31 Aralık 2011 Cumartesi

Çıkarken çöpü de çıkartır mısın eski yıl?


Başın ateşler içinde kalktığın sabahlardan olmak zorunda değil bu. En son gece, en son günü hatırlaman yeterli niye hala yaşadığını merak ediyorsa insanlar. Hatırladığın şeyleri söylemediğini iddia edip, olmayanların söylemi üzerinden üzerime gelişlerin şarkıyla birlikte bitecek bir miktar an sonra. Son sözlerini söylemek zorundasın diyebilmek için dün gece bile çok geçti. Ve çok gece geçti üzerinden kaşık kaşık mutluluk içip iyileşmek yerine bağımlı olduğumuz aşkları unutalı. Malesef obsesif rüyalarım yok artık. Biraz boyun ağrısı oynadığım gerilimli oyundan kaynaklanan, biraz da dibi küflenmiş kahve bardağı kokusu var burnumda. Öyle görünüyor ki hayatta kalma seansların hayatıma tutunma tesadüflerine bağlı; oysa kocaman olmuş cebine girenler, çıkanlar, bakanlar... Bilmeni isterim ki ile başlayacak bir cümlem de yok üzülerek söylemek gerekirse. Ah bir dakika söyleyeceğim asıl önemli şey, oldukça iyi hissediyorum. Bu acıyı, paralize olmuş halimi, üst dişlerimin köküyle burun direği arasındaki gerilimi, nedensizliği daha önce hiç yaşamadığım cinsten yaşıyor olmak... Tam olarak bu durum iyi hissettiriyor, çünkü başka bir şey bu, yeni bir şey, kendimi tekrar etmediğimi gösteren bir şey, hepinizin geride kaldığını ve arkadan bağırdığını. Eş zamanlı yapılan küçük keyif seansları, birilerinin hayatına yapabildiğim küçük dokunuşlar, kendi küçüklüğümün farkında olup büyüdüğünü sananların seremonisini izlemek... Şarkı biter, gece biter, insanların koyduğu hayat dilimlemesinin bıçak kesiğinde bir gün başlar. Bir pasta diliminden ötekine atlayacağım, canlarla geçireceğim, duyumsamamı kendi istencimle ve keyifle azaltacağım bir gecenin sonunda da rakamların sonu birken... iki olur...

18 Aralık 2011 Pazar

Atıl Kurt

Yaşadığın yeri düzenlemek, hayatını düzenlemek için güzel bir başlangıç noktası. Eşyaları yerli yerine koy, tozunu al düzlemlerin ve bir miktar çöpü dışarı at. Güzel... En sonunda da havalandırmayı ve isteğe göre oda spreyiyle ufak bi ahenk sağlamayı unutma.

Taşındık: Feetlerce yukarıya...


İpin ucu kaçtı. Yerçekiminden daha güçlüyüm şimdi. Rüzgarın misafirperverliğiyle yükseliyorum. Koşmuştum oysa çoğu zaman. Hayatın düzlemsel olduğunu sanarak. Tükenmekmiş boş yere yatay hareketler. Dönüp dolaşıp kendi kuyruğunu ısırmaktan ibaret bir kedi fare kovalamacası, fare olmadan. Sabah herhangi bir yere uyanmak oldukça heyecan verici. Sağ tarafımdan geçip gidenin ne olduğunu anlamadıysam yeterince yükselmiş olmalıyım gerçeklerin paralel kenarlarının iç teğet çembere olan uzaklığından. Gözyaşı boyutlarına geçiş mümkün senin burada olmayışına rağmen. Alışkanlıklarımdan boşandım, velayeti bir barbunya konservesinin yağlı metalinde saklı şimdi. Gırtlağımdan çıkarttığım güllerle veda ettim sana ama göremedin, ne için orda olduğunu bilmeyen savaş kurbanı askerin, o büyük zaferin şanlı hikayelerini hiç dinleyememesi gibi. Her şey gitmeli, yuvarlana yuvarlana gökyüzüne doğru. Sırt çantalı herkesin paraşüt taşıyor olma ihtimali kadar seviyorum senin deneysel maymunun olmayı. Uçuyorum. Yağmur damlaları size doğru gelirken ben sizden uzaklaşıyorum. Siz gökkuşağının dibinde altın dolu kazan aramaya devam ederken ben yükselmeye onlarsa tüm şehrin altını üstüne getirmeye devam edecekler, bilesiniz. Elini yukarıya açtığında bana dokunduğunu hayal eden küçük çocuklar var belki de, duaların kabul günü, her zamanki ritüellerin hiçbir zamandaki ifadesi var gözlerinde. Aşk belki de bir zamanlama meselesi. Sen zıpladığında o düşüyorsa, sen bağırırken o uyuyorsa, sen yaşarken o ölüyorsa ve en çoğu da yükseliyorken sen, o alabildiğine düşüyorsa; doğru insan olsan kaç yazar, kimse gelmese de yerine, yorgun geçmişi oyunu bozar...

17 Aralık 2011 Cumartesi

Herakleitos

Çetindir yüreğin arzusuyla savaşmak; istediğini ruhun pahasına satın alır...

12 Aralık 2011 Pazartesi

Her gün doğumu bir öğreti... herkes bir şeyler öğrenmeli...


Bana hiç bir şey hatırlatmayan şeyleri çok severim. Hiç olmadığım bir şehirdeki manzara misal. Güneş doğar bir kadının penceresinden, onun hiç bilmediğim hayatına. Sonra bir farkederim ki doğan güneş aynı güneştir. Unutmak istediğim şeyleri bilmek istemiyorum oysa. Ve o güneş doğmuştu yine o sabah. Sıcak odadan çıktığımız soğuk balkona. O soğuk yakınlaştırmadı bizi. Cesareti soğukta bulamadık. İçeri girdik. Kanepede yatacaktım, oysa gidecekti içerideki odaya istemeye istemeye. Makyajını sildi el alışkanlığı, hiç kalmadığını farketmeden. El kremini sürerken tam başucumdaki diğer kanepeyi gösterdim. Yalnız bırakmadı beni, aşkın L halindeydik kafalar aynı yerdeyken. Yumuşamıştı eli, uzandım, kokladım. Sıkıca birleşti parmakları parmaklarımla. Güneş doğmuş olmalıydı. Uyku ise öldü. Ölmeliydi. Uyandığımda ise yatak vardı altımda, göğsümde başı, dağınık saçları ve alışıp alışamayacağım konusunda derin bir tereddüte düştüğüm teninin kokusu. Kapadım gözlerimi. O sırada aynı güneş başka bir yerlere doğuyor olmalıydı saat farkının yarattığı jest ile. Şimdi ona ilham veriyordu, kendi penceresinden, ben uyurken, daha başlamadan biten üçkağıtçı bir aşk ile...

9 Aralık 2011 Cuma

Biz ne tavşanlar geçtik...

Küçük sarı bir vosvos... Hayat boyu ihmal ettiğiniz kızınıza, tüm paranızı verip alacağınız cinsten... Ve arkasında bugüne kadar gördüğüm en güzel araba arkası yazısı... Başlığın aynısı. Aldı tüm yorgunluğumu çocukların verdiği, yahut hayatın. Geçtik evet; fakat öncedendi. Tüm hikaye eskidi. Hatırlayanların hiçbiri kalmadı. Bir kişinin seni mutlu etmeye yettiği hayatların yerini bir mutluluğun çabucak tükendiği çoğul zamanlar aldı. İki yıla yaydığımız şeyler bir haftada bitti. İstisnasız hepsini yaşayarak, hızlı hızlı. Palavralarla. Dürüstlük içinde üstelik, dürüstçe sıkılan palavralarla. Amaca ulaşmak amacın kendisi olunca amacın ne olduğunun çok da önemi kalmamış. Tanrının bir yüzü olsaydı neye benzerdi diye düşündüm henüz 32 numara ayakkabı giyerken. Evet büyüktü tanrı, uzun sakallı olmalıydı, asalı belki de, ve muhakkak uzun ve yayvan bi elbiseyle oturmalı bir yerlerde. Eve giderken kaldırıp kafamı otobüsün camından bakarken görebileceğim kadar kaplamalıydı gökyüzünü. Şimdiyse o yokmuş gibi davranıyorum sansalarda, onun yokluğunu kabullenemiyorum; bunu kabullendiğim zamansa kendim varolamıyorum. İbadetim, metanetim, samimiyetim el ele verip attılar kendini uçurumdan aşağıya. Tedaviye ihtiyaç, tanrıya ihtiyaç gibidir. İyileşince unutursun. Oysa ben iyileşmemek için istiyorum şimdi onu. Tedaviyi, tanrıyı belki de. Herkesin ritüellerini tekrar edersem şimdi, bana kin dolu bakan adam nasıl dua ediyorsa öyle edersem iyi bir insan mı olacağım? Öyleyse ben de bir şapşal gibi yaşamaya hazır olmalıyım. Ya da kendi varoluşsuzluğumda yok sayılıp erimeliyim, yıllar önce çay bardağında süzülüşünü izlemeyi sevdiğim kesmeşeker gibi...

3 Aralık 2011 Cumartesi

Olsun

İki sigara arası hayat... sonuncuyu yakmamaktaki tereddüt. Son iki tane kalmışsa hayattan, umut bağlamışsan onlara, unutmuşsan çekmecenin köşesinde ve biri sana hayatın güzelliğini hatırlattıysa çok sonra, yakarsın birini onun verdiği mutlulukla. Sonuncu da vedaya kalır. Yahut gerçeğe dönüşe. Ama bu seferki tümünün sonuncusudur. Enkaz devralışların sonuncusu. Beynelmilel kaideler şaşmazmış. Çocuk düşlerimiz, yok artık...