27 Şubat 2008 Çarşamba

Kaçış

En yalnız günlerimden biri ve yalnızlığı çok özlediğim. Pili bitmiş aşklardan mı bu kaçış yoksa pili biten benim de ondan mı diye düşünüyorum, bir yandan da imam-yöneticilerimizin kadrolarını doldurduğu yerel yönetimlerin işletmesinde kahvemi yudumluyorum. Yanıma sorgusuz sualsiz oturan hacı misi kokulu yaşlı amca azkalsın döküyordu kahvemi otururken masada yarattığı 7.4 şiddetinde sarsıntıyla. Her şeyden kaçsam da görgüsüzlükten insanlıktan nasip almamışlıktan kaçılmayacak sanırım bu memlekette. Tövbe tövbe, böyle mübarek adama bu denir mi, hiç bu adamlara görgü kuralı söker mi? Ona bakmamak için kafamı sağa çevirdiğimde bebek arabasındaki küçük kızını besleyen bir anne görüyorum, bir elinde de çay var. Tek başına, fedakar ve çağdaş bir görüntüsü var. Peki ya kızı da 20 sene sonra öyle olabilecek mi? Annesinin öğütleri ve verdikleri mi galip gelecek onda yoksa o küçük kızın içinde de mi kadrolaşacaklar? Gidiyorum ama zihnim hala bedenimde, bedenim hala benim kontrolümde...

Ali Emrah...

Urla

İZMİR'DE TEHLİKELİ GELİŞMELER

ÇOK ÇOK ÇOK ÖNEMLİ …………… !

İtalya Napoli'deki Nato üssü İzmir Urla'ya taşınıyor..

4000 amerikan askeri Urla'da ev tutmaya başladı bile..

BİP(Büyük İşgal Projesi) sebebiyle üs doğuya kaydırılıyor..

Tehlikeli kısım bir havaalanı inşaatının da Mordoğan'da başlamış olması..

Adana İncirlik üssü İran ve/veya Suriye atış Menzilinde olduğu için ana hava üssü İzmir olacak..

Tepemizden bomba yüklü bir sürü uçak geçecek her gün..
Daha sonraki aşamada 6. Filo'nun ana üslerinden biri olabileceği söyleniyor..
Uzun ada'nın da kullanılacağı (ki şuan zaten kullanılıyor) öğrenilmiş..

TSK rahatsız ama hükümet her şeyi okeylemiş anlaşmalaryapılmış..adamlar evlerini tuttular bile.. Urla'da emlak işi yapanlara teyitettirebilirsiniz...

Kimisi aman gelsin iş olur para kazanırız derken,sağ duyulu vatandaşlar bunun ilerde çok büyük sorunlara yol açacağının farkında..

Güzelim İzmir yada ülkemizin herhangi bir yeri, kısaca bizbu işe alet olmamalıyız...

Stratejik olarak Uzun ada İzmir körfezi çıkışını tutan yer..burayı kontrolünde tutan donanmayı körfeze hapseder..

Güney Deniz Saha Komutanlığı merkezi de ablukaya alınmış oluyor İleriki aşamalar için..

Satılmış medyamız bunu ufak bir haber olarak verdi..
Amerikan'ın Yeni Dünya Düzeni projesinde çok önemli bir söz var..

Diyor ki düşman zaten düşmandır, bellidir önemli değil...Önemliolan dost/müttefik ülkenin ordusunun önemli komutanlarını/komuta merkezlerini ele geçirmek kontrol altına almaktır. Projeye inandırmaktır, boyun eğdirmek itaatkar yapmaktır. Bu işgal projesinde sıra bize degelecek..şimdiden milli refleks vermeliyiz..İşlerini kolaylaştırmamalı engellemeli geciktirmeliyiz...

Nato üssüne hayır kampanyası için İzmir'de pazartesinden itibaren bilgilendirme amacıyla afiş, el ilanı ve her türlü yolu kullanmaya başlıyoruz...İzmir yada başka şehir fark etmez bu ülke hepimizin..

Sizde üzerinize düşen görevi yapın ve bu yazıyı mümkün olduğunca çok kişiye gönderin.
Çaresizseniz..... Çare Sizsiniz....

22 Şubat 2008 Cuma

Melekler ölümü hakettiklerinde dökülür gözyaşlarım...

Kanatlarındaki yaraları görmem için epey temizlemem gerekti kanlarını, bulaşmış, saçılmış her yanına. Ve istemezdin ki silinsin onlar. İsterdin ki bu yaralar son bulsun son nefes ile birlikte. Hatan buradaydı işte. Küçüktün. Ben de küçüktüm ama yaralı olan karşımdaki olunca büyümüştüm. Sahiplendiğim şeyler sayılıyken bu dünyada ve sahip oldum sandıklarımdan teker teker vazgeçerken ben, her "iyi geceler" ile daha çok ait oldun bana. Kulaklarımda çınlayan bi ses var ve peşisıra gelen ağlamaklı bir ses. Ürkek, yorgun ve yaralı... Ceza bu dünyada mı verilir insanlara, azap mı gerekir nefsi terbiye için diye düşündüm. Ne günah vardı ki bu bedeninde bu kadar hırpalanmıştı. Aynası mıydı yoksa beden yorgun düşen küçücük ruhunun? "Maybe"

Her gece şarkılar söyleyerek özgür bıraktığım ruhum sana yardıma gelmişti şimdi. Adalet, teşekkür ve özür gibi "yardım" da eşitler arasında kendini var eden bir kavramdır. Yaralı olan ruh ise; deva da ruhtadır. Bedenin yorgunluğunu alan ise yine etten kemikten olan kısmımdır. Üstüm başım çamurdan içeri girdiğimde yerleri ne kadar pislettiğin mi önemlidir yoksa ne kadar çabuk kurtulup üzerindekilerden çamaşırlığa attığın mıdır? İkisi arasındaki dengeyi sağlamak için uğraştım sen ateşe küskünken. İtiraf et hadi kendine. Nefretini neferin yaparak değil güzel gözlerini güzel olana çevirmekle kazanacaksın bu zaferi. Ve tacını ben takacağım. Küçük ve sade bir törenle.

İster ateist olsun insan ister deist ister yobaz, ister dindar.... Tek bir hayat var önünde yaşaması gereken. Yaşayışlar farklıdır, hayatı düzenleyen değerleri, erdemleri, pratikleri farklıdır. Ama ortak olan "tek hayattır." Nihayet doğru sesi bulur. İçinden gelen sesi. Desibeli çok mu düşüktür yoksa çok mu yüksek ki duyamayız her zaman. Engin denizlerde yüzmek kadar kolay ve bir dereye taş atmak kadar zor. Bir terslik mi var cümlemde? Cümlemde terslik arayacağına hayatındaki tersliklere bir baksana. Cümlem gayet doğru. Ve o insan, her insan cümle kurar hayatta. Öznedir kendisi. Kimisi çok fazla zamire muhtaç olur. Kimisinin dolaylı tümleçleri hayatını berbat eder. Üç nokta ile biten hayatlar aslında hiç yaşanmamıştır. Önemli olan öznenin gizliliği değil cümlenin netliğidir. Özne-yüklem uyumsuzluğu değil öznelerin uyumudur. Cümlelerin aynı şeyi tarif etmesidir iki insanın ayrı hayatında. Büyü mü bozulacak? Korku bu mu? Sen neysen osun, ben de senin tanıdığın benim. Ne isen öyle geleceksin o gün geldiğinde. Sadece etten ve kemikten bu bedenin gerçekliğini yakalayacaksın. Hayattaki kırılmalar zordur, ilk önce seni bir adım geriye iter. Sonra eğer istediğin oysa, ve alacaksan koşaradım gidersin üzerine. Bütün olursun. Cümleler paragraf olurken kağıt bitecek mi tedirginliğinde daha sıkışık yazarsın harflerini. Mutluysan küçük kalpler, şekiller çiziktirirsin kağıdının kenarına. Düşmanlarını unutmuşsundur ve tozun pembesidir etrafındaki pislikler bile. Küçücük bir şey bu rüyayı bozmayagörsün. Elinde bir silah olsa sorun daha mı kolay çözülürdü? Onları mı vururdun? Yoksa isyanı kendine yöneltip kendi şakağına mı dayardın? Üzgünüm. Benim bir silahım yok. Ve senin de asla olmayacak. İstemezsen beni, al, vur kendini ve git. Ne güzel değil mi. Ne kolay! Seni bir daha rahatsız etmeyeceğim yere git. Sana asla söz veremeyeceğim yerlere. İşlerin asla aynı olmayacağı, bilmediğin yere. İçinde aslında soğukkanlı bi insan da taşıyorsun değil mi? O yüzden mi heyacanlandığında hep örtbas etmek ister insan korkularını? Acı. İnsanı büyüten tek şey bu. Acı. Ve tahammül de anahtarı bu kapının. Diğer odalara geçmek istiyorsan bunu yaşaman gerekecek. Belki bir yatak vardır ya da bir kanepe sıradaki odada. Oraya uzanır yorgunluğunu giderirsin sıradaki geçide yaklaşıp bir sonraki sınava gelene kadar. Başucunda kanlarını temizleyip yaralarını bulan, onları tek tek, yavaş yavaş iyileştiren biri olur. Aslında yaralar kendi kendine iyileşir, doktor da, bakıcı da hemşire de sadece bu süreci hızlandırır. Melekler için de bu böyle midir? Sizin metabolizmanız da sağlam mıdır? Yaralı kanat kendini tamir eder mi yoksa bir şeyler mi yapmalı o kanat için? Ben en iyi yaptığım işin en kötüsü olmak istemediğimi söylediğimde henüz kaç yaşımdaydım hatırlamıyorum. Albino gibi yaşıyorum desem ilk aklına ne gelir? Neyi anlatır sence albino hayatı? Herneyse, boşver, dert etme.

Merhaba sana yeniden. Bana "iyi geceler" dilediğin o geceler var ya, onların sabahı hep yeni bir gün olacak. Yeni bir cümle kuracaksın öznesi sen olan. İnkar etmeyi bırak. Sen istersen yapabilirsin. Kolay olan cazip geliyor hep sadece bu. Şifre o kadar da gizli değil. Savaşı kazanan muzaffer komutanın "hallelujah" ında saklı belki de sadece. Bağlı olduğun mutfak sandalyesinden kurtulmak için illa ki ipin mi çözülmesi gerekir, yoksa en sevdiğinin sıcaklığıyla sen çözülsen kurtulamaz mısın oradan?

Düşünmeye ihtiyacım yok, sadece yapmalıyım. Hem de en iyisini. İşte mükemmel asker. Ve o asker kazansa da savaşını asla şarkı söyleyemeyecektir. Çünkü şarkı söylemek mükemmel askerin değil yürekli savaşçıların işidir. Ruhumu sende kaybederken ben şimdi, mükemmel asker olmaktan vazgeçip yürekli bir savaşçı olma yolunda attığım adımlardan mı vazgeçiyorum diye düşünüyorum. Hayatımı adayacağım bir şeyler olmalı. Şimdi öyle sandıklarım elimde ufalanırken kalbimde büyüyen bir sen var.

Yeniden mi başlıyorum yoksa? Ta en başından...

20 Şubat 2008 Çarşamba

Şizofrenik karalamalar

Sürtünme katsayısı çok düşük bir bar sandalyesinde sabit durabilmek için karnımı kasarken köşede oturan çift sevişmeyi bıraksa da boşaltsalar orayı ben de oraya geçsem diye düşünürken "bi tane daha?" sesini duydum. Evet, bi tane daha... hatta bi tane daha... ve hatta bi tane de onun için... Kafada bir milyon soru, bir bardak şarap yanımda, yerin altında ama aynı zamanda tam yer hizasında olabilmek. Böceğin gözünden görmeye çalışmak dünyayı daha mı mantıklı? Arkadaş eli vardı omzuma dokunan. Çevirdim kafamı ve şaşırdım. Ne işi vardı ki burda? O sırada boşalmıştı dakikalardır kestiğim koltuk. Geçtik birlikte. Her zamanki gibi yanıma oturmadı. Karşımdaydı bu sefer. Gözlerini de kaçırmıyordu üstelik. Dik ve sertti. Alıştığı adam da yoktu karşısında. Alışılmışın yarısı olan adam vardı. Dün olanları anlattım ona, ziyaretimi ve akşam da kalmamı ne kadar istediklerini. Susup dinliyordu sadece. Yaralı elleriyle zamanı çalmıştı sanki, zaman kavramını... İstediği gibi dondurmuştu her şeyi. Ve sadece benim kelimelerim uçuşuyordu havada, biraz alkol biraz titreşimle. Odada yalnız olduğumuz zamanlar geldi bir an aklıma ve sustum. Üşürken yorganın altına girişim ve onun inatla gelmeyişi. Oyun mu oynuyordu benimle diye düşünürdüm hep. Sonra ben de kalkar, oturur yatağın üzerine saatlerce konuşurdum onunla. Ortaokul yıllarımda, başkalarından farklı olduğumu hissetmeye başladığım zamanlardan itibaren zihnimi kemiren şey, etrafımda olup bitenler ve bu durumdan nasıl kurtulabilirizdi. Ama ona neydi ki bundan, kendi hayatıma baksam ya, madem akıllıyım, sistemi kavradım, paranın dibine vursam ya, sarılıp sonra ona sımsıkı sadece onun olsam ya. Hizmetçilerimiz olsa, köşkümüz, villamız, arabamız, havuzumuz, alışveriş çılgınlığında savurabileceğimiz kadar maaşımız. Tek düşüncemiz kar maksimizasyonu olsa ya "bu çocukların geleceği ne olacak" yerine. Yine o bakış. Yatağımda, soğuk ve kavgalı gecelerimizde attığı bakışın aynısı vardı kendime geldiğim anda bar köşesinde karşımdayken. Biraz şarap ister misin dedim, seninkinden içerim dedi. Çok severdi benim tabağımdan yiyip, benim bardağımdan içmeyi. Artık sevmiyordum ama ben. Hatta tiksiniyorum. Onunla aynı bardak mı? Aynı nefes mi? Aynı oda mı? Defolup gitmez hayatımdan ama daha az gelsin artık. Az da gelecek zaten. O varken dışarıya karşı kurduğum denge şimdi bozulack ama. Anarşist, aykırı bir adam oluvereceğim birden herkesin gözünde. "Çok değişti bu" diyecekler. Bilmezler ki değişim benim içimdeydi yılardır ve şimdi o "eski ben" yok artık. "Diğer ben" yok. Aç kalmamak için ne kadar para kazanmak gerekiyorsa o kadar kazanılacak. Fazlalık hep paylaşılacak, hep yararlı şeyler için kullanılacak. Paranın esiri olunmayacak. Feodal toplumdaki babadan oğula geçen, soydan gelen mevkiinin yerini "demokrasi" de "liyakat" yani başka bir deyişle "yapabilite" aldı değil mi? Komik olmayın. Sizce her işin başında o işi en iyi yapanlar mı var? Yoksa siyasal iktidarın zihniyetini, cemaatinin ritüellerini ve şartlarını en iyi yerine getirenler mi var? En entellektüeller mi var yoksa en "imanlı imamlar" mı? En fazla işine özveriyle bağlı olanlar mı var yoksa "badem bıyıklılar" mı? En modern, en çağdaş, aklı en fazla ön plana çıkaranlar mı var yoksa ikinci sınıf insan yerine koydukları kadınların "kafasını örtenler" mi? Düşünmek, fikir sahibi olmak ya da olmamak. İşte bütün mesele bu.

Ali Emrah

14 Şubat 2008 Perşembe

VATAN HAİNİ

nâzım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi hikmet.
nâzım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında amiral vilyamson'un 66 santimetre karede gülüyor,
ağzı kulaklarında, amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi hikmet.
nâzım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, amerikan üsleri, amerikan bombası, amerikan donanması, topuysa, vatan,
kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim.
yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
nâzım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

NAZIM HİKMET

13 Şubat 2008 Çarşamba

Doğumun doğuşu...

İfadesizliklerimde kaderim ve kaderimin çizdiği yolda kanlı ellerim. Kalbimi tutarken, hiç farketmeden, canım yanarken, onu sıkarken, kanatanın da kanayanın da ben olduğunu farketmeyecek kadar mı sarhoştum. Tozun pembesi olur mu hiç, yok olanı var zannetmekte üstümüze yoktur ama. O da yetmezmiş gibi en tepeye koyarız. Ve en tepedeki aslında bir hiçtir gerçekte. Örter üzerini zihinlerin, hissettiğimiz gibi yaşarız. Hazlar bastırılırken, insanlık insanın ta derinine gömülmeye çalışılırken, insanlıktan çıkmışlar değil midir bizi yönetenler ve tatminsiz düşkünler. Gece aydınlatır gündüzlerimi. Ölüme yaklaşmanın aslında hayatın ta kendisini daha çok farketmeyi sağlaması gibidir bu. Üstün başın çamur olunca anlarsın temizliğini ve küfredersin, ya çamuru sıçratana, ya çamuru yaratana ya da çamurun ta kendisine. Ya bir adım geriden gelseydin, yine üzerinde mi olacaktı o çamur yoksa sıyırıp geçecek miydi? Gündüz gözüyle görülmeyenleri gece görenler kaç kişiydi ki? Ya da hala kaç kişiler? Bilimsel düşüncenin ürünü olan ampülü, karanlığın ta kendisi yapanlar ellerinde ampulleriyle gece yarısı düşünen adam avına başlamazlar mı gün gelir de. Ufacıkken, aynı masum duayı eden iki çocuk... şimdi biri gören, duyan, düşünen, anlamlandıran... bilen ve bildiği için inanan... diğeri kovalayan... ezik rolü yapan ama ezen... inandığı için bilmeye gerek duymayan... kapatan... ürküten... Ne masumiyet kalmıştır ne de dualar. Biri ışıkları yaktığında manzara nasıl olacak gören var mı? Bu manzarayı bilenler ve ışıkları yakmaktansa ellerinde ampulleri, kendi istediği yeri aydınlatıp gösteren, sonra da keyfine bakan sen!!! Yine sabah olmasını bekleyeceksin değil mi? Yine nefretini saçacak yeri bilemeyeceksin. Yükün bu nefret olacak ve o nefretten kurtulamayacaksın değil mi? Dik duramayacaksın, haykıramayacaksın... Ya pısacaksın, ya da kaçacaksın sanki seni daha mutlu edecek, daha sana ait topraklar varmış gibi. Güle güle dostum... güle güle... yolun açık olsun...


Ali Emrah...

12 Şubat 2008 Salı

7.4 yetmedi mi?

Türban protostalarında depremi ima ederek 7.4 yetmedimi diye pankart taşıyan türbanlı kıza Gani Müjdenin cevabı.Hiç yorum yapmaya lüzum bırakmamış.
7,4 Yetmedi mi Bir hafta önce türban protestoların sırasında '7.4 yetmedi mi?' pankartını açan sevgili kardeşime seslenmek istiyorum bugün... 20 bin insanın acısı ve cenazesi üzerine politika yapmaya kalkan 'o güzel insana' bir çift sorum var. Ey mantosu uzun,aklı kısa kardeşim benim. 7.0 yetmedi mi? Senin okuduğun gazeteler yazdı mı bilmiyorum ama Amerika'nın,hani o gavur ve Hıristiyan Amerika Birleşik Devletleri'nin,hani o Siyonistlerle iş birliği yaptığı için her yerde bayrağını yaktınız ABD'nin Los Angeles şehrinde 7.0 büyüklüğünde bir deprem oldu bacım... Neredeyse bizimkine yakın bir deprem. Bizde ayni şiddetteki bir deprem 20 bin kişi ölup 20 bin kişi sakat kalırken,gavur,Hıristiyan ve Siyonist dostu Amerika'da sadece 2 kişi yaralandı güzel ablam. Şimdi türbanlı başını ellerinin arasına alıp düşünüyor musun acaba? Sakarya gibi muhafazakar bir bölgede Allah binlerce Muslumanı öldürerek cezalandırıyorsa eğer,Hıristiyanlara ve Siyonist dostlarına niye kıyak geçiyor?Seks shoplarıyla,porno filmleriyle tüm dünyaya 'seks','uyuşturucu' ve 'günah' ihraç eden bu ülkenin Allah katında ayrıcalığı ne olabilir ki güzel annem? Oysa adım gibi eminim Sakarya'da,Gölcük'te hayatlarını kaybedenlerin çoğu ölmeselerdi eğer sabah ezanı ile birlikte camilerin yolunu tutacaklardı. Üç aylarda oruç tutacak,Ramazan'da devrilmeyen minarelerin ışıklarıyla birlikte senin ağzına adı bile yakışmayan Allah'ın adı ile birlikte oruçlarını açacaklardı. E nooldu şimdi? 7.0 yetmedi mi güzel ninem? Eğer her coğrafya olayını,her doğal afeti bilimin ve aklın süzgecinden geçirmeden böyle yorumlarsan bu ülkenin yarısı her deprem felaketinden sonra dinsiz olur güzel hala kızım... Fay hattında 10 katlı binalara izin veren şapşal belediyecilik anlayısını,deniz kumundan inşaat yapan edebiyatçı muteahitleri,depreme dayanıklı konut üretme çabalarını,hırsızları,uğursuzları bir kenara bırakıp her şey ilahi kudretin intikamı olarak açıklarsan bu deprem 10 yıl sonra gene aramızdan binlerce 'dinsizi' alır gider güzel amca kızım... Beynin var mı bilmiyorum,betonların altında inleyerek can veren 20 bin insanı,kadını,çocuğu ve bebeği bir kalemde günahkar diye silip atan kuş beynini türbanın altında görmek mümkün olamıyor cünkü ama bence bu yazıyı oku ve bütün gece uyumadan düşün. Allah'ın kullarına böyle cezalar verebileceğini hala düşünüyorsan da git Hıristiyan ol...Çünkü senin bu mantığına göre Allah onları daha çok seviyor. 'Gavurlar' hem senden daha zengin,hem de evleri tepelerine yıkılmıyor.

Gani MUJDE

10 Şubat 2008 Pazar

İki Kişiden Biri...

Sokakta gezen her iki kadından biri ' mal ' olmayı içine sindiriyorsa

Her iki çiftçiden biri ' anasını da alıp gidiyorsa ';

Her iki fındık üreticisinden biri ayaklandılar diye kendilerine dayak attıranlara teşekkür ediyorsa;

Devlete vergi ödeyen her iki işçiden biri bu vergilerinin Anadolu takımlarına futbolcu transferinde kullanılmasına razıysa;

Sokaklarda çöp bidonlarını karıştırarak karnını doyuran her iki insandan biri halinden memnunsa; Boş zamanlarında işportacılık yapan her iki memurdan biri mutluysa;

Her iki şehit torunundan biri atalarının dedelerinin kanlarıyla sulanmış bu topraklar ın barzaniye peşkeş çekilmesinden rahatsızlık duymuyorsa;

Her iki komşumuzdan biri AKP karşıtlığının din karşıtlığı olduğunu düşünüyorsa;

Çocuklarımızın geleceğini şekillendiren her iki öğretmenden biri AKP nin icraatlarını onaylıyorsa;

Oğlu işsiz olan her iki babadan biri 'benim oğlum da işsiz kalıversin ' diyorsa;

Evladını askere gönderen her iki kişide n biri 'askerlik yan gelip yatma yeri değil ' diye düşünüyorsa;

Her iki arkadaşımızdan biri 'hem laik hem Müslüman olunmaz ' diyorsa,

Ülke halkının yarısı şimdiye kadar cumhurbaşkanlığı yapan 10 kişinin 'dindar olmadığı' konusunda hemfikirse;

Her iki vergi mükellefinden biri yabancı sermayenin sıfır vergiyle faiz kazanmasından mutluluk duyuyorsa;

Parası olmadığı için öz el dershanelere gidemeyen ve dolayısıyla üniversiteye giremeyen her iki gençten biri başbakanın oğlunun bursla ABD de okumasından gurur duyuyorsa;

Üniversiteyi bitirmiş boşta gezen her iki işsizden biri başbakanın oğlunun 500.000 dolarcık peşinatla aldığı gemicikten rahatsızlık duymuyorsa;

403 YTL kazanan her iki asgari ücretlinin biri başbakan'ın 40.000 dolarlık saat takmasını doğru buluyorsa;

Yeni doğum yapan her iki anneden biri b ebeğinin dünyaya 5.534 dolar borçlu gelmesinden şikayetçi değilse;

İşine arabasıyla giden her iki kişiden biri ' dünyanın en pahalı benzinini kullandığı' için mutluysa;

Borsada parası olmayan her iki insandan biri 'borsa yükseliyor demek ki ekonomi iyiye gidiyor ' diyebiliyorsa;

Her iki emekliden biri maaşını alabilmek için sabahın beşinde kuyruğa girmekte bir sorun görmüyorsa;

Teröre 12.000 şehit, 20.000 yaralı vermiş ülke vatandaşlarının yarısı terörist başının 'saygıdeğer' olduğu konusunda hemfikirse;

Kurtuluş savaşı vererek küllerinden yeniden doğan, ümmetten ulus yaratan bir ecdadın her iki evladından biri, bölg edeki idealleri uğruna ABD'nin empoze etmeye çalışt ığı 'ılımlı İslam devleti' modelinde bir sakınca görmüyorsa;

Her iki kişiden biri ' şeyinin şey edilmesini' seviyorsa;

Her iki kişiden biri önüne 4-5 yılda bir atılan makarnayla fasulyeye oyunu,ülkesini, çoluk çocuğunun geleceğini satmaktan utanmıyorsa;

10 Kasım törenlerine katılan her iki kişiden biri ' sap gibi ayakta durmayı gereksiz' buluyorsa;

Her iki kadından biri 'baş derisinde çıkan ve adına saç denen tüylerin erkekleri tahrik ettiğini ve örtülmesi gerektiğini, aksi halde dinsiz olunacağını ' düşünüyorsa;

AKP sayesinde tatlı para kazanan, milyar dolarlık vergi kıyağı geçilen her iki holding patronundan biri ' Cumhuriyet döneminin sonu gelmiştir, laik sistem çökmüştür ve onu kesinlikle değiştirmek istiyoruz' diyen kişiyi Cumhurbaşkanı olarak görmek istiyorsa;


Biz ne yapalım? Mücadelemize nasıl devam edelim? İnsanlara doğruyu nasıl gösterelim? Hani onurunuz, hani gururunuz, hani mağrur ve güçlü Türk halkı? Neredesiniz?
Nereye saklandınız? Ha bir torba pirince satmışsınız ha bir kaç milyar dolara ne fark eder? Atatürk'ün, silah arkadaşlarının, günde bir tas şekersiz üzüm hoşafıyla Çanakkale'yi geçilmez kılan dedelerin torunları değil misiniz siz? Kubilay'ın başını kesenlerin torunlarına ve temsil ettikleri ideolojiye ülkeyi nasıl teslim ediyorsunuz? Neredesiniz? Yoksa Türk tarihi ölüyor mu?

9 Şubat 2008 Cumartesi

7 Şubat 2008 Perşembe

Eski Tahran Büyükelçisi Korkmaz Haktanır'ın eşi Handan Haktanır'dan uyarı var:

"İran'da örtü okula sinsice girdi; 3 yılda herkes örtündü"

Önceki gece NTV'de akademisyenlerle türbanı tartışıyorduk, ki internet adresimize bir mektup düştü.Tahran'da yaşamış, "adının açıklanmasını istemeyen" bir diplomat eşi, İran'daki örtünme konusundaki deneyimini aktarıyor, Türk kadınlarını uyanık olmaya çağırıyordu. İsmi kontrol ettik; doğruydu.Mektup, 1991-94 yılları arasında Türkiye'nin Tahran Büyükelçiliği'ni yapan Korkmaz Haktanır'ın eşi Handan Haktanır'dan geliyordu.Yayında isim vermeden, mektuptan bölümler okudum.Yayından sonra da kendisine ulaşıp mektubun tamamına bu köşede yer vermek için iznini istedim.İşte Handan Haktanır'ın "türban uyarısı": "Ruj süreni sopaladılar"
"Tahran'da görev yapmış bir diplomatın eşi olarak, türban konusunda düşündüklerimi bir iki cümleyle ifade etmek isterim:Tayin yerimiz olan Tahran'a uçağımız inerken 'hicab'ımı başıma geçirdiğimde kendimi şöyle teselli ediyordum:'Nasıl olsa burası benim ülkem değil. Birkaç yıl dişimi sıkar katlanırım. Çok şükür ki biz Atatürk kızlarıyız ve böyle şeyler bizim başımıza gelmez.' Tahran'daki görev süremiz boyunca (gayrimüslimler de dahil olmak üzere) 'hicab'sız dolaşan tek bir kadın görmedim. Bir yabancı diplomatın eşi, şapka takarak bu yasağı delmeyi denedi, ancak devrim polisleri kendisini derhal ikaz ettiler. Bir başkasının eşi ruj sürdüğü için karakola alındı ve ellerine sopalarla vuruldu. Bu hanım bir keresinde 'Eğer Müslümanlık buysa, Hıristiyan olduğum için çok şanslıyım' demişti."Süreç 3 yılda tamamlandı"
"Tayinimizin ilk günlerinde İranlı hanım dostlarım bana sürekli olarak Türk kadınlarının dikkatli olmalarını ve erkeklerin bilinçaltındaki güvensizlik duygularından ve endişelerden kaynaklanan bu uygulamanın, sinsice ve adım adım geldiğini söylüyorlardı. Bir gün okullarına gittiklerinde kapıda 'Bundan böyle hicabsız derslere giremeyeceklerine' dair bir kâğıt bulmuşlardı. Dedikleri kadarıyla, sürecin tamamlanması üç yıl almıştı. Ondan sonra ise çok geç olmuştu. İtiraz edenlerin sayısı giderek azalmış, sonuçta yıllar sonra bu ortam içine doğan kızlar için 'hicab'lı olmak son derece doğal ve yerine getirilmesi gereken bir şart olarak algılanmaya başlanmıştı. Bu uyarıları ben o zaman masal dinler gibi dinlemiştim. Evet, ben de onlar gibi giyiniyordum, ama bu benim değil onların sorunuydu. Bizim ülkemizde böyle şeyler olmazdı. "Rüyamda korkuyordum"
Ancak, bir süre sonra vestiyerden 'hicab'ımı alıp taktığımı, ancak sokağa çıktıktan sonra fark ettiğimin ayırdına vardım. 'Hicab', benim için de artık bir refleks haline gelmişti. Öyle ki, bazen rüyalarımda bile kendimi başı açık olarak gördüğümde korkuyla uyanıyor 'Devrim polisleri geliyor, ben ise hicabımı takmamışım' diye paniğe kapılıyordum. İşte o zaman, 'hicab'ın aslında buzdağının görünen parçası olduğunu; asıl amacın, kadının ezilmesi, kontrol altına alınması ve korku altında yaşayan, ikinci sınıf insanlar olduklarına inandırılması olduğunu anladım. O nedenle Türk kadınlarının çok dikkatli olması ve son derece masumane bir şekilde, özgürlük adı altında gelen bazı uygulamaların, ileride çok daha baskıcı bir rejimin ayak sesleri olabileceğini asla akıllarından çıkarmamaları gerekmektedir. En içten saygılarımla..."
Can Dündar

07.02.2008 Milliyet
can.dundar@e-kolay.net

5 Şubat 2008 Salı

2500 yıl önce yazılanlar...

İnsanın olduğu yerde onbin yıl geçse de değişmeyecek şeyler, gerçekler... Çatışma, savaş, biz ve öteki... Sun Tzu'nun savaş sanatı üzerine yazdıklarından bir derleme...

...savaş için en güçlü olduğunuzda kendinizi güçsüz göstermeli; kuvvetlerinizi harekete geçirirken hareketsizmiş gibi durmalı; düşmana yaklaştığınızda uzakta olduğunuz izlenimi vermeli; uzakta olduğunuzda ise düşmanın burnunun dibinde olduğunuza düşmanı inandırmalısınız....

...zaferi kazanan komutan, savaş öncesi en çok hesaplamayı yapandır...

...sadece 7 nota bulunmasına karşın bu 7 notadan sayısız melodi yaratılır...

...çalışılmış düzensizlik, disiplinin; çalışılmış korku, cesaretin; çalışılmış zayıflık, güçlülüğün hazırlayıcısıdır...

...savaş alanına ilk gelip düşmanını bekleyen dinç kalır, sonradan gelip, gelir gelmez savaşa girense daha savaşın başında tükenir...

...size zaferi kazandıran bir taktiği bir daha tekrarlamayın. Ancak, metotlarınızı koşullara göre gerekli değişiklikleri yaparak sürdürebilirsiniz...

...planlarınız gecenin karanlığı gibi görünmez olsun, saldırınız ise gök gürültüsü gibi insin...

...su getirmeye giden askerin ilk işi su içmek olmuşsa, ordu susuz kalmıştır...

...askerine planı değil, görevi söyle...

...SUN TZU...