19 Aralık 2010 Pazar

Ales nedir?

- Yaş otuza gelse de bitmeyecek "çoktan seçmeli hayat" çilesidir

- Bir saat önceden sınav yerinde olmanızı isteyip kapıyı açmamak ve talep edilen saatte orada sap gibi dikilmek zorunda bırakılanları 20 dakika yağmur altında ıslatmaktır.

- Eskiden hepsinin akıllı, bilgili ve örnek insan sandığınız öğretmenlerin aslında tıpkı her meslekte olduğu gibi çeşit çeşit olduklarını, gerzek eşantiyonlarının ise size düştüğünü görmek, en ufak şeyleri bile bir çocuk beceriksizliğiyle gerçekleştirememelerini izlemektir.

- Su ve şekerleme bizden diyip sınava giren öğrenciye son dakika kazığıyla suyu serbest bırakmak, onu haberdar etmeyip 3 saat boyunca dili damağı kuru şekilde orada tutmaktır.

- Sinirlenen ve su kazığı yüzünden fiziksel açıdan düşen öğrenciyi "ilk 135 dakika dışarı çıkılmaz" yasağı ile orada hapsetmektir.

- Biz yaptık oldu, zihniyetinin... hayatınızın ne kadar kolay harcanabileceğinin, bir memleket manzarasının sürrealist yorumudur.

20 Ağustos 2010 Cuma

17 Ağustos 2010 Salı

Tek

Tek bir şans vardır her şey için; kaçırırsanız geri yürümek, erken inerseniz bavullarınızın ağırlığını siz çekmek zorunda kalırsınız gidene kadar. O yüzden doğru anı yakalamanız gerek. Şans işi de değildir bu üstelik. Ne kadar hazır olduğunuzla ve ne kadar istediğinizle ilgilidir. O anı defalarca hayal etmelisiniz, kafanızda her ihtimali yaşamalı, ona göre hazırlanmalısınız. Şunu da bilin ki gerçek an onların hiçbirinin aynısı olmayacaktır. Bu yüzden sürprizlere de açık olmalı, spontan hareket edebilmelisiniz.


Bunları biliyor olması hiçbir işine yaramamıştı. Baba olma, daha doğrusu aile babası olma şansını bir kez yakalamıştı. O ise nerede olduğunun farkında bile değildi, ineceği yerin kaçmasına göz göre göre izin verdi. Çünkü aile babası olmak istemiyordu. En azından şimdilik. İstadiği zaman ise yanlış bir ailenin doğru babası olmayaa razıydı. Asıl olan ise artık sadece çocuğunun babası olabileceği gerçeğiydi. Tabi ondan da vazgeçmezse günün birinde...

Su

En güneydi hedefim. İki tane en güney vardı. Birisi tehlikeli bölgeydi. Vali, halkı evlerinde kalmaları konusunda uyarıyordu. Kanı okşayan marşlardan bozma kardeşlik türküleri son notasını çalmıştı çoktan. Türkü söylüyormuş gibi yapmaya devam ederek buraya kadar kandırabilirlerdi herkesi ve herkes orayı, yıllar önce çatışmanın fitilinin ateşlendiği şehri en güney sanıyordu coğrafya derslerinin öğrettiği gibi ama öyle değildi. En güney burasıydı. Denizin bittiği yerde başlayan dağların dibindeyim şimdi. Çakıl taşlarının ince kumdan daha sevecen olduğunu burada öğrendim. Yüzebilmeyi de. Suyun içinde tam manasıyla öğreniyorsun özgürlüğün ne demek olduğunu. İçine atlıyorsun. Seni yüceltiyor bir yandan yukarı iterek ve bir yandan da boğmaya çalışıyor içine çekerek akıntılarıyla üstelik sürükleyerek. Çok çabalarsan yoruluyor, boğuluyorsun. Az çabayla da yaşama şansın yok. Kendini yormadan ve suyun huyuna giderek yaşayabiliyorsun ancak özgürlüğünü. Dubalar kurtarıcın sanıyorsun ama sadece mola yerleri onlar. Suyun içi özgürlük; ayakların yere basmadan, akıntıya kapılmadan, yorulmadan yaşayabiliyorsan... özgürsün...

Allah Rahatlık Versin

Özür dileme sakın. Dileyemezsin çünkü. Beceremediğin şeyleri yapmaya çalışıyorsun ve komik oluyorsun. Uyuyorsun şimdi tam karşımda maviliklere uzanmış. Yan yatmışsın sağ tarafın üzerine yüzün bana dönük. Boynunu öne doğru kıvırmışsın ve vücudunun yarısı suyun içinde. Bense sol yanını görüyorum. Tam ortadan, alnından ayakucuna kadar sadece sol yanını. Boynunun önüne bir tekne demirlemiş direği kendinden büyük. Sonra yükseliyorsun göğe doğru göğsün ve omzunun olduğu yerde. Aşağı doğru indikçe inceliyorsun. Muazzam bir kadın figürü ve ince beli ardından kalçasının yarattığı tepe. Bacakları ise yok. İkisi birden suyun içinde. Ya da yok işte. Gelemiyorsun. Uyuyorsun... Uyuyorsun... Uyanmıyorsun...

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Nefes

Etrafındaki bulutları ruzgarımla dagıtamadım. Bir varmıs bir yokmus demeye yetti, tukendi nefesim. Otesini fısıldayamadım...

Kara kaşına kara gözüne boğuldum

Sadece bir sokak lambasıydı sönen. Ama neticede bana farkettirmeye yetti yıldızların ne kadar çok olduğunu. Ve ne kadar tek başıma olduğumu. Ah, yine keyifler yerinde değil mi? Yenilmedin. En azından bu guzel gökyuzu bana kaldı, yengeçlerimle beraber.

Düş Uykusu

Bir ezginin yürüyüşü gibi yeşil adımlı notalarında kayboldum

Islanmak

Kurumak

Ve uzanmak

Tekerrürden ibaret tarih

Ve hergün aslında tekrar eden.

Ama bugün devam eden

Ötekine varan bir şimdiki zamanlar bütünü

Uyuyana kadar devam edecek olan.

Bağlarımın koptuğu bu şehri özledim

Kesin.

Aksi halde bu geliş

Aslında dönüş olmalıydı.

Ve uyumak istediğim yer

Yumuşak bir omuz değil

Uyutmak için yeniden.

Ninnisiz ve masalsız

Bir tek yatak

Yastık

Umutlar

Üzerimde göremediğim yıldızlar.

Bir düş uykusu bu şimdiki zamanı

sona erdiren.

Beni çalıp, senden alıp

ve basmakalıp bir ezgide yürüyen

Bir çift yeşil topuk...

Süzülen bir düş perisi...

Katatonik Paranoik Şizofreni

- Servis kaçta kalkacak?
- 7.45

Yağışlı bir yaz gününün ardından temmuz ayına yakışan bir hava vardı. Kimi tatile kimi memleketine giden insanların doldurduğu otobüs firması ofisindeki bavulları görünce henüz servise alımların başlamadığını düşündüm. Çünkü servis kapıda ve kapıları açıktı buyur edercesine. Sorup cevap alacak yere tahmin yürütüp beklemeyi tercih ettik fakat sormak daha iyi bir tercihti.
- Tabi geçebilirsiniz
Dedi kadın. İnsanlar ne yapıyorsa onu yapmanın yanlış olduğunu gördüm bir kez daha. Bu sefer biraz farklıydı. Eskiden olsa insanlarla beklemeye devam ederdim fakat bu sefer sordum. Belki daha sonra bir adım daha ileri gidip hiç kimseye sormadan servise binerim. Yanlış bir şey yapıyorsam zaten biri engeller. Yaptığım şey doğruysa biri engellese de bir şekilde yaparım

Soruyu soran garip bir tipti. 24-25 yaşlarında, kirli sakallı, uzun boylu ve omuz çantalı. Terörist tarif eder gibi oldu değil mi? Öyleydi zaten. Omuz çantasını bir bebeğe sarılır gibi dikkatlice kucağında tutuyordu. Bakışları ve konuşması kafasının normal olmadığını gösteriyordu. Gereğinden fazla tedirgindi ve yerinde duramıyordu. Spor giyimine rağmen ayağında kunduralar vardı. Yolun karşısındaki bakkala sigara almaya gitti. Çantayı yavaşça bakkalın önündeki duvara yasladığında kanım çekiliyordu. Cebini karıştırırken dönüp bana doğru baktı. Sigarasını aldı ve yine bizim oturduğumuz kaldırıma geçti. Bu sefer çantayı ofisin önüne koydu ve az ilerideki büfeye doğru hareketlenirken cebinden elektronik bir alet çıkardığını gördüm. Çantanın patlama ihtimaline karşı öldürücü tesir alanının dışına çektim yanımdakileri tedirgin etmeden. Büfede oturan orta yaşlı aile babasından istediği çakmakla sigarasını yaktı. Son sigarasıydı; belki de ve bizim de son gördüğümüz sigara yakan adamdı…

…kulaklarım hala duymuyordu. Ve her yer simsiyah. Az önceki bavul yığını şimdi bir alev topuydu. Sigara aldığı bakkalın duvarına yapışmıştım basınçtan. Sırtım çok acıyordu, kafamı çarpmadığıma şükretmeliydim yahut tam 5 saniye önce o çantadan uzaklaştığıma. Etrafa biraz daha dikkatli baktığımda hareket eden siyahlıklar gördüm, parçalara ayrılmış ve yanmış ama hala yaşayan insanlar. Midem bulandı. Belinin üstü simsiyah olmuş bir adamın kırmızı ve yarım bacakları titriyordu. Acısız bir ölümü hak edecek kadar iyi bir insan olamamış mıydı? Yoksa herkes hak ettiği gibi ölür inancı koca bir safsata mıydı? İlk şoku atlatanlar henüz yaşayanların yanına koşmuş ve ne yapacaklarını bilmeden yardım etmeye çalışıyorlardı, şuursuzca. Muhtemelen herkes çığlık çığlığaydı, patlamayan arabaların alarmları inletiyordu ortalığı ve bağırışlar yükseliyordu; hatta belki polis ve ambulans sirenleri çalacaktı birazdan, yahut çalıyordu fakat ben hala duymuyordum, hiçbirini, hiçbir şeyi. Yüzümü duvarına yapıştığım ve herifin de son sigarasını aldığı bakkala çevirdiğimde tüm rafların devrildiğini gördüm. Dükkan sahibi ise ürünlerin altında kalmıştı ve çıkmaya çalışıyordu. Şuurum yerine gelmeye başladığında onu son gördüğüm yeri, sigarasını yaktığı büfeyi seçmeye çalıştım. Seçmeye çalıştım diyorum çünkü patlamanın olduğu bölgedeki binalar yekpare simsiyah olmuştu. En yoğun hasarın olduğu, çantayı koyduğu yere odaklandım ve sağa doğru saymaya başladım…. Ofis… büfe… poliklinik… kebapçı…şarküteri… butik… ve o… binaların sona erdiği nokta ile diğer köşesinde caminin bulunduğu sokağın başından olay yerini izliyordu bir piç kurusunun soğukkanlılığıyla. O da bölgeyi tarıyordu benim gibi ama eserine son bir kez bakan heykeltıraş gibi. Cadde… ters dönmüş servis aracı… oyuncakçı… az önce sigara aldığı bakkal… ve ben… Göz göze gelmiştik. Az önceki gururlu kahraman yerini kediyle karşılaşan fare suratına bırakmıştı. Bu sokakları ondan daha iyi biliyordum. Etrafımda seslenebileceğim bir polis yoktu henüz ki zaten hala duymuyordum da. Kalkıp kovalamaya karar verdim. Silahı varsa beni vurabilirdi yahut en azından bıçağı vardır diye düşündüm ama sonra böylesini yaşamışken bu kadarından korkacak değildim. Onu gören tek tanık bendim ve eğer durup yaşamayı tercih edersem bir gün gelip mutlaka beni susturacaklardı. Bu korkuyla yaşamaktan daha mantıklıydı kalkıp onu kovalamak. Üstelik koşarken bağırabilirdim “bombayı patlatan bu” diye. Donmuştu sanki. Hala aynı noktada aynı şekilde bana bakıyordu veya ben tüm bunları sadece 1 saniye içinde geçirmiştim kafamdan. Ayağa kalkmaya çalışmam ile yüzüstü kapaklanmam bir oldu. Benim bacaklarımın da paramparça olduğunu şimdi fark ediyordum. Siyah demir parçaları saplanmıştı, bomba parça tesirli olmalıydı. Tesir de etmişti. Üstelik sanki servis yahut diğer arabalardan kopan parçalar da saplanmıştı sanki çünkü büyük parçalar da vardı ayağımda. Ayağımdakiler nerden geldi ve nasıl parçalar benim parçalarımın yerini aldı bilmiyorum ama transformers gibiydim. Bu haldeyken bile bu benzetmeyi yapabildiğim için henüz ölmediğime ikna oldum. Görüntüm bir cesetti ama yaşıyordum. Peki ya kulaklarım?

Kapalı alanın yarattığı doğal eko ile etkisini dörde katlayan korna sesiyle kendime geldim. Bacaklarım sağlamdı üstelik kucağımda üst üste konmuş bavullar zarar vermesin diye yanıma aldığım gitarım vardı. Sıkıca tutuyordum onu ve ne siyah parçalar vardı ne de transformersa benziyordum. Otogara gelmiştik fakat içerideki trafik dışarıdakini aratır cinstendi. Katların arasından yukarı çıkmaya çalışan servisin ön koltuğunda oturuyordu yine kucağında tuttuğu gizemli çantasıyla. Detonatör sandığım mp3 çaları kulağında, camdan dışarı bakıyordu kin dolu melankolik bakışlarla. Servisin kapısı açıldı. İlk o indi. Ve gitti…

25 Temmuz 2010 Pazar

Foşet

Sırt çantanla kendi yolunda
Cam kenarı arka koltukta
Yalanları bırak ardında

Bir yalansın benim için
Sorma yeter neden niçin
Gitme derken onun için yar
(Git becer kendini onun için yar)

Geri koş erkeğine
Var olan tüm yüzlerinle
(kısılmış gözlerinle)
Sokul yanına yine
Lanetlerim teninde

Hayal et sokulduğunu
Seni yeniden uçurduğunu
Nefesini soluğunu

Yolculuk nereye?

Gecenin körü. Dönüş yolundayım. 1.30 otobüsü için tüm ışıklarını söndürmüş bir kasaba otogarında 10-15 kişiyle bekliyorum. Sadece otobüs firması ofisleri ve birkaç küçük tavan lambası açık cızırtıyla. Ankara otobüsü gecikti. Burası ise şampiyon kentin bir beldesi. Tavandan yere kadar yeşil beyaz bayraklar asılı. Otogar karanlık. Soda soğuk. Sol tarafımdan beni takip eden küçük kız umutsuz. Bir şeyleri değiştirebilecek kudreti bir kez daha hissediyorum kendimde. Yukarıdayım, çok yukarıda. Ama henüz içinden çıktığım kitleye temas edebilecek uzaklıkta. Tümünü olmasa da önemli bir kısmını etkileyecek, örnek olacak yahut sadece sesimi duyuracak olduğum… onlara… Ankara otobüsü gecikti. Bense neyi beklediğimi bilmiyorum. Ben de mi geç kaldım?

Memleket Hastanesi

Yeni bir yerdeyseniz, üstelik yapacak aktivitelerinize uygun alanı arıyorsanız franchise markalar risk faktörünü en aza indirir. Örneğin bir İspanyol turistin eminönünde dolaşırken karnı acıktığında yapacağı şey –eğer türk mutfağını bilen yahut maceraperest ve yeni tatlar arayan biri değilse- en yakın Mc Donalds’a dalmak olacaktır. Bursa’yı biliyordum, içmek istediğimizde güzel bir mekan için tahmin yürütebilirdim fakat Leman Kültür seçeneği herkes açısından en iyisiydi. Daha ucuza çıkabilirdik ama bize asıl pahalıya patlayan 107 liralık hesap değil gecenin mirası oldu. Şizofrenik karalamalarım da tam bu noktada başladı.
…ikinci patates de gelmişti ikinci biranın yanında. Muhabbete o kadar dalmıştık ki nasıl içtiğimi anlamak için tuvalete kalkmayı beklemem gerekecekti. Ön sıramızda L şeklindeki divana serilmiş genç grup, aralarındaki en güzel kızın doğum gününü kutluyordu. Kız güzel olduğu için mi doğum günü kutlanmaya değer bulunmuştu yoksa doğum günü kutlandığı için o günlük bir güzellik miydi bilemem ama telefonuma gelen mesaj ile 10 dakika önce yaptığım şeyin bir halüsinasyon olmadığını anladım. Tüm gece yanımda olacak titreşimin ilk perdesiydi bu. Patatesler bir saniye içinde buz kesmiş, bardağımda duran bira itici gelmeye başlamıştı. Tiksiniyordum. Gözümden dökülen yaşa ve az önce yaptığıma yardım etmişti çünkü. Efes dost, tuborg şeytandı…
…hiç de hastaneyi andırmıyordu. Kapıdaki kız sanki bir holdingin danışma bankosunda oturur gibiydi içeri girdiğimizde. Ne serum kokusu vardı ne de hasta koşuşturmaları. Saatten değil parasızlıktandı bu durum. Yani orada olmak için kendinizi var ettiğinizi gösterecek kadar dolu olmalıydı cebiniz. Biz neye güvenerek oradaydık peki? Korkum bu yüzdendi ama en yakın müdahale yeri orasıydı. Doktor geldi, kapıyı kapattı. Canımı yakmamaya özen göstererek inceledi. Bu işte bir terslik olmalıydı. Doktorların bu tip kaygıları olmamıştı hiç. Sonra çekip konuştu birkaç cümle. Dışarıya çıktığımda öğrendim ki devlet hastanesinde acil müdahale gerekiyordu, acilen. Çok düşünceli olduğu ve bize tonlarca para ödetmemek için mi gelmişti bu tavsiye yoksa durumun ciddiyeti onu da korkutmuş ve sorumluluk almaya çekinmiş miydi? Karanlık Bursa yollarında yürürken ilk seçeneğin doğru olmasını dilemekten başka yapacak bir şeyim yoktu. Kan basıncım artıyor, bünyedeki promil yokuş çıkan bacaklarımı güçsüzleştiriyordu….
…bir an önce hallolmalıydı her şey. Hem sorunsuz, hem de çabuk. Fark edilmeden. Yüksek nabızda yüksek düşünceler ile yaklaşırken hastaneye artık birilerine haber vermenin vaktinin geldiğini düşündüm ama yanımda hep aynı titreşim vardı zaten. Tüm bunlar olurken parmaklarım da çalışıyordu bir yandan. İçinden çıkılamaz işler iki taneydi ve ben birinin içinden çıkmaya çalışmayı çoktan bırakmıştım. Mesaj geliyordu. Mesaj gidiyordu…
…iletim raporunu sildim ve kafamı kaldırdım. Küçük bir bina üzerinde koca bir levha. Bazen tek bir an için yaşarsınız ya hayatta. Sanki o an gibiydi bu an. Koca bir tabela, üzerinde yazıyor MEMLEKET HASTANESİ diye. Devlet hastanesi beklerken memlekete gelmişiz aslında. Halkı için var olan devlet yerine devletini var etmeye çalışan bir halkın içinde doğmanın verdiği doğuştan direnç kabiliyetimin meyvesi bu tabelayı görmekti. Memleket hastanesi… İçeride cennet mi vardı. Öyle geliyordu. Ait olduğum yeri, tarif eden en güzel kelime “memleket” ve işin garibi de ne biliyor musun? Beş dakika duramam hastanenin içinde ve sevmem onu da. Ama başına memleket gelince hastane bile güzel geldi kendime. Yok muydu içeride kaderine lanet edenler. Mikrobuyla devlet huzuruna çıkmış umutsuz hastalar, sınıf arkadaşları özel muayenehanelerinde iyi kazanırken ideallerinin yahut basiretsizliğinin oraya hapsettiği, iç çelişkileriyle senin beynine müdahale eden doktorlar yok muydu? Yaşamaya çalışırken bir yandan da kayıt yaptırmak zorunda değil miydin sanki orada da? Kimlik numaranı bilmeleri gerekiyordu biraz daha yaşayabilmen için. Ve önce kim olduğunu bilecekler, sonra seni kurtaracaklardı. Sağımdaki kapıda elinde silahlarıyla iki jandarma, öte yandaki müdahale odasının içindeyse telsizleri susmayan 4-5 polis memuru vardı. Paranın hüküm sürdüğü o hastaneye benzemiyordu. Kaos vardı, her gelene sakinleştirici vardı, bürokrasi vardı bacağı kopmuş, kolundan kan damlayan ve çenesi, omzu çıkan insanlara. Ama doktor yoktu. Adı memleket hastanesi olmasa daha erken çıkardım ama kaldım. Biraz daha baktım memleketime. Tarif edemedim ama sonuna kadar hissettim. Tam olarak memleketimdeydim. Çıktım. Bir daha kaldırdım kafamı ve gülümsedim tabelaya…
...dikkat edilmesi gerekenleri de söyleyip az önce onu bulduğumuz odaya geri döndü doktor. Mutluydum çünkü henüz vaktimiz vardı. Nerede olduğumu bilmeyenler için tabi. Yanımdaki titreşim için ise artık vakit çok geçti. Uluydu, yüceydi titreşim. O olmasa da ben bu geceyi atlatırdım ama yanımdaydı. Olmamayı da tercih edebilirdi ve belki de olmamayı tercih etmesi gerekirdi ama oldu. Onun dengesizliklerinden biri miydi yoksa şaşırtıcı bir şekilde sap ile samanı ayırt edebilmiş miydi bilemiyorum ama kendimi bir anda tuvalette buldum. Lavabo dolmuştu ve tıkanmıştı, çeşme ise sonuna kadar açık. Kafam acıyordu. Sanırım musluğa yahut mermerin üzerine düştüğümde çarpmıştım. Üzerim de ıslaktı. Dışarı çıktığımda duvardaki boydan boya karikatürleri gördüm. Bahçeye çıktım ve kalan biramı içtim. Zaman-mekan algım sıfırlanmış gibiydi. Bize katılanlardan birini otobüs durağına bırakmaya giden anarşist ruh geri dönmüş ve o da son birasını içmişti. Kalktık ve hesabı ödemek için kasaya yöneldik. Çıkan hesap şaşırtıcıydı… yüz yedi lira…

…kahvaltı sofrası güzeldi ve hala aynı şehirdeydim. Oysa tam şu an tüm yıkıntıların miras bırakıldığı yere dönmüş olmam gerekiyordu. Dönmeyecektim. 2 gün de olsa başka bir yere savruluyor bedenim. Güneş batıyor şimdi yine, ben çatıların hizasında bir bina terasında, karşımda yine bir deniz, yine bir adaya selam vererek ve yine gururla. Bu sefer de sol tarafımda. Enseme vurmasını engelleyen brandanın ardında, küçük bir nokta görüntüsünde… ardından yemyeşil dağın ardında. Yine gözden kayboldu ve yine gelecek…

Bildiğimiz dünyanın sonu - iyimserlik

Ancak 1848’le arada bir fark daha var şimdi. On dokuzuncu yüzyılda, hatta daha yirmi yıl öncesine kadar dünya sistemi gelecek hakkında muazzam bir iyimserlik dalgası üzerine biniyordu. Herkesin, tarihin ilerlemeden yana olduğundan emin olduğu bir çağda yaşıyorduk. Bu inancın çok önemli bir siyasi sonucu vardı: İnanılmaz bir istikrar unsuruydu. Sabır yaratıyordu, çünkü herkes işlerin bir gün, yakın bir gün, kendisi için değilse bile en azından çocukları için daha iyi gideceğine temin ediyordu. Liberal devleti siyasi bir yapı olarak makul ve kabul edilebilir kılan şey, bu inançtı. Bugün dünya bu inancı kaybetti ve onu kaybedince temel istikrar unsurunu da kaybetmiş oldu.

15 Temmuz 2010 Perşembe

Susmak

Güneş altında söylenmedik söz yokmuş. Bu yüzden geceleri söylüyorum sevdiğimi.. Ne gece ne gündüz yokmuş söylenmemiş söz.. Bende söylenmişleri söylüyorum yeni biçimde.. Hiç bir biçim kalmamış dünyada denenmedik. Bende susuyorum sevgimi saklayıp içimde. Duyuyorsun değilmi suskunluğumu nasıl haykırıyor..Susarak sevgisini ilan eden çok var sevgilim... Ama bir başka seven yok benim sustuğum biçimde.
'Aziz Nesin'

12 Temmuz 2010 Pazartesi

On yıl sonra...


Can sıkıntısının en büyük çoğaltıcısı dört duvardır. Hiç hesapta yokken göze takılan ufacık bir şey sizi hapsediyor aslında çok sevdiğiniz ve yağmurda, çamurda zor günlerde "oh iyi ki buradayım" dediğiniz yere. Sığnak birden hapisane oluveriyor zihninizde. Dışarı atmak istiyorsunuz kendinizi. Peki ya saat gecenin üçü olmuşsa?

Sizinle hemfikir olacak bir dosta ihtiyacınız var. Üstelik o sıkıntı anını beraber yaşamış olmanız gerekiyor yoksa çıktığınızda soluduğunuz havanın anlamı farklı olur ve bu o kadar da tat vermez.

Gece dolmuşun gelmesini beklerken kokoreççiye uğrarsınız. Bol koyar adam elindeki bitsin diye ve tam bu sırada el ele bir kadınla erkek gelir bir şey sorar. Eve gitmeden önce karınları doymalıdır çünkü aç ayı oynamaz. Kız "evde ekmek yok mu" diye sorar ben bir şeyler yaparım evde dercesine fakat adamın evde yapmasını istedikleri belli olduğundan onla vakit kaybetmek istemez ve bir çorbacı aramaya devam ederler.

Bindiğimiz dolmuş taksi gibidir, sadece iki kişi var ve yolda da sadece bizim dolmuş. Geri dönen bile yok neredeyse ve biz oraya doğru gidiyoruz. Şehir uyurken uyanık olmayı hep sevmişimdir de kendimi bir hayalet gibi hissettim şimdi. Sokaklarda özgürce uçan. Seni görmüyorlar ve sen her yere gidebiliyorsun. En güzeli de dört duvalarla sıkışmak yerine gökyüzüne uzanıyor bakışların. Nefesini daha rahat çekiyorsun ve bırakıyorsun. Ama bir sorun var, her yer kapalı, açık olanlar da bekliyor masadaki son kalıntıların kalkmasını; hatta baskı yaratıyorlar üzerlerinde masa ve sandalyeleri gürültülü bir biçimde toplayarak. Sizi kendi mekanına çekmeye çalışan tipler şimdi sizle göz göze gelmemeye çalışıyor ki kapatıp bir an önce gidebilsinler.

Umudu kesip, gecenin karı bir kokoreç bir de sosisli olacakken yanından geçtiğimiz ve orasının da kapatmakta olduğunu düşündüğüm küçük bardaki adam "buyrun" dercesine kafasıyla işaret etti, dostuma seslendim çünkü dalmış gidiyordu; kendi dertlerine mi, bastığı yerin dertlerine mi, başk birinin derdine mi...

İçki,muhabbet,falan filan... Günün ışıdığını farkettiğimde mekanda oturan dörtlü kalkmaya hazırlanıyordu. İki zenci kadın ile iki hollandalı sarışının müthiş enternasyonalitesi bizle ilgilenen kaderi sınırlı garsonun ağzını sulandırmıştı. Güzel bir gecenin sıcak ve haz dolu bir sabahı olacaktı onlar için, garsonun ise bizden rica ettiği sigaradan çektiği hiçbir fırt yarasını kapatamayacaktı. Bu yara onunla ilgili değil, doğduğu yer ile ilgiliydi doğrudan. Sıkıntı varsa düşünce de vardır, düşünce varsa fikir üretenler de çıkar. Neden Alman filozoflar bu kadar etkilidir siyaset biliminde de amerikan çocukları moron, avrupalı çocuklar keyif düşkünü olarak çıkar karşımıza.

Aklıma o geldi birden. Bundan 10 sene önceydi aşağı yukarı. Gözlerinde o ışığı gördüğüm ama küçüklüğümün götürüsüyle elimden kayıp giden "o" ihtimali. Tam o yaşlarımda bir kez, sabah kahvaltısı için gelmiştim onun da içinde bulunduğu arkadaşlarımla taksime. Tabi o zaman saat daha makuldu mekanların açık olması için. Yeni kepenk kaldırıyordu herkes ve biz yirmidört saat açık olan bir yere girmiştik. Şimdi ise her yer kapalı. Restoranların erkenden gelen çalışanları -tabi bu sabah kahvaltısından iyi bir gelir elde etme potansiyeli olan restoranlar- kepengi yarım açmış içeriyi güne hazırlayan temizliği yapıyorlardı. Henüz otobüsler çalışmaya başlamamıştı, nasıl gelmişlerdi ki buraya? Kıt kanaat geçinirken, maaşının yarısını otobüs parası olarak ayırmak zorunda kalırken bir de dolmuşa mı binmek zorundaydılar.

İnsanlara ölmeyecekleri kadar para vermek yeterli değil mi? Gerisi patronların güneyde tatillerini yaparken bir kadeh viskiye verdikleri 700 lira için gerekli. Yahut henüz tanıştıkları ve yatağa atmak için çabaladıkları kadına alacakları pahalı hediyeler için.

Biz köle değiliz ve olmayacağız... Sabah taksimde yürümenin özgürlüğünü yeniden tattıktan sonra hele...

11 Temmuz 2010 Pazar

Meyve Çekirdekleri



Tema Vakfından Duyrulmuştur...

Yeryüzünün aldığı yağmur oranı 10 yıllık aralıklarda artar. Bu sene (2010) dünyanın periyodik olarak en çok yağmur alan yıllarından biri olacak, bu nedenle yediğiniz kayısı, şeftali, kiraz, vişne, karpuz, kavun, erik vb. meyvelerin çekirdeklerini lütfen çöpe atmayın, hele çöp poşetlerine ASLA hapsetmeyin. Mümkünse herhangi bir yerde toprağın 10 cm altına gömün. Üzerine de bir bardak su dökün.

Gömme imkanınız yoksa bi poşette bu çekirdekleri biriktirip yanınıza alın ( yada arabanıza koyun) arsa, tarla, toprak yol kenarı, yamaç gibi toprağı gördüğünüz alanlara bu çekirdeklerinizi savurun, korkmayın bu çevre kirliliği değildir aksine çevre için yeni hayattır. Doğa hemen o yeni çekirdekleri kucaklar ve besler…

Yapacağınız en kötü hareket çekirdekleri poşetlere hapsetmektir ! Bunu yapmayın ve yaptırmayın.

Yapılan çalışmalarda doğaya başıboş atılan yada dikilen bu çekirdeklerin en az yarısının yeşerip ağaç veya bitki olduğu kanıtlanmış.
En büyük israflardan birisi meyve çekirdeklerinin çöpe atılması, ülkemiz adına küçümsenemeyecek büyük bir servet...
Daha yeşil bir ülke için, daha temiz hava için, toprak kaymasını önlemek ve yeni nesillerimize yeşil bir dünya bırakmak için hep birlikte elimizden geldiğince meyve çekirdeği gömelim, savuralım, fırlatalım…

Bu uygulama TEMA tarafından başlatıldı ve bilinçli toplum olarak bizlerin desteklerini bekliyor, Doğaya yardım etmek, gelecekte etrafımızı saracak beton ve gökdelenlerden alamayacağımız oksijeni karşılamak için bile bu çekirdeklerden çıkacak ağaçlara ihtiyacımız olacaktır.

Poşete koymadığınız her çekirdek için şimdiden teşekkürler...

Gün

Gün, bugündür.
Gün budur.
Güvensiz hissetme artık,
Orada olacağım dedim ya.

Seni biz kurtardık,
Hey! Orada mısın hala?

Bak, çuval denizin dibini boyladı.
Ne kadar süreceği umrumda değil
Mutluluk sonsuz değildir biliyorum.
İşte tam da bu yüzden
Mutluysan
Yaparsın
Mutluysan
Yaşarsın
Mutluluk neyse onu çekerim içime.

İki küçük çukur arasındaki ince çizgi mutluluktur
Cicilerinin kapladığı
Kozmetiklerinin örtemediği buğday tarlası.
Ne olur biraz daha kal.

Çünkü elem sonsuz, mutluluk ebedi değildir.

Ve yeniden şarkı söyleyebiliyorum.

Biraz daha kal ki
Beraber söyleyelim.
Bugün
Zamana bırakmadan
Tam bugün.

Yarın da bugün olacak
Haftaya da...
Seninle olan hergün
Bugün olacak
Ne dün ne de yarın
..gün bugündür...

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Veda Selamı

Geri geri çıktım tuzlu suyundan payitaht huzurundan ayrılırcasına, sana saygıda kusur etmek istemem zira. Hele ki tüm kirlilerimi sana emanet bırakmayı hiç istemem. Merak etme, akıntının yönüne doğru bıraktım hepsini ve sana gelmeyecek hiçbiri. Yeniden buraya geldiğimde sadece güzelliklerinle karşıla beni diye. Yaşadığım toprakların en batısından izlemek güneşin batışını en harikasıydı belki de. Yahut bir hafta boyunca kendi kazandıklarımla kendi yaşamımı devam ettirebilmem ve kazandığım insanların da yardımıyla tabi. Özgürlüğün değerini özgür olduğunuzda değil tutsak olmaya ramak kaldığını hissettiğinizde anlarsınız. Tıpkı ölümü reddetmek gibi. Tüm korkusuzlar için bile geçerli bir his vardır; ölmekte olan bir canlının son isteği istisnasız biraz daha yaşayabilmektir. Şuursuzluk halinde yahut öldüğünüzü fark edemeyecek kadar ani gelmediyse ölüm, siz de bunu isteyeceksiniz. Biraz daha yaşamak. Ve şimdi ben de biraz daha yaşamak istiyorum, daha doğrusu istedim tam da biraz önce. Sana veda ederken. Ayağımdan destek almadan, beni arındıran akıntıya bir karşılık vermek için ileriye doğru yüzdüm. Sana doğru. Baktım, aşağısı çok uzaktı. Gelmiştim sınav yerine. Bıraktım kendimi su yüzüne, yuttum. Panik hali her zamanki gibi. Gözlerim de yandı üstelik, ne tarafa doğru yüzmem gerektiğini fark edemedim. İşte tam o an tek şey istedim. Biraz daha yaşamak. 25 dakika sonra ise buradayım, güneş yine en batıdan batmaya hazırlanıyor fakat bu sefer bulutların arkasında. Yeniden yaşama şansı verilmiş gibi hissediyorum ve daha güçlü. Artık suyun üzerinde durabiliyorum. Dibinde de olabilirdim ama buradayım. Güneş yine solumdan vuruyor enseme. Bulutların arkasından bir çıkıyor bir kayboluyor ama ben onsuz da görmeyi öğrendim ve işte tam da bu yüzden batışı beni korkutmuyor. Yüreklendiriyor. Keyif veriyor. Ve güneş battığında, her şey yeniden başlıyor.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

En iyi rom

Dünyanın en iyi 10 markası
1. Rhum JM Rèserve
Speciale (Martinik)
2. Mount Gay Extra Old (Barbados)
3. Havana Club Anejo 15 anos (Küba)
4. Appleton 21 years old (Jamaika)
5. Barbancourt Special
Reserve (Haiti)
6. J. Bally (Martinik) millesime’ler
7. Doorly’s XO (Barbados)
8. El Dorado 15 years old (Guyana)
9. Zacapa Centenario (Guatemala)
10. Clèment (Martinik) millesime’ler


http://www.dogashop.com/shop/categories/ALKOLL%C3%9C-%C4%B0%C3%87ECEKLER/ROMLAR/

http://ickiburada.com/v2/rom-33/havana-club-anejo-reserva-70-cl-854.html

Mojito Nasıl Hazırlanır





Bir Küba içkisi olan Mojito'yu yapmak için gereken malzemeler: Rom, kahverengi şeker, limon suyu, nane yaprağı, yeşil limon ve soda.
Yapılışı: Bir tutam nane yaprağı ve sekiz parçaya ayrılmış yeşil limon kadehin içine atılır. Üzerine dört çay kaşığı kahverengi şeker konur ve tahta bir havan tokmağıyla ezilir. Bardağın tamamına kırılmış buz, üzerine de rom eklenir. Bardak içindeki mojito servise hazır hale gelir.

4 Temmuz 2010 Pazar

Demini az koy

Zehir zıkkım gelen kaçak çayın, dünyanın en güzel keyfini vermesi mümkün müdür size? O bile bir başka burada. Nasıl ki insanların gelceğini, iyiyi ve kötüyü koşullar belirliyorsa tadları da ortamlar belirliyor. Tam da bu nedenle bazen yürümek, bir bmw ile otobanda hız yapmaktan daha keyiflidir. Sizi hasta eden, karnınıza kramplar başınıza ağrılar armağan eden şiddetli rüzgar kimi zaman tüm kara tozları süpürür bedeninizden ve sizi temizler eğer karşısında dik durabilmeyi başarır, o şiddetle yüzünüze vururken siz tebessüm edebilirseniz. Ve o zaman görürsünüz karşınızda yatan güzelliği. Sırtüstü uzanmış, uyuyan bir peri gibi maviliklerin ortasında ve rüzgar dalgalandırmış saçlarını savuruyor önünüzdeki kıyılara. Peki ya canınızı yakan kum taneleri? Onlar sadece bir yanılsama. Gözlerini kısmayı bırakma çünkü ancak böyle yürüyebilirsin kumsala.

En tepeye

The day you take complete responsibility for yourself, the day you stop making any excuses, thats the day you start to the top.-OJ Simpson

2 Temmuz 2010 Cuma

Biraz daha güneye... önce batıya...

Karanlık bir yolun götürdüğü bizleri sol camdan vuran ay ışığı aydınlatıyor. Eskiden seyir halinde bir otobüste film seyretmek yeni ve büyük bir lüks iken şimdi internet adeta bir zaruret. Hem arkada bırakmak hem de kucağında götürmek bu olsa gerek. Gün ağarmadan daha önce hiç olmadığım yerlerde olacağımı bilmek, üstelik yanımda bilmem kaç senedir birçok farklı kimlikle ortaklıklar yaşadığımız dostum varken. Önümüzdeki bir kaç güzel günün şerefine bi çizi yiyorum şimdi muavinin getirdiği su ile birlikte.

1 Temmuz 2010 Perşembe

Unkapanı-Aksaray arası

Güneş sol camdan
Cayır cayır yakıyor ensemi.
Ezan sesine karışan
Agresif kornalar
Ve çöp kamyonunun gürültüsü
Zihinsel kaoslarıma eşlik eden
Bir senfoni adeta.
Metropol güzel de
Çabuk tüketiyor insanı
Ve tükenenler kaçıyor
Ardında bir enkaz bırakarak,
Şuursuzca.

Lazım Vatandaş



Her yerde çıkabilir karşınıza. Mesela benim otobüste çıktı. Şoförün sağ arkasındaki koltuğa oturmuş, burnunu nerdeyse direksiyona sokmuş; hem trafiğin, hem şehrin, hem de toplumun bütün sorunlarını birer cümlede çözüveriyor.

"Aslında buraya küçük otobüs koyacaklar. Nasıl itfaye dar sokaklara girsin diye araçları küçülttüyse belediye de yapsın aynısını" diye bir başladı, valiyi, emniyet müdürünü falan değiştirdi, Aksarayın zaten hiç iş yapmayan boş pavyonlarını kapattı, çarpmak üzere olduğumuz taksici yüzünden de tüm taksiciler hakkındaki fikirlerini paylaştı. Belirtmekte fayda var ki taksinin bir kabahati yoktu, şoför vatandaş ile konuşurken giydiriyordu yandan. Ama olsun, kaza olsa nolur ki, lazım vatandaş bizim otobüsteydi ve ben huzur dolu geçiridiğim yolculuğun ardından tedirgin bir şekilde inip yoluma devam ettim.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Royal Breakfast

Bakkaldan aldığım çay poşetinin üzerinde yazıyordu başlık. Krallara layık bir kahvaltı diye tabir edilebilirdi yapacağım kahvaltı ama aslında böyle imrenmemin nedeni sadece kendi emeğimden çıkacak olmasıydı. Öyleyse krallara layık deyiminden daha fit bir şey bulmak gerekir. Bir önceki akşamı kendimle baş başa geçirip ertesi sabaha uyandığımda planladığımdan daha geç olmuştu saat. Dışarı çıktım ve bir domates bir de soğan aldım. Tek eksik oydu çünkü. Bir önceki geceden kurmuştum planımı. Döndüğümde 5 dakikam vardı. Domatesleri ve soğanları, bir de sucuğumu hazırlayıp ev temizleme işlerini yaptıktan sonra hemen kahvaltıya koyulurum diye düşündüm ama unuttuğum şey beni asıl doyuracak olan “ekmek”ti. Bir önceki akşam yapmayı düşündüğüm menemeni o anda yapmamamın en büyük nedeni de gece 2 de taze ekmek bulamayacak oluşumdu. Ve yine ekmek nedeniyle –belki de aslında kısıtlı olan zaman nedeniyle- menemeni ikinci kez erteliyordum. Alt kata indim ve ev işlerine koyuldum. Aç karnına toz içinde kaldım ev işlerim sırasında ve kafa mualla oldu bir anda. Buna annemin denemek için sıktığı dolap arasından çıkmış 10 yıllık parfüm ve deodorantların kokusu da eklenince gırtlağım kurudu ve iş yapamaz duruma geldim. İş yapamaz duruma geldiğimde aslında çok iş yapmıştım. Eski evin mutfak tezgahı artık kullanılabilir haldeydi. Üstelik işime yarayacak-yaramayacak ayrımı yapıp zerzevatı da tasniflemiştim dolaba ve köşeye. 2 kova da çöp çıkarttığımı görünce “bu sefer de az ama güzel şeyler yaptık” dedim. Bir dahaki sefere su ısıtıcısı getirme teklifime ve piknik tüpüyle işi ilerletmeme sıcak baktı annem. Sanırım ev önce çay ocağına sonra da mutfağa dönüşecek. Onu dükkana uğurlarken ekmeğimi aldım. Çay çekti canım. Hayal ettiğim kahvaltının yanına o yakışırdı. Anneannemin mutfağında var mıydı bilmiyorum ama bakkaldan alayım diye düşündüm. Sallama çayı taneyle satıyorlar mıydı ki? Satıyorlarmış. Belki de hastanenin karşısında olduğu içindir. Her nedense tanesi 20 kuruştan 2 tane aldım ve kahvaltımı hazırlamaya döndüm. Elimdeki poşetlerin üzerinde “royal breakfast” yazıyordu. Hevesim daha bir arttı. Kahvaltım daha da zenginleşmişti. Çünkü “kraliyet” çayı içecektim. Bu bir yanılsama. Basit ve çok içten bir yanılsama. Sadece karnını doyurmak isteyen adamın kraliyet kahvaltısı yanılsaması. Bir domates bir soğan bir yumurta ve biraz sucuktan oluşan menemenin yanına konan çayın kraliyet sofrası hissiyatı vermesi. Mutluluk ise gerçek. Doyabilmenin mutluluğu. Kraliyet sofrasındakilerin asla tadamayacakları bir mutluluk.

2 Nisan 2010 Cuma

19-13

Beklentilerimi karşılayamadığım bir gün yaşadım. Karagümrük ilköğretim okuluna uzatmalarda yenildik. Sanırım fazla hayalci davranıyorum ve yapabileceklerimi gözümde büyütüyorum. Daha basit şeyler üzerinde daha yoğun çalışmalyım. Bu sırada biraz derslere dönsem iyi olacak. Az oluşları gevşetti ve hiç okuma yapmıyorum. Bunun farkına vardığım için spor yönetimi kitabını okumaya başladım ve her iki ders araştırmasında yardımcı olabilecek yerleri işaretleyerek ilerliyorum.

31 Mart 2010 Çarşamba

Teller


İlk göz ağrım bas gitardı. Akustik gitarımla eğitim alırken bile pena kullanmaz ve parmaklarımı bas gitar tekniği ile kullanırdım. İlk grupta da bas gitar çalıyordum fakat vokal gitar filan derken garip heveslerde çırpındım. Çok sonraları "ulan 10 üzerinden 7 ses ile vokal yapacağıma bas gitarist olur ve 10 da 7 sesimi 10 da 10 bi vokalin arkasında kullanırım ve daha kaliteli işlere imza atarım" dedim. İyi de ettim. Hemen bas gitar arayışına girdim ve çok düşeş bi takasla washburn xb100 ümü aldım. Fakat durduğu yerde paslanmış telleri çok retro bi ton veriyordu. Hoşuma gitmedi. Sağlam bir tel aradım ve Fat beams i buldum. Arkadaşlarım "fat beams alışkanlık yaratır, başka bir şey kullanamazsın" derken neyi kastediyorlardı şimdi daha iyi anlıyorum. Var ol fat beams, yaşa marcus miller...

DR Strings - Fat Beams by marcus miller

Gitarı kurcalamayı seviyorum fakat dakikalardır tellerimin modeli gelmedi aklıma. Düşün düşün düşün… neydi hatırlayamadım. Kafamda tonlarca şey ve omzumda onlarca yük varken, hele bir de sinirlenmişsem karşıma çıkan beklenmedik yaşayışlara işte o zaman bu takılan soru bir obsesyona dönüşebiliyor. Bir de bugünlerde sık sık hafızam ve bilincim gidiyor birkaç saniyeliğine. Ne dediğimi, nerede olduğumu ve amaçlarımı unutuveriyorum. Bu iyi bir şey değil. Kendimi yaşlanmış hissetmeme neden oluyor. Belki 2 yıldır ciddi bir tatil yapmayışımın yan etkisi. Yahut 2 yıllık stresin ta kendisi. Bereket 2 günlük bir ada-kartal macerası yaşadık. Bu tip haplar olmasa halim içler acısı. Kendimi düşünmeyeli çok oluyor diye düşünüyorum yalnızlığımı iliklerimde hissettiğim anlarda. Belki de biraz daha kendimi düşünmeliyim diyeceğim ama sadece lafta kalacağını bildiğimden onu bile diyesim yok. Her hayatın bir kapasitesi var ve genelde tek kişinin kaldırabileceği şeylerle ve tek kişiyle dolu oluyor. Ama ya biraz sınırları esnetmek ya da biraz içini boşaltmak lazım. Çok sıkıldım, şiştim ve nefret hissetmeye başladım yönü ve manası belli olmayan. Bu da iyi bir şey değil.

21 Mart 2010 Pazar

Beleştepe

Elimde bir ton yük ile zor binmiştim otobüse ve oturduğum yere mıhlanıp hareketsiz kalmak zorunda olacak şekilde yolculuk ediyordum. Kasımpaşaspor'un "recep tayyip erdoğan" stadına yaklaştığımızda stadın ışıklarının sonuna kadar açık olduğunu görünce beşiktaş ile maçlarının olduğunu ve bu saatlerde de devam etmekte olması gerektiğini hatırladım. İnsanlar stada gitmek yerine yolun tepesinden "yarım saha" maç izliyorlardı. Belki de sadece yoldan geçiyorlardı ve durmuşlardı. İnsanları işlerinden alıkoyan, dikkatlerini çekebileceğiniz tek ve yegane ortak şey belki futbol. Birkaç marjinal arkadaş dışında tüm erkek nüfusun bu spor dalı üzerindeki ortak ilgisnin nedeni herhangi bir entelektüel birikim gerektirmeden ilgi duyulabileceği, izlenebileceği ve yorumlanabilmesi ve bundan dolayı da dünyada en popüler spor olması pek de yanlış bir tarif olmaz. Zira otobüstekiler de birden ayaklandılar ve stadyumu görmeye çalıştılar. Hatta sağ tarafımda oturan 30 lu yaşlardaki 3 arkadaş, "inip izlesek mi ulan acaba" diye sesli düşünmüş fakat uygulamaya geçmek için kararsız kaldıkları anda otobüs çoktan oradan uzaklaşmıştı. Marjinal arkadaşlar "bak işte halimiz bu, kitlelerin afyonu bu oyun" diyerek müthiş bir analiz yapıp kendilerini ve egolarını haklı çıkarmış gibi yapsalar da Sporun sosyo-ekonomik arka planı bir toplumu ve yaşamı anlamada, gelecek için adım atmada faydalı olacaktır. Spor tarihçiliği de işte bu yüzden gelişmeli, sporseverler bu alanın sığ sularında "çimmek" yerine derinlerdeki güzelliklerin içinde "yüzebilmeldir".

9 Mart 2010 Salı

5 gün sonra...

Sırtımda yerçekimine sövecek kadar bir yükle eve dönerken o yükün arasında bir yerlerde iddaa kuponu olduğunu hatırlayıp bir durak önce indim otobüsten. Suratsız dükkan sahibi yine o saçma ruhunun dışavurumu olan bakışlarından biriyle aldı kuponu ve ücretini. Herhangi bir konuşma geçmedi aramızda ki zaten konuşmamak daha hayırlıydı bu zamane aksaray pavyonu çapkını kılıklı adamla. İlk maç 21.30 da başlayacak ve bu seferki büyük ikramiye 5.7 bin lira. Uzak kaldığım odamı ve kendimi toplamak için birkaç saatim var, sonra da maçları takibe otururum. Tabi planlar sadece başlangıçlar içindir. Bugün gelen paralar umarım uğur getirir de 5.7 de onlara eklenir. Ayrıca çok yorgunum şimdi farkettim, odama kavuşmanın büyüsü bitti belki de.

17 Şubat 2010 Çarşamba

17 Şubat

Kayıt olmanın verdiği huzurla geçen bir gün çocukların normalüstü haylazlığı ile strese dönüşse de kazasız bitti. Siyasal islamın yargı üzerindeki savaşının bir cephesini yaşıyoruz. Zamanında kendi hocaefendilerinin cemaati hakkında soruşturma açan başsavcı üzerindeki baskıyı kuran savcıların hepsini hakim ve savcılar yüksek kurulu yetkisiz kıldı. Yani birileri üstün yetkilerini kullanarak birini tutuklattı, tepedeki de onun üstün yetkilerini elinden aldı ve tutuklama "sakatlandı". Hukuksal alanda yaşanan siyasi bir savaş bu. Öte yandan genelkurmay başkanı deniz kuvvetlerini ziyaret edip "şovalye gibi olun" diye onların sırtını sıvazlıyor. Geçen gün cadılığa soyunan başkan, şimdi de şovalye kutsuyordu. TSK'nın liderinin bu şekilde oluşu emrindeki subaylar tarafından bile alay konusu olmakta. Bize bunları yapanları lanetliyorum, sözünden sonra "cadı mısın neyi lanetliyorsun" diye çıkışmıştı bir genç subay sohbet sırasında bana.

Bu arada yargı bağımsızlığı savunucusu da adalet bakanımız oldu ki bu da çok ilginç. Tüm hukukçuların birleştiği temel bir nokta var, "yargı kurumu adalet bakanlığına bağlı olduğu sürece yargı bağımsızlından söz edilemez". Evet aynen böyle, yürütmenin yargının üstünde oluşunun krizi aslında bu. Benim savcıma iş yaptırmazsanız "yargı bağımsızlığı" diye yırtınırım, senin savcın iş yapacağı zaman da hakkında 26 yıl hapis isterim. İş "senin savcın benim savcıma" kadar vardı yani. Tehlike ise şu, yürütme zıvanadan çıkarsa siyasi kriz doğar ve en kötüsü hükümet düşer (tabi mevcut durum için buna kötü demek doğru değildir, kastım olayı anlatabilmek), yasamada sorun çıkarsa seçime gidilir ve yasama organı kendini yeniden oluşturur, fakat yargıda kriz çıkarsa o ülkede adalet yok olur ve adalet yok olduğunda toplumsal kaos ortamı kaçınılmaz olur. DEvletin temel iki görevi olan güvenlik ve adaletten ikinci olanı yer ile yeksan olursa bu birincisini de aynı oranda tetikler. İrtica paranoyasıyla alay eden hükümet ve yandaşları daha derin ve vahim bir paranoyanın "bizi darbeyle yok edecekler" paranoyasının arkasına sığınarak at oynatmaktadır, olmayan darbe koşullarını kendi kendine oluşturmaktadır. Ben darbe istemiyorum sayın siyasal islamcılar ve siyasal islamcıların iktidarından nemalanan sözde aydın kesim!!! Siz de istemekten vazgeçin, darbeyi kışkırtacak ve olmayan şeyi kendiniz yaratıp bütün günahlarınızdan sıyrılacağınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sizin cehenneminiz askeri mahkemeler değil, aç bıraktığınız halkın yumruğu olacak. Sadakanıza kanmayanların !!!

TEKEL İŞÇİSİ YALNIZ DEĞİLDİR

3 Şubat 2010 Çarşamba

Saat Kulesi

Ayağım bir taşa takındı sonra
Yere indirdim kafamı
Gördüm değişen havayı
İnsanı
Sokakları
Yeniden baktığımda
Bambaşkaydı saat kulesi
Zamanı göstermek için vardın
Ama çaldın
Dakikaları
Hatta saniyeleri
Nereye gideceğimi unutturup
Akrebine yelkovanına tutunup
Döndüm durdum
Oysa göremedim
Benden gizlediğin
Gösterdiğin
Geçip giden saatleri.

Dönüş Yolunda

Çocuklar
Doluşmuşlar otobüse
Herkes kendi halinde
Kimi küçük daha
Camın buğusuna
Kalp çiziyor
İçinde arkadaşlarının adıyla
Bazıları dertli
Elinde telefon
Seri mesajlar...
Daha çok erken
Hazırlanmak için savaşa
Bir malkoçoğlu filminde
Babasıyla dövüş tutan
Geleceğin yiğidi çömezler gibi
Elinde kılıçla
Kalemden keskin olan
Her zaman.

-13 Aralık 2009-

Her Söylediğin

Kimse bir tutmasın
Tek başına varolamayanlarla bizi.
Biz kayalarda doğduk
Yosun tutmuş
Üzerine işeyen serserinin bile
Terkettiği.

Hiçbiri
Ama hiçbiri
Öğrenemez ne istediğimizi.
Önce ben olup
Sonra biz olanlardanız
Benliğini bizde bulanlardan değil.
Şarap kokusu kadar içten
Kağıt kadar keskin
O gün var iken,
Her söylediğin!

23 Ocak 2010 Cumartesi

24

Bir hüzün peydah oldu içimde
Beni benden alan
Ve konduğu dalda kalan
Ayakları çakılmış
Tırnaklarından mıhlanmış
Guguk kuşu gibi
Hep aynı türkü
Dillere pelesenk olan
Her seferinde biraz daha nostaljik
Biraz daha yalan

5 ocak 2010