27 Mayıs 2008 Salı

26 Mayıs 2008 Pazartesi

BAD TO THE BONE


Now on the day I was born, the nurses all gathered 'round
And they gazed in wide wonder, at the joy they had found
The head nurse spoke up, said leave this one alone
She could tell right away, that I was bad to the bone
Bad to the bone
Bad to the bone
B-B-B-B-Bad
B-B-B-B-Bad
B-B-B-B-Bad
Bad to the bone

I broke a thousand hearts, before I met you
I'll break a thousand more baby, before I am through
I wanna be yours pretty baby, yours and yours alone
I'm here to tell ya honey, that I'm bad to the bone
Bad to the bone
B-B-B-Bad
B-B-B-Bad
B-B-B-Bad
Bad to the bone

I make a rich woman beg, I'll make a good woman steal
I'll make an old woman blush, and I make a young woman squeal
I wanna be yours pretty baby, yours and yours alone
I'm here to tell ya honey, that I'm bad to the bone
B-B-B-B-Bad
B-B-B-B-Bad
B-B-B-B-Bad
Bad to the bone

And when I walk the streets Kings and Queens step aside
Every woman I meet
They all stay satisfied
I wanna tell ya pretty baby
Well Ya see I make my own
I'm here to tell ya honey That I'm bad to the bone
Bad to the bone
B-B-B-B-Bad
B-B-B-Bad
B-B-B-Bad
Bad to the bone


18 Mayıs 2008 Pazar

BAYILIRIZ İNGİLİZ KAŞIĞIYLA FRANSIZ BOKU YEMEYE

Yer: Ülkenin kalbinde bir üniversite, üniversitenin kalbinde bir fakülte ve fakültenin kalbinde bir konferans salonu.

Kendinden emin tavırlarla yürüyen takım elbiseliler birbirleriyle konuşuyorlar etrafa kaçamak bakışlar atarak. Üzerinde kurabiye ve kahveler olan masaların arasından geçtiğinizde kimseye kullandırılmayacak kadar yeni, ufak ama şirin konferans salonuna giriyorsunuz. İçeride, sahnede en ufak detaya kadar her şey hazır edilmiş. İlgi üst düzeyde. Faaliyet yoğun. Alkışlar onlara. Peki kim onlar? Kim o takımlar içinde caka satan taşeronlar? Konu nedir? AB... AB nedir? Dış politikamızın en önemli sac ayağı. O kadar ki uğruna ne milli benlik kalmış, ne onur ne de ülke çıkarları. Büyülü bir hedef. Topluma pazarlanan umut.

Üniversitede ağır işleyen bürokrasi öğrenci kulübü kurmayı zorlaştırmakta eğer külübün isminin içinde "ab çalışmaları" "ab araştırmaları" gibi bir ibare yoksa. "Bilgili" bir arkadaş etrafında toplanmış, herbiri farklı bir amaçla orda bulunan, organize olmuş demek isterdim ama organize edilmiş insanlar. Tezgahın arkasına malı pazarlayanlar tarafından konmuş tezgahtarlar. Ve mal o kadar çekici, onu satmak o kadar prim yapıyor ki "biz de tezgahtar olmak istiyoruz" diyen çok. Kim topladı bu adamları? Kim toplantılar düzenleyip örgütledi? Ya da bu toplananlar bu kadar mı kısık bakıyordu etrafında dönenlere. Belki de kör olmuştu gözleri çünkü iyi iş çıkartıyorlardı, müthiş bir tecrübe, harika bir referans olacaktı gelecekte birçok kapıyı açmak için. Önlerine serilecekti şimdi olduğu gibi fırsatlar, doğru olanı, fikirlerini değil prim yapanı yapıyor söylenceleri uyguluyorlardı. Teslim bayrağını çoktan çektiklerinin farkında değildiler. Belki de farkındaydılar ki bu daha acıdır. Gördüklerimiz kanımıza dokunuyor ama biz de kitleye katılıp koca bir alkış tutalım. Ne de olsa mevzu bahis AB ise gerisi teferruattır.

16.05.08 / cuma / 03:44

17 Mayıs 2008 Cumartesi

KRALİYET VE MUHAFAZAKAR DÜŞÜNCE

İngiliz zırhlısı Çırağan' ın önüne demirlediğinde 19' geldi aklıma ister istemez. Yaşadığımız dönem imparatorluğun çöküş dönemiyle özdeşleştirilmekte, Reis-i cumhurumuz yakasına taktığı nişan ile "ingiliz şovalyesi" oldu bile. Bir yandan da ne için kullanıldığını bilmeyen, kariyer kaygısına düşmüş üniversite öğrencileri büyük planların taşeronu olarak kullanılırken tebessüm ediyorlar ellerinde kurabiye tabakları, üzerlerinde takım elbiseleriyle. Gençlik ve spor bayramı olan 19 Mayıs' ta manidar bir şekilde kapalı mekanların tümünde sigara yasağı başlıyor ve nasıl bir çekişkidir ki en çok arzu ettiğim şey en son istediğim zihniyet tarafından yapılıyor. 1908 ve ve sonrası süreçte yaşananlar, devrimler, üniversite-darülfünun kuruluşu... ilk öğrenciler... Bir taraftan toplum tarafından yüklenen kültür, inanç, dogmalar ve diğer taraftan eğitim ve onun verdiği bilimsel düşünce. İç çatışma içinde tükenen ve iki okun çatışığı ve patladığı sahne; gençlik. Dönemin doktorlarından biri "ameliyatlarımda, neşterimle yardığım hiçbir bedenin altında ruha rastlamadım" diyor. Bu çok sert ve silkindiren bir cümle. Öyle ki kendini bilime adamış başka bir doktor ruhun olmadığını kanıtlamak için intihar ediyor ve ölümü sırasında yaşadıklarını bir yandan kağıda yazıyor. Günümüzde eğitimin bilimselliğini yok etmeye çalışan zihniyetin yapmak istediği ise onunla verilen bilgilerin de dogmalardan oluşması, toplumun verdiklerinin paralelinde olması. Böyle olunca çatışma, sorgulama ve ilerleme ortadan kalkacak, "muhafazakar gençlik" ve "muhafazakar gelecek" yaratılmış olacak. Ne mutlu ki hala bunu analiz edebilecek durumda olan ve buna benzer bir yazıyı yazabilecek bir çok genç var. İhtiyacımız ise 19 da ve 68 dekilerin cesareti...

13 Mayıs 2008 Salı

İKTİDAR VE "MEŞRU" SÖMÜRÜ

Kanlı 1 Mayıs görmüş bu topraklar ve kanların aktığı meydan bu seferki 1 Mayıs'ta da bir gövde gösterisine sahne oldu fakat olması gerektiği gibi işçi ve emekçilerin değil iktidarın ve kolluk kuvvetlerinin. Komşu şehirlerden İstanbul'a getirilen takviye kuvvetler sabaha karşı dinledikleri mehter marşlarının aşkıyla vurdular coplarını, sıktılar gazlarını ve tazyikli, boyalı sularını. Plastik mermiler parti binalarının duvarını delerken sendika binalarına gaz bombaları atıldı. Kafi gelmedi ki bir tane de hastanenin acil servisine attılar. Hemşire dövdüler, gazetecinin kolunu kırdılar vura vura hem de kendi gazetesinin binasında. Tüm bunlara rağmen şehrin idari amiri "olumsuz bir gelişme yok" diye demeç vermekten kendini alamadı. Özgürlüğü kadınların üzerini örtmeye, demokrasiyi sandık çoğunluğuna indirgeyen iktidar partisi özelleştirme yoluyla satacak devlet değeri kalmayınca yükü yine halka bindirdi ama burjuvaya değil orta sınıfa. Burjuva kendisi ve tabanının önderleri olmuştu zaten neden kendi bindiği dalı keseydi. Arabası olana sokakta durduğu her saat için vergi koydu, napsın adam arabasını oturma odasına mı alsın? Evi olan yandı, evi iki cepheye bakan iki kez yandı. Vergiler katlandı. Görevi o bölgenin temel ihtiyaçlarını karşılamak olan belediyelere, metro, altyapı vs çalışmaları yapacağı zaman ekstra vergi toplama yetkisi - ki bu durum merkezi otoriteyi zayıflatarak yerel idareleri güçlendirmenin tipik bir örneğidir, dolayısıyla iktidar, küreselleşme yolunda ülkesini eritmeye devam etmektedir- verdi. Ne de olsa devletin tüm ideolojik aygıtları artık iktidar partisinin elindeydi ve elebaşlarını tanımak için eşlerinin başlarına bakmak yeterdi. Şimdi kimse türban siyasal simge değildir diye zırvalamasın ve saysın bakalım eşi türbanlı okul müdürlerinin oranı diğerlerine göre kaçmış? Tüm önemli mevkilerdekilerin de eşleri türbanlı mıymış değil miymiş? Bu olsa olsa büyük bir tesadüf ya da ikinci seçenek olarak büyük bir "oyun"dur. Tüm devlet kadrolarında; aydınlık, cumhuriyetçi, laik ve vatansever insanların tasfiye günüydü artık. Onlardan olanları yerleştirme günüydü ki bu noktada aklıma sayın Kamran İNAN'ın sözleri geliyor. Kendisi Çin gezisi sırasında en çok dikkatini çeken şeyin "devletin hiç bir kademesinde aptal adama rastlamamış olması" olduğunu söylüyor ve bu gözlem aslında planlı yerleştirmeyi ve kadrolaşmayı özetliyor ve en kısa şekilde eleştiriyor. Yeniden şu ekstra vergilere dönecek olursak, uykuda olan halkı bu vergiler de mi uyandırmayacaktı? Hoş 3 torba kömüre muhtaç edip bununla oylarını çaldıkları proleterya nasıl olsa etkilenmeyecekti bu vergilerden. Çünkü onların ne evi vardı ne de arabası. 5 yılda bir aldıkları kömür onları ısıtırken onlar hiç bir zaman farkında olmayacaklardı aslında geleceklerini çalanlara "evet" dediklerinin. Çünkü bu millet "şükretmeyi" biliyordu. Bu iyi bir şey. Kötü olan ise bunu kullananlar ve sömürenler. E zaten iktidar partisi vekilleri de etkilenmezlerdi ki bu vergilerden zira kendilerini haysiyetsiz bir şekilde "gazi" statüsüne sokmuşlardı ve gazi statüsünde olanlar bu vergilerden muaftı. Devletin malı deniz, yemeyen domuz da kar etmezdi artık. Milletin cebindeki üç kuruşa da göz dikmişti ihanet içindekiler. Çünkü artık ne Tüpraş vardı, ne Sümerbank; ne TürkTelekom "Türk"tü, ne de bu ülkeyi felakete sürükleyen işbirlikçi yöneticiler.

13.05.08 / Salı / 14:12

6 Mayıs 2008 Salı

ÖNSÖZ

Okurken bir masalmış gibi gelir tarih ve yaşananlar; fakat akmaktadır zaman ve yazının son noktası konduğu an tarihtir artık bu yazı da. Bir tarih vesikası olarak yazıyorum yaşadıklarımı; hislerimi, nefretlerimi, sevinçlerimi, fikirlerimi, rüyalarımı...

Her ihtimale karşı bir yedeği var bu yazımın. Elektronik ortam, kalem kağıt kadar güvenli değil ne de olsa. Bir karar günü bugün, bir milad. Bir hedefim daha var artık: Yaşamımı somutlaştırmak.

İşte bugün, burada başlıyor hikaye.

5 Mayıs 2008 Pazartesi

Herkes tuttuğu takım kadar düşünse yaşadığı ülkeyi...

Maçın bitiş düdüğüyle galatasaraylı taraftarlar soluğu "taksim" de aldı...

Ne garip bir cümle. Futbolun iktidarı, bayrağını kapıp rahatça çıkılan tepeye, sevince izin veriyor. Ama kaygılarla, korkularla ve tepkilerle eline pankartını alanı durduruyor sermayenin iktidarı. Hele bir de "iman" gücüyle birleşince iktidar, demle çayını izle olanları. Başka şehirlerden getirtilen "coplara" mehter marşını dinletip ver gazı, sal üstüne "allahsız gomünüstlerin". Sal ki sermayenin iktidarı daha da güçlensin. Göbeği büyüsün biraz daha ve gıdısı çıksın. Ne komünistim ne anarşist ama bu memleket insanı komünist de yapar cahil bir polis de.

Ama güzel olan şu. Aynı haber bülteninde "1 mayısta işçilerin çıkmasına izin verilmeyen taksim meydanında galatasaraylı taraftarlar galibiyeti doyasıya kutladı"

Demek ki taraftar olmak lazım bu memlekette. Sadece taraftar. Elinde sadece spor gazetesi olmalı ve sadece futboldan konuşacak kadar entelektüel olmalı ki sadece sen çıkabilmelisin o tepeye.

Televizyon

Disk, Kesk ve Türk-iş gibi üç büyük işçi sendikasının kara bir 1 Mayıs günü olan 2008 de yaşanan olayları protesto etmek adına yaptıkları basın toplantısı canlı yayınla yayınlanırken birden kesildi 10 dakika sonra nedenini bilmeden ve kanal yayın akışına devam etti hava durumuyla. Fakat dolaştığımız zaman kanalları, nerede başbakan varsa yayın akışı onun hutbesinin uzunluğuna bağlı kalmış oluyor, dışişleri imamımız şey pardon bakanımız birleşik arap emirlikleri temsilcisiyle bir basın açıklaması yapıyor onlarca dakikadır. Katar, Dubai, Arap Emirlikleri... Sonra bunu eleştirenleri de "sermaye milliyetçiliği" ile suçlayan başbakan birazcık aklı olanlar karşısında gülünç duruma düşerken avroyla dolarla çalışan ülkemin bu toprağa ait olmayan aydınları ve cahil bırakılmış halkım da yine şakşaklıyor. Yanındayız her zaman recep tayyip erdoğan diyorlar fütursuzca. Binalara tazyikli suyla tıktıkları, hastanede gaz bombasıyla gözlerini yaşarttıkları ve yerde yatarken tekmeledikleri "basit" insanların "ayak takımının" tekmesini yiyecekler... o gün de gelecek. Biraz daha tazyikli su... biraz daha işkence...