx yine haklı çıktı mı bilinmez ama finans kapitalizminde oluşan bu sıkıntı er ya da geç gündelik hayatımıza şiddetli bir şekilde yansıyacaktır.
Zavallı Hikmet
Sifon sesinin ardından bir ayak geldi önüne. Hikmet oyuna dalmıştı. Fark etmedi babasını. Tıpkı babasının yerdeki rayları fark etmediği gibi. Nevri döndü babanın. Sövdü hiddetle, Hikmet'e de trenine de. Bok mu vardı da yaymıştı ortalığa treni. Aldı üzerine bastığı ve canını yakan tren rayını baba ve yüzünde en içten bir nefret ifadesiyle, Hikmet'in ruhuyla birlikte ikiye ayırdı tek hamlede, kırdı tren rayını ve savurdu bir kenara.
Hikmet yavaş yavaş topladı trenini. Gözyaşları görünmesin diye hep sırtı dönüktü babasına. Tüm parçalar kutudaydı, en son kırık ray kalmıştı kutuya koymadığı. Ve hiçbir zaman da koyamadı… Artık hiç bütün olamadı ray da ruhu da. Ne demek olduğunu anlamıştı mutluluğun ve bedelinin. Hiç peşinden koşmadı artık.
Saat akşam 11 e yaklaşmıştı. Maç bitti ve baba sevinçle gülüyordu. Tuttuğu takım kazanmıştı şampiyonluk maçını. Sarılıp öptü oğlunu fakat hatırlamadan kırdığı tren rayını. Ve öptüğünün kim olduğunu bilemedi bir daha.
Fikrin Hürriyeti
Romantik bir yazıya kaymasın bu, objektif olmak gerek. Fakat nasıl sağlanır ki objektiflik, kendini hayattan soyutlamadan? Herkes hayata tarafsız bakabilir şayet bir bebeğin gözlerindeyse zihni. Gördükçe öğrenir, öğrendikçe büyür. Sübjektiftir gözlemler ve düşünceler; ve düşünebildiğin, söyleyebildiğin kadar subjesindir hayatta, milyonlarca objenin arasında...
Şimdi uyanın ve bana bir kalem, bir de kağıt verin…
2 Ekim 2008 Perşembe
YAŞAR USTA

türk sineması'nın gördüğü en sağlam karakterlerden birisi olan yaşar usta, 'bizim aile' ve 'gülen gözler'de münir özkul'un muhteşem oyunculuğuyla hayat bulmuştur.
şu unutulmaz tiratla da efsane olmuştur;
"bak beyim, sana iki çift lafım var! koskoca adamsın. paran var, pulun var, herşeyin var. binlerce kişi çalışıyor emrinde. yakışır mı sana ekmekle oynamak. yakışır mı bunca günahsızı, çoluğu çocuğu karda kışta sokağa atmak, aç bırakmak. ama nasıl yakışmaz. sen değil misin öz kızına bile acımayan, bir damlacık saadeti çok gören. anlamıyor musun beyim, bu çocuklar birbirini seviyor. ama ben boşuna konuşuyorum. sevgiyi tanımayan adama sevgiyi anlatmaya çalışıyorum. sen büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi saim bey. sen mi büyüksün. hayır ben büyüğüm, ben, yaşar usta. sen benim yanımda bir hiçsin, anlıyor musun, bir hiç. gözümde pul kadar bile değerin yok. ama şunu iyi bil, ne oğluma ne de gelinime hiç birşey yapamayacaksın. yıkamayacaksın, dağıtamayacaksın, mağlup edemeyeceksin bizi. çünkü biz birbirimize parayla pulla değil, sevgiyle bağlıyız.bizler birbirimizi seviyoruz. biz bir aileyiz.biz güzel bir aileyiz. bunu yıkmaya senin gücün yeter mi sanıyorsun. dokunma artık aileme. dokunma çocuklarıma. dokunma oğluma.dokunma gelinime.eğer onların kılına zarar gelirse ben, ömründe bir karıncayı bile incitmemis olan ben, yaşar usta, hiç düşünmeden çeker vururum seni. anlıyor musun. vururum ve dönüp arkama bakmam bile."
http://www.vidivodo.com/135625/yasar-usta-unutulmaz-konusma
1 Ekim 2008 Çarşamba
Dümenin suyu
Bu sözler seksen günde devri alem masalından değil, hayatın tam ortasından. Bugünden. Türkiye Cumhuriyeti Devleti hükümetinin küresel mali krizden kurtuluş reçetesi!
29 bunalımı, çıkan krizler için hep bir kıyas koşutu olmuştur. Sistemin yaşadığı her çalkantı "büyük bunalım" ile kıyaslanmış ve buna göre değerlendirilmiştir. Yine çıkan 2008 sistem krizi de büyük 29 buhranı ile karşılaştırılmakta, hatta o bunalımdan kat kat daha büyük olduğu yine sistemin kendi içindeki bilirkişiler tarafından dile getirilmektedir. Yalnız böyle bir kıyaslama yaparken ilk olarak şunu vurgulamak gerekir ki iki krizin nedenleri çok farklıdır. 20.yy.ın başında kapitalist sistemin en üst tabakası üretim araçlarının büyük patronlarıydı. Yani sistem bir şekilde üretime sırtını yaslamış, burjuvanın tepesindeki kesim ise "fabrikatör" olarak kendini şekillendirmiştir. Para demek fabrika demek, üretip satmak demek olduğundan dolayı üretim-tüketim denkleminde çıkacak sorun sistemi tıkardı. Nitekim de öyle oldu. 29 bunalımın nedeni "üretim fazlasıydı". Yani sınırsız üretim, sürekli üretim, sadece üretim stokları çoğaltmaktan başka bir şey yapmamıştı. Kazancın düşmesiyle "emek"ten yapılan tasarruf işleri iyice çıkmaza sürüklemiş, zaten alım gücü olmayan işçi bir de şimdi işsiz kalmıştır. Sistem, dayanaklarına bir bir saldırılar olmuştur. Ne görünmez el stokları eritmekte, ne de kıt kaynaklarla sınırsız ihtiyaçları karşılama bir mana ifade etmektedir. Artık kaynaklar, ürünler sınırsızlaşmış fakat tersine talep gücü düşmüş, ihtiyaçlar "sınırlandırılmak" zorunda kalmıştır. John Maynard Keynes, ateşli sistem savunucularının yoğun bombardımanına rağmen sistemi kurtaran adam olmuş, kamu harcamaları anahtarını kullanarak temel manada sorunu çözmüştür.
Yaşadığımız mali kriz ise finans üzerinedir. Geçmişin "fabrikatörü" şimdinin "brokerı" "finans uzmanı" olmuştur. Üreten değil parayla oynayan kazanır. Yani paradan para kazanılıyor ve bu dönen çarkın tıkanması da para kazancak para bulunamamasından kaynaklanmalıydı. Ve de öyle oldu. Türkiye'nin önemli bankalarından birinin genel müdürü "artık kredi almak neredeyse imkansız" dedi. Sorunun konut sektöründe ve kredi odaklı olduğu dillendiriliyor ve kapitalizmin sadık kalemleri "marks yine haklı çıktı diyen akbabalar yine türedi" başlıklı makaleler yazarak komik duruma düşüyorlar.
Bir karikatürde dediği gibi bütün iktisat, işletme fakülteleri kapansın. Hayır bu kadar eğitimli adam 600 milyar doları bok edebiliyorlarsa gerek yoktur o okullara. Küçük beyinler insanları, normal beyinler olayları, büyük fikirler sistemleri tartışır... her ne kadar kimi zaman akbaba olarak görülseler de.
29 Eylül 2008 Pazartesi
Şizofrenik karalamalar...2...
28 Eylül 2008 Pazar
İkibindokuz hayali...
Tarih: 00.00.09...
Samatya Sahili
dertlinin samatyası
gemiler sabitlenmiş beklerken
iki adam, elinde birası
uyurken şehir
ve günahken her şey
mübahtır şarabın
sabah yarattığı mide bulantısı
ne gitar teli dayanır
ne de ruhum dertlere
hem gelecek kurgusu
hem yaşananlar tahlili
ille de sen, sadece...
samatya sahili...
26 Eylül 2008 Cuma
Combatante...
Sırt çantalı bir adam, çantasında sadece yağmurluğu, kitabı, çakmağı ve günlüğü ile ilk adımlarını atar sağına bakarken bahçe kapısından çıktığı sırada. Aşılmaz dağları aşmak için dağa tırmanmak şart değildir fakat gideceğin yeri görmek için o dağın tam tepesinde olmalısın, en tepesinde. Ve adam da ordadır. 360 derece her yan apaçıktır artık. Şimdi önemli olan hangi yamaçtan aşağı yuvarlanmayı seçeceğidir. Tek başına bir kumandandır artık. Sıfırbaşı... Ordusu yüreğinde, belki de dağların eteğinde... tek tek... emek ile ve yürekli...
25 Eylül 2008 Perşembe
ANLADIM
ANLADIM
Bunca zaman bana anlatmaya
çalıştığını,kendimi
bulduğumda anladım.
Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu
varmış,
Kendi yolumu çizdiğimde anladım..
Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat,
okuyarak,dinleyerek değil..
Bildiklerini bana neden
anlatmadığını, anladım..
Yüreğinde aşk olmadan geçen hergün
kayıpmış,
Aşk peşinden neden yalınayak
koştuğunu anladım..
Acı doruğa ulaştığında
gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını
anladım..
Ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla
ağlamaktan daha değerliymiş,
Gözyaşımı kahkaya çevirdiğinde
anladım..
Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir
tek en çok sevdiği acıtabilirmiş,
Çok acıttığında anladım..
Fakat,hakedermiş sevilen onun için dökülen her
damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler
terkettiğinde anladım..
Yalan söylememek değil, gerçeği
gizlememekmiş marifet,
Yüreğini elime koyduğunda anladım..
''Sana ihtiyacım var, gel ! ''
diyebilmekmiş güçlü olmak,
Sana ''git'' dediğimde anladım..
Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum''
diyebilmekmiş sevmek,
Git dediklerinde gittiğimde anladım..
Sana sevgim şımarık bir
çocukmuş,her düştüğünde zırıl
zırıl ağlayan,
Büyüyüp bana sımsıkı
sarıldığında anladım..
Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye
haykırmak istemekmiş pişman olmak,
Gerçekten pişman olduğumda anladım..
Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş,
Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..
Ölürcesine isteyen,beklemez,sadece umut edermiş
bir gün affedilmeyi,
Beni afetmeni ölürcesine istediğimde
anladım..
Sevgi emekmiş,
Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak
kadar sevmekmiş
Can YÜCEL
24 Eylül 2008 Çarşamba
Sadece 20 dakika...
23 Eylül 2008 Salı
20 Eylül 2008 Cumartesi
Yarın olmaz... hemen... şimdi...
Şeklim uymaz boşluğuna, elim gitmez ve sevmezsem zorlama. Uyandırma. Uyanıksam da uyutma. Kimseye aldırmadan konuşmadan duruyorsam ya da çenemin motorları tam yol ileriyse ve üzer seni söylersem hiç takılma boşu boşuna. Hele ki fikrim uymamışsa yanlışına. Gerçek can sıkar bilirim. Öğretilmiş sözde gerçeklikler ile öğrenilmiş hakikatlerin savaşı ve kavgası. İkinci cephede saflar sık değil ve savaşçılar az. Üstelik mühimmat da "onların savaşına" uygun değil. Hayallerinin serserisiyle yağmurlu bir günde el elesin. Şarkı söyleyerek koşuyorsun. Ama bilmelisin ki yarın senden çok uzaklarda olabilirim. Hem de bir anda. Plansızca. Vedasızca. Sen tahtaya yazmazsın bilirim. Olduğumda varsın, yokluğumda aklında olmak ve aklımı sana yoğunlaştırmadan yine sadece kendim olmak aynı anda. Yok artık sarı çizmeli mehmet ağa mı. Seviyorum isyanlarını. Hepsi küçük kaçamaklar senin için. Beni bile bile hala ufak denemelerin bunlar. Acaba bir köşeden, açık bıraktığım boşluktan çekip çıkartır mısın her şeyi ve sen de sadece kendini koyarsın değil mi. Kadın bencilliği sende de var biliyorum ama en azından sen bulacağın deliğin ne kadar küçük olacağının farkındasın ve inan bana bu çabalara girince aynen o delik kadar küçülüyorsun gözümde. Ne oldu? Yine mi kırıldın? Ne kadar bu pozlara girersen gir vazgeçmeyeceksin. İşte vazgeçemeyeceğim şeylerden kendi bencilliğin uğruna beni vazgeçirmeye zorlamayan ve asla vazgeçmeyen kadınım. Ayna ve tutan aynı anda. Soluğu alan ve veren sırasıyla soğuk bir bozkır gecesinde, tarlada. Umudun sonsuzluğunda, emekle geçen günün ardından içilen su tadında, Hilda...
Günlük...
Rastgele açtığım sayfanın o güne gelmesi de mi tesadüftü. Sonradan anlayacaktım ki hangi sayfayı açarsam açayım "o gün" dü açtığım. İlk kelime, diğer kelimeler, cümleler ve bir iki satırda artık oturduğum yerin, aldığım nefesin farkında değildim. Astral yolculuktaki ruhum satır aralarından geçip tozlanmış "o gün" e gitti. Ne kadar küçük ve safmışım dedim her satırda. Özellikle o ilk zamanlarda yazdıklarımda. Hele bir de yazıp yazıp bıraktığım ve attığım çocukluk günlükleri gelince aklıma daha da çok gülüyorum. Hatırlıyorum. Biyografi okuma merakı sardığı zamanlardı yine bu işe ciddi başladğım dönemler. Klasik anlamda sıkıcı biyografiler değil bahsettiklerim. "O adamların" insan odaklı biyografileri. Odaktaki insan da "onlar". En çok yararlanılan kaynaklarsa kendi yazdıkları şeyler. Yırt at resmini, unut artık ismini dediklerim arkamda kalmış ve onlar arkamda kaldıkça ben hep yol almışım ve bana yol aldırışları için onlara minnettarım. 10 yıl sonra onlara minnettarım. Şimdi? Şimdi kendi sesimi duyuyorum. Hep başlangıçlar silsilesi hayat. Ve bilimadamları tartışmaya başlamış bu günlerde: Ölüm bir an değil, bir süreçtir. Peki insan ne zaman başlar ölmeye?
18 Eylül 2008 Perşembe
Tanıdık isimlerden güldüren lakırdılar -perde2-
- Cinayetler dışında en düşük suç oranına sahibiz. --- Washington valisi Marion BARRY
- Hiç unutmaaam... hiç unutmaaam... günlerden ya cumartesi ya pazardı... --- Kenan EVREN
- Geleneksel olarak Avustralya'nın ithalatının çoğu denizaşırı ülkelerden gelmektedir. --- Keppel ENDERBERY (Avusturalya eski bakanı)
- Koltuğumda biraz daha oturmak için kimseden istekte bulunmam. Demokrasi için ne gerekirse yaparım. Çağdaş uygarlık yolunda coşmuş bir insanım. Bensiz bir türkiye de pekala yönetilebilir. Bunun aksini düşünemiyorum. Kendim için bir şey istiyorsam namerdim. Tersi olsaydı derdim ki: istiyorum, evet sürem uzatılsın! --- Süleyman DEMİREL
- Bizim amacımız bu yoksul halkın şikayetlerini dinlemek ve çözmektir. Asla şovenizm duygularını kabartmak davası gütmeyiz. Kardeş kavgasını körüklemek ve bu yolda kadrolaşmayı sağlamaktan kaçınırız. Hedefimiz umut aşılamaktır. Bize faşist diye saldıranların haksızlık ettiğini düşünüyoruz. Onların siyasal hayatı bitecek! --- Devlet BAHÇELİ
- "B" çok önemli bir harftir. B olmasa Bülent'e "ülent", Bursa'ya "ursa" derdik. --- Mahmut TUNCER
- Mahsun ya da benim bu dalda ödül almış olmamızın hiçbir önemi yok. Çünkü o benim kasetime çok katkı koydu, ben de onun kasetine çok katkı koydum... --- Yavuz BİNGÖL
- Türkiye'de erkek ses sanatçısı çok fazla. Zaten erkekler pek showgirllük yapmıyor. --- Ebru YAŞAR
- Yani ne bileyim, doksan bile değil yüz derece döndün o olaydan sonra... --- Kuşum AYDIN
- Atatürk "istikbal göklerdedir" derken tanrıyı kastetmiştir. --- Mustafa SANDAL
- Mehmet Ali hariç bana önüne gelen herkesin "top" demesini istemiyorum. --- Fatih ÜREK
- Ha uzaydan kumanda, ha uzaktan kumanda. --- Musatafa TOPALOĞLU
- Artık daha aristokrat, daha burjuva, daha halktan cümleler kuruyorum. --- Gülben ERGEN
16 Eylül 2008 Salı
12 Eylül 2008 Cuma
Tanıdık isimlerden güldüren lakırdılar -perde1-
- Petrol vardı da biz mi içtik? ---SÜLEYMAN DEMİREL
- Sevgili Samsunlular! Sizi akdenizin incisi yapacağım. ---TANSU ÇİLLER
- Siz bunu küçük Turgut'a anlatın! --- C.başkanı Turgut Özal'dan Erdal İnönüye
- Yalnız Turgut beyin küçüğü yok, herkesin var. --- SHP Milletvekili CÜNEYT CANVER
- Füzelerle savaş kazanabilirsiniz ama füzelerin üzerine oturamazsınız. --- DENİZ BAYKAL
- Afrikalı zombiler gibi --- BÜLENT ARINÇ
- Sekiz yıl Özal'a verdiniz. Onun iki yılını ananıza verin, o zaman Türkiye şahlanır. --- TANSU ÇİLLER
- Powell'ın ziyareti daha önce yapılsaydı daha iyi olurdu ancak bu ziyaret tam zamanında yapılmıştır. --- ABDULLAH GÜL
- Allahı size emanet ediyorum. --- TANSU ÇİLLER
- Kendime ait görüşlerim çok güçlü görüşlerim var ama onları her zaman onaylamıyorum. ---G. BUSH
Kumsal
18.08.08
21:57
Gri 08.08
Simsiyah gecemden
Ama kurtarır seni
Hayatın griliği
Siyah derindir
Beyaz hep kir gösterir
Melek olmana gerek yok
Başrol hep senindir
Kurtulmak için yaparken hamlelerimi
İçine çekti beni bataklığın
Ve ne zaman teslim ettiysem kendimi
O zaman bıraktın beni
Son defa vurarak
Siyah yok
Beyaz yok
Her şey gridir
Hayat gridir
Ağustos 08
Siyah kininde
Gri her yerde
Acil müdahale
Kavgam büyüktür
İrade çürüktür
Sessiz atarken adımları
Yol ürkütür
Beni kendime bırakmayın
Sessizce çığlık atmayın
Duyulmaz sesin boşlukta
Ya da dört duvar arasına girdikten sonra
9 Eylül 2008 Salı
Dünya Türk Olsun :)
üstünde kalan tek kara parçası var; o da Türkiye. Koca gezegende 70 milyon
Türk'ten başka kimse kalmamış. İlk tepkiler ne olurdu dersiniz?.. Buyurun
bakalım......:
*Amma balık yeriz artık be!
*'Türk'ün Türk'ten başka dostu yok' derlerdi de inanmazdım.
* Ulan tam da Uluslararası ilişkiler' bölümünü kazanmıştık.
* Şansa bak! Artık ne ihracat kaldı ne de ithalat...
* Nihayet cari açığı, dış açığını filan sıfırladık...
* Ülke olmak için ilk başvuran ilimiz Yalova oldu.
* Tarkan'ın İngilizce albümü raflarda kaldı...
* Bakanlar Kurulu kararı ile sularımız 12 bin mile çıkarıldı...
* Piyasaya sahte dolar ve Euro sürmekten tutuklanan kalpazanlar kendileriyle
dalga geçen polislere saldırdı...
* Ankara'da resmi temaslarda bulunan Fransa Cumhurbaşkanı sarkozii :) ,T.C.vatandaşı olmak için başvurdu. sarkozi'nin Türkiye Birliği'ne
alınması için referandum yapılacak...
* Stratejik açıdan hiçbir önemimiz kalmadı, ama artık ne önemi var.
* Ülkemizde bulunan yabancı turistler 'Ne iş olsa yaparım abi diyip iş
aramaya başladı.
* Apo 'Atın beni denizlere' deyip sürekli ağlıyor komutanım!...
* Heyyooo!... Dünya Coğrafyası'ndan yırttık oğlum,dersler boş geçecek...
* Edirne'den Ardahan'a gidilir mi be.. Dünyanın öteki ucu!!
* Ulan şimdi işin yoksa 4 yılda bir Olimpiyat düzenle.
6 Haziran 2008 Cuma
Ölüm dörtlüğü
Bu halinle tanrıyı incitmiş olacaksın
Ecel kapını çaldığı zaman evi telaşa verme
O geldiği zaman sen gitmiş olacaksın
27 Mayıs 2008 Salı
26 Mayıs 2008 Pazartesi
BAD TO THE BONE
Now on the day I was born, the nurses all gathered 'round
And they gazed in wide wonder, at the joy they had found
The head nurse spoke up, said leave this one alone
She could tell right away, that I was bad to the bone
Bad to the bone
Bad to the bone
B-B-B-B-Bad
B-B-B-B-Bad
B-B-B-B-Bad
Bad to the bone
I broke a thousand hearts, before I met you
I'll break a thousand more baby, before I am through
I wanna be yours pretty baby, yours and yours alone
I'm here to tell ya honey, that I'm bad to the bone
Bad to the bone
B-B-B-Bad
B-B-B-Bad
B-B-B-Bad
Bad to the bone
I make a rich woman beg, I'll make a good woman steal
I'll make an old woman blush, and I make a young woman squeal
I wanna be yours pretty baby, yours and yours alone
I'm here to tell ya honey, that I'm bad to the bone
B-B-B-B-Bad
B-B-B-B-Bad
B-B-B-B-Bad
Bad to the bone
And when I walk the streets Kings and Queens step aside
Every woman I meet
They all stay satisfied
I wanna tell ya pretty baby
Well Ya see I make my own
I'm here to tell ya honey That I'm bad to the bone
Bad to the bone
B-B-B-B-Bad
B-B-B-Bad
B-B-B-Bad
Bad to the bone
18 Mayıs 2008 Pazar
BAYILIRIZ İNGİLİZ KAŞIĞIYLA FRANSIZ BOKU YEMEYE
Kendinden emin tavırlarla yürüyen takım elbiseliler birbirleriyle konuşuyorlar etrafa kaçamak bakışlar atarak. Üzerinde kurabiye ve kahveler olan masaların arasından geçtiğinizde kimseye kullandırılmayacak kadar yeni, ufak ama şirin konferans salonuna giriyorsunuz. İçeride, sahnede en ufak detaya kadar her şey hazır edilmiş. İlgi üst düzeyde. Faaliyet yoğun. Alkışlar onlara. Peki kim onlar? Kim o takımlar içinde caka satan taşeronlar? Konu nedir? AB... AB nedir? Dış politikamızın en önemli sac ayağı. O kadar ki uğruna ne milli benlik kalmış, ne onur ne de ülke çıkarları. Büyülü bir hedef. Topluma pazarlanan umut.
Üniversitede ağır işleyen bürokrasi öğrenci kulübü kurmayı zorlaştırmakta eğer külübün isminin içinde "ab çalışmaları" "ab araştırmaları" gibi bir ibare yoksa. "Bilgili" bir arkadaş etrafında toplanmış, herbiri farklı bir amaçla orda bulunan, organize olmuş demek isterdim ama organize edilmiş insanlar. Tezgahın arkasına malı pazarlayanlar tarafından konmuş tezgahtarlar. Ve mal o kadar çekici, onu satmak o kadar prim yapıyor ki "biz de tezgahtar olmak istiyoruz" diyen çok. Kim topladı bu adamları? Kim toplantılar düzenleyip örgütledi? Ya da bu toplananlar bu kadar mı kısık bakıyordu etrafında dönenlere. Belki de kör olmuştu gözleri çünkü iyi iş çıkartıyorlardı, müthiş bir tecrübe, harika bir referans olacaktı gelecekte birçok kapıyı açmak için. Önlerine serilecekti şimdi olduğu gibi fırsatlar, doğru olanı, fikirlerini değil prim yapanı yapıyor söylenceleri uyguluyorlardı. Teslim bayrağını çoktan çektiklerinin farkında değildiler. Belki de farkındaydılar ki bu daha acıdır. Gördüklerimiz kanımıza dokunuyor ama biz de kitleye katılıp koca bir alkış tutalım. Ne de olsa mevzu bahis AB ise gerisi teferruattır.
16.05.08 / cuma / 03:44
17 Mayıs 2008 Cumartesi
KRALİYET VE MUHAFAZAKAR DÜŞÜNCE
13 Mayıs 2008 Salı
İKTİDAR VE "MEŞRU" SÖMÜRÜ
13.05.08 / Salı / 14:12
6 Mayıs 2008 Salı
ÖNSÖZ
Her ihtimale karşı bir yedeği var bu yazımın. Elektronik ortam, kalem kağıt kadar güvenli değil ne de olsa. Bir karar günü bugün, bir milad. Bir hedefim daha var artık: Yaşamımı somutlaştırmak.
İşte bugün, burada başlıyor hikaye.
5 Mayıs 2008 Pazartesi
Herkes tuttuğu takım kadar düşünse yaşadığı ülkeyi...
Ne garip bir cümle. Futbolun iktidarı, bayrağını kapıp rahatça çıkılan tepeye, sevince izin veriyor. Ama kaygılarla, korkularla ve tepkilerle eline pankartını alanı durduruyor sermayenin iktidarı. Hele bir de "iman" gücüyle birleşince iktidar, demle çayını izle olanları. Başka şehirlerden getirtilen "coplara" mehter marşını dinletip ver gazı, sal üstüne "allahsız gomünüstlerin". Sal ki sermayenin iktidarı daha da güçlensin. Göbeği büyüsün biraz daha ve gıdısı çıksın. Ne komünistim ne anarşist ama bu memleket insanı komünist de yapar cahil bir polis de.
Ama güzel olan şu. Aynı haber bülteninde "1 mayısta işçilerin çıkmasına izin verilmeyen taksim meydanında galatasaraylı taraftarlar galibiyeti doyasıya kutladı"
Demek ki taraftar olmak lazım bu memlekette. Sadece taraftar. Elinde sadece spor gazetesi olmalı ve sadece futboldan konuşacak kadar entelektüel olmalı ki sadece sen çıkabilmelisin o tepeye.
Televizyon
30 Mart 2008 Pazar
Hapşurukla biten şiirimsi karalama...
İster israf olmasın diye
İster tadına doyamamaktan.
Başını kaldırdığında gördüklerin
Yığınlaysa
Birikmişlerse
Ve ertelenmiş hissi kaplarsa yüreğini
Yüreğini kaplayan tüm öteki duygular kaybeder güzelliğini;
Aşk da dahil.
Sarhoşluğunun geçmesinin nedeni
Kusmansa
O zaman şarkılar söylemek yersizdir.
Tüm sevdiğin şeylere tecavüz eden hayat
Sana çektirdiklerinin bedelini ödüyorsa
Helaldir yaşadığın günahlar da,
Sevaplar gibi.
Ali Emrah
Aşk Gerzekliktir
...
Kusmuk boğazıma kadar geldi. Nedenini bilemediğim bir acı var içimde ya da acıların birikmişliği bedenimde. Lanet bir mesaj ya da bir fotoğraf yeter içimdeki örümcek ağı bağlamış çürüklerin canımı yeniden yakmasına. Komik mi bu durumda bile mutlu olmak? Saf değil artık içimdekiler ve asla yine ötekiler gibi olmayacak ne bakışlarım, ne dokunuşlarım, ne de sevişlerim. Ve kendimi yine içine bıraksam da haykırıyorum düşerken; AŞK GERZEKLİKTİR diye...
25 Mart 2008 Salı
Gidişat...
Yaşasın özgür bireyler -köle toplumlar...
Yaşasın "Türkiye-Kürdistan İslam Cumhuriyeti Federasyonu"...
24 Mart 2008 Pazartesi
Bal
Kanıma karışmış kanın
Söyle kimlerden kaçarsın
Boşuna durmadan ağlarsın
Yavrum sen benim balımsın
Tadına alışmış canım
Aah güzel kuşum gir kanıma
Ben zaten sarhoşum
Nerdesin.... sevgilim...
Söyle nerdesin bal
Artık benlesin bal
Söyle nerdesin bal
Artık benlesin bal
Artık sen benim canımsın
Canlı kalan tek yanımsın
...duman...
Hep bıraktığın anda gelir sana derler ya kovaladıkça kaçarken. Öyle mi oldu ki yine. Yine mi fikrimin çizgileri kalbimin silgisiyle silinecekti. Bu sefer hayırdı. Hayır. Aklım artık buna izin vermeyecekti. Ama bir kıyak yaptı bu sefer, kalbim mi aklıma aklım mı kalbime bilinmez ama; aynı fikirdeydiler ikiside şaşılası şekilde. Bu sefer nedenini biliyorum. Nasıl oldu, nasıl gelişti her şey dediğinizde anlatacak bir hikayem yok bu sefer. Daha iyisi hiç olmamışı var. Nedenini biliyorum bu sefer. Neden? Çünkü fikrimin ince çizgilerinin üzerinden geçti onun kırmızı kalemi. Bana beni mi anlatıyordu, gözler mi körelmişti yoksa. Yok yok, duygu yoğunluğunun verdiği pervasızca ve zorlarcasına yapılan "ne kadar çok ortak yönümüz var" safsatası değil anlatmak istediğim. Tarifsiz tasniflerde kaybolmak gelir içimden şimdi. Kurduğum cümleyi anlayan, yüreğimi de zihnimi de aynı anda anlayabilen, çekip çeviren, kendi ayaklarıyla ve nerede duracağını bilen, iki kelimeyi bir araya getirebilen, yürekli, açık ve en önemlisi ceseratle dürüstlüğün tavan yaptığı sen. Biberondan süt içtiğim çağlarda ağzıma tıkadıkları emziği batırdıkları bal kasesi şimdi hangi tozlu raftadır bilemem ama bitmeyen bir "balım" var artık ve balı bitince fırt diye attığım emzikler yok ağzımda.
Ali Emrah...
7 Mart 2008 Cuma
Toplum Sözleşmesi
- Bir çoğunluğa baş eğdirmekle bir toplumu yönetmek arasında her zaman büyük bir fark vardır.
- O topraktan bir an için öteki insanları uzaklaştırma gücüne sahip olmak, onların hakkını bir daha asla oraya dönmemek üzere ellerinden almaya yetecek midir?
- Tek tek kişileri istençlerini akıllarına uydurmaya zorlamak, halka da ne istediğini bilmeyi öğretmek gerekir.
- Eğer insanlara hükmeden kişinin yasalara hükmetmemesi zorunlu ise, yasalara hükmeden kişi de insanlara hükmetmemek zorundadır; aksi takdirde o yasalar, yasa koyucunun tutkularının görevlileri olarak, çoğu kez ona adaletsizliklerini sürdürmekten başka bir şey yaptırmayacaklardır; tikel görüşlerin eserinin kutsallığını bozmalarını asla engelleyemeyecektir.
- Nafile saygınlıklar geçici bir bağ oluştururlar; o bağı kalıcı kılan yalnızca bilgeliktir.
- Toplumsal bağ ne ölçüde yayılırsa o ölçüde gevşer; ve genellikle küçük bir devlet, orantısal olarak büyük bir devletten daha güçlüdür.
- Bir amaca doğru yürüken ilk olarak oraya gitmeyi istemem gerekir, ikinci olarak da ayaklarımın beni oraya götürmesi.
- Yürütme gücünün yasama gücüyle birleşik olduğu bir esas teşkilattan daha iyisi olabilemezmiş gibi görünüyor; ama bu yönetimi bazı yönlerden yetersiz kılan şey bizatihi budur, çünkü ayrıştırılmış olması gereken şeyler ayrıştırılmamıştır ve de hükümdar ve egemen aynı kişi olduklarından, bir bakıma yönetimsiz bir yönetimden başka bir şey oluşturmazlar.
- Eğer tanrılardan oluşan bir halk olsaydı, kendini demokratik bir şekilde yönetirdi. Böylesine kusursuz bir yönetim insanlara uygun değildir.
- Özgürlük her iklimde yetişen bir meyve olmadığından bütün halkların erişebileceği şey de değildir.
- Dediğimdedikçilik, tebaayı mutlu kılmak için yönetecek yerde, yönetmek için sefil kılar.
- Siyasi toplaşmanın ereği nedir? Mensuplarının korunması ve refahıdır.
- Kalıcı bir kurum oluşturmak istiyorsak onu asla ebedi kılmayı düşünmeyelim.
- Devlet hiçbir zaman yasalar aracılığıyla var olmaz, yasama erkiyle var olur.
- Gerçekten özgür bir ülkede yurttaşlar her şeyi kol gücüyle yaparlar, hiçbir şeyi parayla yapmazlar; kendilerini ödevlerinden bağışık kılmak için para ödemek bir yan, onları yerine getirmek için ödemede bulunurlardı.
- Dünyanın en mutlu halkında köylü topluluklarının devlet işlerini bir çınarın altında hallettiklerini ve her zaman bilgece davrandıklarını gördüğümüz zaman, onca sanat ve gizemle kendilerini namlı ve sefil kılan öteki ulusların incelmişliklerini hor görmemek mümkün müdür?
Ali Emrah...
5 Mart 2008 Çarşamba
Mutluluk sarı lacivert

3 Mart 2008 Pazartesi
ADİSYON
27 Şubat 2008 Çarşamba
Kaçış
Ali Emrah...
Urla
ÇOK ÇOK ÇOK ÖNEMLİ …………… !
İtalya Napoli'deki Nato üssü İzmir Urla'ya taşınıyor..
4000 amerikan askeri Urla'da ev tutmaya başladı bile..
BİP(Büyük İşgal Projesi) sebebiyle üs doğuya kaydırılıyor..
Tehlikeli kısım bir havaalanı inşaatının da Mordoğan'da başlamış olması..
Adana İncirlik üssü İran ve/veya Suriye atış Menzilinde olduğu için ana hava üssü İzmir olacak..
Tepemizden bomba yüklü bir sürü uçak geçecek her gün..
Daha sonraki aşamada 6. Filo'nun ana üslerinden biri olabileceği söyleniyor..
Uzun ada'nın da kullanılacağı (ki şuan zaten kullanılıyor) öğrenilmiş..
TSK rahatsız ama hükümet her şeyi okeylemiş anlaşmalaryapılmış..adamlar evlerini tuttular bile.. Urla'da emlak işi yapanlara teyitettirebilirsiniz...
Kimisi aman gelsin iş olur para kazanırız derken,sağ duyulu vatandaşlar bunun ilerde çok büyük sorunlara yol açacağının farkında..
Güzelim İzmir yada ülkemizin herhangi bir yeri, kısaca bizbu işe alet olmamalıyız...
Stratejik olarak Uzun ada İzmir körfezi çıkışını tutan yer..burayı kontrolünde tutan donanmayı körfeze hapseder..
Güney Deniz Saha Komutanlığı merkezi de ablukaya alınmış oluyor İleriki aşamalar için..
Satılmış medyamız bunu ufak bir haber olarak verdi..
Amerikan'ın Yeni Dünya Düzeni projesinde çok önemli bir söz var..
Diyor ki düşman zaten düşmandır, bellidir önemli değil...Önemliolan dost/müttefik ülkenin ordusunun önemli komutanlarını/komuta merkezlerini ele geçirmek kontrol altına almaktır. Projeye inandırmaktır, boyun eğdirmek itaatkar yapmaktır. Bu işgal projesinde sıra bize degelecek..şimdiden milli refleks vermeliyiz..İşlerini kolaylaştırmamalı engellemeli geciktirmeliyiz...
Nato üssüne hayır kampanyası için İzmir'de pazartesinden itibaren bilgilendirme amacıyla afiş, el ilanı ve her türlü yolu kullanmaya başlıyoruz...İzmir yada başka şehir fark etmez bu ülke hepimizin..
Sizde üzerinize düşen görevi yapın ve bu yazıyı mümkün olduğunca çok kişiye gönderin.
Çaresizseniz..... Çare Sizsiniz....
22 Şubat 2008 Cuma
Melekler ölümü hakettiklerinde dökülür gözyaşlarım...
Her gece şarkılar söyleyerek özgür bıraktığım ruhum sana yardıma gelmişti şimdi. Adalet, teşekkür ve özür gibi "yardım" da eşitler arasında kendini var eden bir kavramdır. Yaralı olan ruh ise; deva da ruhtadır. Bedenin yorgunluğunu alan ise yine etten kemikten olan kısmımdır. Üstüm başım çamurdan içeri girdiğimde yerleri ne kadar pislettiğin mi önemlidir yoksa ne kadar çabuk kurtulup üzerindekilerden çamaşırlığa attığın mıdır? İkisi arasındaki dengeyi sağlamak için uğraştım sen ateşe küskünken. İtiraf et hadi kendine. Nefretini neferin yaparak değil güzel gözlerini güzel olana çevirmekle kazanacaksın bu zaferi. Ve tacını ben takacağım. Küçük ve sade bir törenle.
İster ateist olsun insan ister deist ister yobaz, ister dindar.... Tek bir hayat var önünde yaşaması gereken. Yaşayışlar farklıdır, hayatı düzenleyen değerleri, erdemleri, pratikleri farklıdır. Ama ortak olan "tek hayattır." Nihayet doğru sesi bulur. İçinden gelen sesi. Desibeli çok mu düşüktür yoksa çok mu yüksek ki duyamayız her zaman. Engin denizlerde yüzmek kadar kolay ve bir dereye taş atmak kadar zor. Bir terslik mi var cümlemde? Cümlemde terslik arayacağına hayatındaki tersliklere bir baksana. Cümlem gayet doğru. Ve o insan, her insan cümle kurar hayatta. Öznedir kendisi. Kimisi çok fazla zamire muhtaç olur. Kimisinin dolaylı tümleçleri hayatını berbat eder. Üç nokta ile biten hayatlar aslında hiç yaşanmamıştır. Önemli olan öznenin gizliliği değil cümlenin netliğidir. Özne-yüklem uyumsuzluğu değil öznelerin uyumudur. Cümlelerin aynı şeyi tarif etmesidir iki insanın ayrı hayatında. Büyü mü bozulacak? Korku bu mu? Sen neysen osun, ben de senin tanıdığın benim. Ne isen öyle geleceksin o gün geldiğinde. Sadece etten ve kemikten bu bedenin gerçekliğini yakalayacaksın. Hayattaki kırılmalar zordur, ilk önce seni bir adım geriye iter. Sonra eğer istediğin oysa, ve alacaksan koşaradım gidersin üzerine. Bütün olursun. Cümleler paragraf olurken kağıt bitecek mi tedirginliğinde daha sıkışık yazarsın harflerini. Mutluysan küçük kalpler, şekiller çiziktirirsin kağıdının kenarına. Düşmanlarını unutmuşsundur ve tozun pembesidir etrafındaki pislikler bile. Küçücük bir şey bu rüyayı bozmayagörsün. Elinde bir silah olsa sorun daha mı kolay çözülürdü? Onları mı vururdun? Yoksa isyanı kendine yöneltip kendi şakağına mı dayardın? Üzgünüm. Benim bir silahım yok. Ve senin de asla olmayacak. İstemezsen beni, al, vur kendini ve git. Ne güzel değil mi. Ne kolay! Seni bir daha rahatsız etmeyeceğim yere git. Sana asla söz veremeyeceğim yerlere. İşlerin asla aynı olmayacağı, bilmediğin yere. İçinde aslında soğukkanlı bi insan da taşıyorsun değil mi? O yüzden mi heyacanlandığında hep örtbas etmek ister insan korkularını? Acı. İnsanı büyüten tek şey bu. Acı. Ve tahammül de anahtarı bu kapının. Diğer odalara geçmek istiyorsan bunu yaşaman gerekecek. Belki bir yatak vardır ya da bir kanepe sıradaki odada. Oraya uzanır yorgunluğunu giderirsin sıradaki geçide yaklaşıp bir sonraki sınava gelene kadar. Başucunda kanlarını temizleyip yaralarını bulan, onları tek tek, yavaş yavaş iyileştiren biri olur. Aslında yaralar kendi kendine iyileşir, doktor da, bakıcı da hemşire de sadece bu süreci hızlandırır. Melekler için de bu böyle midir? Sizin metabolizmanız da sağlam mıdır? Yaralı kanat kendini tamir eder mi yoksa bir şeyler mi yapmalı o kanat için? Ben en iyi yaptığım işin en kötüsü olmak istemediğimi söylediğimde henüz kaç yaşımdaydım hatırlamıyorum. Albino gibi yaşıyorum desem ilk aklına ne gelir? Neyi anlatır sence albino hayatı? Herneyse, boşver, dert etme.
Merhaba sana yeniden. Bana "iyi geceler" dilediğin o geceler var ya, onların sabahı hep yeni bir gün olacak. Yeni bir cümle kuracaksın öznesi sen olan. İnkar etmeyi bırak. Sen istersen yapabilirsin. Kolay olan cazip geliyor hep sadece bu. Şifre o kadar da gizli değil. Savaşı kazanan muzaffer komutanın "hallelujah" ında saklı belki de sadece. Bağlı olduğun mutfak sandalyesinden kurtulmak için illa ki ipin mi çözülmesi gerekir, yoksa en sevdiğinin sıcaklığıyla sen çözülsen kurtulamaz mısın oradan?
Düşünmeye ihtiyacım yok, sadece yapmalıyım. Hem de en iyisini. İşte mükemmel asker. Ve o asker kazansa da savaşını asla şarkı söyleyemeyecektir. Çünkü şarkı söylemek mükemmel askerin değil yürekli savaşçıların işidir. Ruhumu sende kaybederken ben şimdi, mükemmel asker olmaktan vazgeçip yürekli bir savaşçı olma yolunda attığım adımlardan mı vazgeçiyorum diye düşünüyorum. Hayatımı adayacağım bir şeyler olmalı. Şimdi öyle sandıklarım elimde ufalanırken kalbimde büyüyen bir sen var.
Yeniden mi başlıyorum yoksa? Ta en başından...
20 Şubat 2008 Çarşamba
Şizofrenik karalamalar
Ali Emrah
14 Şubat 2008 Perşembe
VATAN HAİNİ
amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi hikmet.
nâzım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında amiral vilyamson'un 66 santimetre karede gülüyor,
ağzı kulaklarında, amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi hikmet.
nâzım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, amerikan üsleri, amerikan bombası, amerikan donanması, topuysa, vatan,
kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim.
yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
nâzım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
NAZIM HİKMET
13 Şubat 2008 Çarşamba
Doğumun doğuşu...
Ali Emrah...
12 Şubat 2008 Salı
7.4 yetmedi mi?
7,4 Yetmedi mi Bir hafta önce türban protestoların sırasında '7.4 yetmedi mi?' pankartını açan sevgili kardeşime seslenmek istiyorum bugün... 20 bin insanın acısı ve cenazesi üzerine politika yapmaya kalkan 'o güzel insana' bir çift sorum var. Ey mantosu uzun,aklı kısa kardeşim benim. 7.0 yetmedi mi? Senin okuduğun gazeteler yazdı mı bilmiyorum ama Amerika'nın,hani o gavur ve Hıristiyan Amerika Birleşik Devletleri'nin,hani o Siyonistlerle iş birliği yaptığı için her yerde bayrağını yaktınız ABD'nin Los Angeles şehrinde 7.0 büyüklüğünde bir deprem oldu bacım... Neredeyse bizimkine yakın bir deprem. Bizde ayni şiddetteki bir deprem 20 bin kişi ölup 20 bin kişi sakat kalırken,gavur,Hıristiyan ve Siyonist dostu Amerika'da sadece 2 kişi yaralandı güzel ablam. Şimdi türbanlı başını ellerinin arasına alıp düşünüyor musun acaba? Sakarya gibi muhafazakar bir bölgede Allah binlerce Muslumanı öldürerek cezalandırıyorsa eğer,Hıristiyanlara ve Siyonist dostlarına niye kıyak geçiyor?Seks shoplarıyla,porno filmleriyle tüm dünyaya 'seks','uyuşturucu' ve 'günah' ihraç eden bu ülkenin Allah katında ayrıcalığı ne olabilir ki güzel annem? Oysa adım gibi eminim Sakarya'da,Gölcük'te hayatlarını kaybedenlerin çoğu ölmeselerdi eğer sabah ezanı ile birlikte camilerin yolunu tutacaklardı. Üç aylarda oruç tutacak,Ramazan'da devrilmeyen minarelerin ışıklarıyla birlikte senin ağzına adı bile yakışmayan Allah'ın adı ile birlikte oruçlarını açacaklardı. E nooldu şimdi? 7.0 yetmedi mi güzel ninem? Eğer her coğrafya olayını,her doğal afeti bilimin ve aklın süzgecinden geçirmeden böyle yorumlarsan bu ülkenin yarısı her deprem felaketinden sonra dinsiz olur güzel hala kızım... Fay hattında 10 katlı binalara izin veren şapşal belediyecilik anlayısını,deniz kumundan inşaat yapan edebiyatçı muteahitleri,depreme dayanıklı konut üretme çabalarını,hırsızları,uğursuzları bir kenara bırakıp her şey ilahi kudretin intikamı olarak açıklarsan bu deprem 10 yıl sonra gene aramızdan binlerce 'dinsizi' alır gider güzel amca kızım... Beynin var mı bilmiyorum,betonların altında inleyerek can veren 20 bin insanı,kadını,çocuğu ve bebeği bir kalemde günahkar diye silip atan kuş beynini türbanın altında görmek mümkün olamıyor cünkü ama bence bu yazıyı oku ve bütün gece uyumadan düşün. Allah'ın kullarına böyle cezalar verebileceğini hala düşünüyorsan da git Hıristiyan ol...Çünkü senin bu mantığına göre Allah onları daha çok seviyor. 'Gavurlar' hem senden daha zengin,hem de evleri tepelerine yıkılmıyor.
Gani MUJDE
