29 Eylül 2008 Pazartesi

Şizofrenik karalamalar...2...

Silahını doldurmadan önce son defa bakman gereken şey çocukluğun. Arkada kalmış, ışıklar söndüğünde daha az tehlikeli bir yer haline gelen "memorial" şeyler. En iyi yaptığını sandığın şeyde aslında diğerlerinin içindeki en kötüsü olduğunu görmek gibidir attığın adımdan şüphe etmek. Hadi yine eğlendirsene beni kendi saçma sapan şeylerinle. Anlamını bilmeden yaşadığın babalığın manasızca yarattığı bir ben, senin hiç tanımadığın, korktuğun ve kabullenemesen de gerçek olan bir ben. Tattığım güzelliklerin nasıl şeyler olduğunu unutturdu streslerim, kırılan oyuncağım ve yanındaki susmak zorundalığım. 2.kurşunu da koyuyorum o zaman çünkü sen de beni susturmaya çalışıyorsun şimdi hanımefendi, benim ona benzediğimden şikayet edip asıl sen ona benziyorsun farkında mısın? Suskunluğumu bu sefer kaldırabileceğini sanmıyorum. Çare olarak da umursamıyorsun şimdi beni. Kendini kandırmaya devam et. Artık sizinle yaşamıyorum. Ve zerre umrumda değilsiniz. Yaptığınız şeyeler size minnettar olmama yetecek kadar değil ve unuttuğunuz bir şey var ki asıl siz bana minnettar olmalısınız. Fakat sakın ama gurur duymaya kalkmayın. Eğer her vakit namaza giden, sakallı hocalara profesörlerden daha fazla önem veren, hayatı akılla değil kalple kavramaya çalışan, asosyal ama "iyi" bir adam olsaydım işte o zaman gurur duymaya hakkınız olurdu. Askere giderken de omuzlara kaldırır "en büyük asker bizim asker" derdiniz gururla. Kına da yakardınız bana. Şimdi ise sakın gelmeyin arkamdan. Eğer nankörlük ettiğimi düşünme gafletine düşüyorsanız kendinizi kandırmaya devam edin. Böylesi sizin için daha iyi olacak. Kurşunlarım da bana kalacak...

28 Eylül 2008 Pazar

İkibindokuz hayali...

Kahvaltı yapmayı reddediyorum. Doyan insan miskinleşir ve üretme istenci yok olur. Zaten yemek yemeyi düşünecek kadar aç değilim. Mübarek kandil simitleri duruyor hem komidinin üstünde, bir de bitmiş meyve suyu bardağı. En şanslısı da sağ köşemde duran "bal". Suyunu temizledim yeni ve yine yemledim. Bayılıyorum suyu kirliyken yüzeye çıkıp daha fazla oksijen almaya çalışmasına ve temiz suya girince hareketlenmesine. Odanızda sizden başka bir canlı olması nasıl bir duygudur bilir misiniz? Hayvan beslediyseniz sanırım aynı duygular. Sorumluluk, onunla konuşup dertleşme vesaire. Peki daha marjinal bir sorum var. Odanızda sizden başka bir beden olması nasıl bir duygu, hem de ölü? Biraz bekleyeyim de kendine gel. Sensiz yaşarım mı sanıyordun? Seni her özlediğimde sana uzanmak iki kelimeyle "seni özledim"... uzanışların en temizi değil miydi? Değil miydi ki cevaplar hep hakaret oldu? Ve şimdi de aynı iki kelime senden hem de -miş li geçmiş zamanda yazılmış. Öldürdüm seni ve yatağımın altına koydum parça parça ettiğim bedenini. Bana hiç bir zaman ait olmayan bedenini... Yatağın üstündeyken, kollarımdayken de bunu hissettim kendimi sana bırakırken de. Ve şimdi üzerine yatıyorum her gece. Kitaplarımı, tüm ıvır zıvırlarımı kaldırdım oradan, temizledim, sana layık bir yer haline getirdim. Her yana saçtım seni... gözlerini en dibe koydum. omuzların ise ellerime en uzak yerde, ayak ucunda yatağımın. Göğsündeki saf sen kokusu ise hiçbir zaman yok edemeyeceğim için yastığımın kenarında. Yağlı saçlarımdan ve boynumdan çıkan ter kokusunun sinmişliğine rağmen ben hala sadece o kokuyu alıyorum. Parça parçasın yatağımın altında. Ve ben her gece senin kokunla uyuyup, "la partida" ile uyanıyorum. Motorsikletim yok ama yürümeyi seviyorum. Tabanvay günlükleri mi demek lazım hepsine yoksa demir ağlarla ilgili bir isim vermek mi gerek? Öyle ya onlara güveneceğim yola çıkarken. Belki de dönüşüm olmayacak. Gittiğimi de bilmeyeceksin zaten. Ben parça parça bedenine son bir kez eğilip bakacağım yatağın altına, elim gözlerine gidecek dipten almak için ama vazgeçeceğim. Yoksa gidemeyeceğim. Ruhunu kendime alırsam kokun konusunda tereddütüm kalacak bir tek. O da mı bedeninin bana ait olmayışının bakiliği gibi kalacak, yoksa geçici mi bu kokun da? İlk trenle gidiyorum...

Tarih: 00.00.09...

Samatya Sahili

peygamber hira'sı
dertlinin samatyası
gemiler sabitlenmiş beklerken
iki adam, elinde birası

uyurken şehir
ve günahken her şey
mübahtır şarabın
sabah yarattığı mide bulantısı

ne gitar teli dayanır
ne de ruhum dertlere
hem gelecek kurgusu
hem yaşananlar tahlili
ille de sen, sadece...
samatya sahili...

26 Eylül 2008 Cuma

Combatante...

Yolculuk psikolojisi nasıl olur da beni farklı bir düşün dünyasının içine çekerken aynı zamanda ineceğim durağı kaçırmadan dış dünya ile bağlantıda kalmamı sağlıyor hayret verici bir durum. Yürürsün yalnız bedeninle yollarda, sırtını dayayacağın kaç kişi vardır bilmeden sıcak hissedersin arkanı sırt çantanın sana olan teması ve vücut ısını muhafazsıyla. Bedendir tek olan ve ıssız caddelerde ürperen ise ruhundur. Zira ruhun zaten yalnızlığa alışıktır ve lakin buna beden yalnızlığı da eklenince o zaman açıklanır bu ürperti. Ne tinerci ne gaspçı korkusudur. İşte bu yüzden güzeldir kalabalık içindeki yalnızlık. Ve şarkı başlar...

Sırt çantalı bir adam, çantasında sadece yağmurluğu, kitabı, çakmağı ve günlüğü ile ilk adımlarını atar sağına bakarken bahçe kapısından çıktığı sırada. Aşılmaz dağları aşmak için dağa tırmanmak şart değildir fakat gideceğin yeri görmek için o dağın tam tepesinde olmalısın, en tepesinde. Ve adam da ordadır. 360 derece her yan apaçıktır artık. Şimdi önemli olan hangi yamaçtan aşağı yuvarlanmayı seçeceğidir. Tek başına bir kumandandır artık. Sıfırbaşı... Ordusu yüreğinde, belki de dağların eteğinde... tek tek... emek ile ve yürekli...

25 Eylül 2008 Perşembe

Benzin...

ANLADIM

---Alıntıdır---

ANLADIM
Bunca zaman bana anlatmaya
çalıştığını,kendimi
bulduğumda anladım.

Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu
varmış,

Kendi yolumu çizdiğimde anladım..

Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat,
okuyarak,dinleyerek değil..

Bildiklerini bana neden
anlatmadığını, anladım..

Yüreğinde aşk olmadan geçen hergün
kayıpmış,

Aşk peşinden neden yalınayak
koştuğunu anladım..

Acı doruğa ulaştığında
gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını
anladım..

Ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla
ağlamaktan daha değerliymiş,

Gözyaşımı kahkaya çevirdiğinde
anladım..

Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir
tek en çok sevdiği acıtabilirmiş,

Çok acıttığında anladım..

Fakat,hakedermiş sevilen onun için dökülen her
damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler
terkettiğinde anladım..

Yalan söylememek değil, gerçeği
gizlememekmiş marifet,

Yüreğini elime koyduğunda anladım..

''Sana ihtiyacım var, gel ! ''
diyebilmekmiş güçlü olmak,

Sana ''git'' dediğimde anladım..

Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum''
diyebilmekmiş sevmek,

Git dediklerinde gittiğimde anladım..
Sana sevgim şımarık bir
çocukmuş,her düştüğünde zırıl
zırıl ağlayan,
Büyüyüp bana sımsıkı
sarıldığında anladım..

Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye
haykırmak istemekmiş pişman olmak,

Gerçekten pişman olduğumda anladım..
Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş,

Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,

Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..

Ölürcesine isteyen,beklemez,sadece umut edermiş
bir gün affedilmeyi,

Beni afetmeni ölürcesine istediğimde
anladım..

Sevgi emekmiş,

Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak
kadar sevmekmiş
Can YÜCEL

24 Eylül 2008 Çarşamba

Sadece 20 dakika...

Yine kapalı tüm kapılar. Garaja giderken beni götürecek o tramvay en uzak meyhaneye gider gibiydi içi boş, kederli, ve yorgun. Önümden akan insanlar birbirlerinden ne kadar farklı olurlarsa olsunlar bütünün bir parçası gibi duruyordu ben öylece durup onlara uzaktan baktığımda. Beklemelerin sabırsızlığı ile "nerde kaldın telefonları" eden tedirgin güzel bayanlar, arkadaşlarını karşılayan marjinal olduklarını sanan ama birbirlerini kopyalayıp duran "hayatı kavramış(!)" genç adamlar, ayak uçları dışarıya doğru açık yürüyen özgüvenim yüksek mesajıyla dolu kısa boylu, kısa saçlı, dar kot pantolonlu ve konversli kızlar, sabaha kadar kimin bedeninde med-cezirlerle ıslanacağını bilmeyen, gecenin bilinmezliği ve karanlığı ile libidolarını arttıran "bir gecelik" insanlar, iş çıkışı resmi sayılacak giyisisiyle yine iş çıkışı buluşacağı samimi bir arkadaşını bekleyen orta yaşlı iş kadını; ve daha niceleri. Akar ve gider İstiklal'den aşağıya. Tramvayın arkasına kaçak binen hiperaktif deli herkesi tedirgin etmişti. Ama ben komik bulmuştum ve sanırım o yüzden sadece benle konuştu ve diğerlerinden sadece para istedi. Bindiğinde "kartı unuttum" dedi ve indi, yolda eğildi ve geri bindi, ohh buldum diye gösterdiği kart bi kebapçının karvizitiydi; ona göreyse oraya giriş çıkış kartı... Çünkü kendi dünyası vardı. Adeta bir tirat izliyordum. Cebine attığında elini mimik ve jestleri beni tamamen bir tiyatronun içinde olduğuma inandırdı. Üç boyutlu, interaktif bir tiyatro. İki milyonu eksikmiş, söylenip duruyordu yine o hiperaktivitesinin verdiği ani el kol hareketlerini yaparak. Turistlerden "mani mani" diye para isterken kafasını çevirdi, tramvaya binen kızın akbil basmasını engelledi, gerek yok yahu lafına kızın neden cevabına ve dolayısıyla sorusuna "ya ordusejbje ygdeb" diye bir şey söyledi ama kimsenin anladığını sanmıyorum. Kız da tedirgin olmuştu. O da sahnedeydi artık ve mavi gözleri o gece hiçbir şeyin olmadığı kadar parlak ve yakındı. Ve en güzel olan her şey gibi gözlerinin büyüsü de kısa sürdü. Bu sırada inen hiperaktif sokak adamının yerine cebinde şampuan şişesi olan -tiner ile dolu olduğu konusunda tüm aşklarım üzerine bahse girerim- bir ergen tiner bağımlısı vardı artık. Yine şu marjinalimsi tipler koşarak yetişti tramvaya. Tinerci kayık bi ağızla "hızlı gidiyor değil mi" diye güldü. İçeri giren mavi gözler yüzünden mi yoksa benim de tedirgin olmamdan mı; yoksa her ikisi suçu birbirine atmaya devam ettiğinden mi bilmem ben de içindeydim tramvayın. İnip tünele geçtiğimde koşarak geldi ve karşıma oturdu. Bu sefer beline sıkıştırdığı pet şişeyi çıkardı, bezindeki tineri tazeleyip keyfine devam etti. O da söyleniyordu "turist dolmuş her yer anua goyuum" diye. Yan tarafta oturan almanca ya da flamenkçe konuşan turistlere takmıştı kafayı. Bunlar hristiyan mı diye sordu bana. O an artık o da tehlikesiz biriydi benim için. Öyledir heralde dedim. Döndü onlara, tekrar bana baktı "gavur" yani dedi. İçinden de mırıldanıodu "pis gavurlar pis gavurlar"... Gavurların sesleri biraz yükselmişti, keyifli bir akşam yaşıolardı kanımca. Bu sese dayanamayan çocuk "eeee susun lan" diye bağırdı, turistler ona baktılar; şaşkınlık, hafif öfke ve bir anlam arayan bakışlarla. Hemen değişti yüzünün ifadesi çocuğun, artık o da inandırmıştı beni bir tiyatroda olduğuma. Algı yeteneği tiner çekmekten alt düzeye inmiş çocuk o halde, dilini hiç bilmediği gavurlara o kadar sempatik bir şekilde kulaklarını tıkayıp sonra da ellerini aşağı doğru "yavaş olun" anlamında indirdi ki, turistler gülüp daha yavaş konuşmaya başladılar. Birileri, dış dostlarını, gavur dostlarını dinleyerek ülkesini yöneten birileri; kendi köylüsünü, çiftçisini mahvedip sonra onlara "yalancı" çık dışarı derken, görmezden gelinen bir "tinerci" ... "gavurları" susturmuştu. Hem de rızalarıyla ve güldürerek. Sanırım bir tinerci kadar olamayacak muhafazakar demokrat kadrolardaki hiçbir bürokrat ya da diplomat. Bana alışmıştı ve sevmişti sanırım ki "sünnet de olmuyolar di mi bunlar" diyip güldü. Bununla da kalmadı "döviim mi bunları" dedi ve kalkıp üstlerine yürüdü, sonra da güldü, pis gavurlar pis gavurlar diye bağırırken ben hızlı adımlarla inmiştim karaköye. Sokak tenha, hava karanlıktı. Tramvaydan çıkan insanların kümelendiği alandan çıkarsam yalnız olacktım ama derdim ondan kurtulmak değildi. Tineri o kadar fazlaydı ki karşısında otururuken ben kafa olmuştum. Acaba ben de susturabilir miydim şimdi gavurları? Beni yöneten ve hepsi birbrininin aynı olan çıkarcı farelere emreden "gavurları"... öyle ya, ya onları susturmalıydım ya da dinleyip uygulayan farelerin kulaklarını kesmeliydim. Bir tinercinin kim bilir neler düşünerek yaptığı şeyler ve söylediği sözler beni nerelere sürüklemişti. O, karaköyün karanlıklarına bense tramvay istasyonuna giderken son kez göz göze geldik. İkimiz de kafa olmuş, ikimiz de bilinmezliğe gider halde...

23 Eylül 2008 Salı

20 Eylül 2008 Cumartesi

Yarın olmaz... hemen... şimdi...

Şeklim uymaz boşluğuna, elim gitmez ve sevmezsem zorlama. Uyandırma. Uyanıksam da uyutma. Kimseye aldırmadan konuşmadan duruyorsam ya da çenemin motorları tam yol ileriyse ve üzer seni söylersem hiç takılma boşu boşuna. Hele ki fikrim uymamışsa yanlışına. Gerçek can sıkar bilirim. Öğretilmiş sözde gerçeklikler ile öğrenilmiş hakikatlerin savaşı ve kavgası. İkinci cephede saflar sık değil ve savaşçılar az. Üstelik mühimmat da "onların savaşına" uygun değil. Hayallerinin serserisiyle yağmurlu bir günde el elesin. Şarkı söyleyerek koşuyorsun. Ama bilmelisin ki yarın senden çok uzaklarda olabilirim. Hem de bir anda. Plansızca. Vedasızca. Sen tahtaya yazmazsın bilirim. Olduğumda varsın, yokluğumda aklında olmak ve aklımı sana yoğunlaştırmadan yine sadece kendim olmak aynı anda. Yok artık sarı çizmeli mehmet ağa mı. Seviyorum isyanlarını. Hepsi küçük kaçamaklar senin için. Beni bile bile hala ufak denemelerin bunlar. Acaba bir köşeden, açık bıraktığım boşluktan çekip çıkartır mısın her şeyi ve sen de sadece kendini koyarsın değil mi. Kadın bencilliği sende de var biliyorum ama en azından sen bulacağın deliğin ne kadar küçük olacağının farkındasın ve inan bana bu çabalara girince aynen o delik kadar küçülüyorsun gözümde. Ne oldu? Yine mi kırıldın? Ne kadar bu pozlara girersen gir vazgeçmeyeceksin. İşte vazgeçemeyeceğim şeylerden kendi bencilliğin uğruna beni vazgeçirmeye zorlamayan ve asla vazgeçmeyen kadınım. Ayna ve tutan aynı anda. Soluğu alan ve veren sırasıyla soğuk bir bozkır gecesinde, tarlada. Umudun sonsuzluğunda, emekle geçen günün ardından içilen su tadında, Hilda...

Günlük...

10 yıl sonraydı. Kim bilir nerede, ne halde, ne ile başbaşaydım. Hangi sıkıntı, hangi cevabı zor soru ya da hangi mutluluktu beni, elimi oraya iten. Yahut hangi tesdüftü karşıma çıkaran eski yazınlarımı. Biraz tozluydu üstü, ezilmişti kapağı. Ve ardından birkaç tanesi daha çıktı ortaya. Rastgele yazmıştım. Farklı farklı defterler, farklı farklı yıllar, günler, anlar... En önemlisi de farklı farklı "ben"ler. Eğer dünkünün aynısıysan dostum, sen sadece bir hiçsin bugün. Kendine, hayatına kattığın sivrisinek ölüsü bile seni sen olmaktan çıkarıp sen yapar. Yarının dünü, bugünün efendisi, dünün gelişmişi.

Rastgele açtığım sayfanın o güne gelmesi de mi tesadüftü. Sonradan anlayacaktım ki hangi sayfayı açarsam açayım "o gün" dü açtığım. İlk kelime, diğer kelimeler, cümleler ve bir iki satırda artık oturduğum yerin, aldığım nefesin farkında değildim. Astral yolculuktaki ruhum satır aralarından geçip tozlanmış "o gün" e gitti. Ne kadar küçük ve safmışım dedim her satırda. Özellikle o ilk zamanlarda yazdıklarımda. Hele bir de yazıp yazıp bıraktığım ve attığım çocukluk günlükleri gelince aklıma daha da çok gülüyorum. Hatırlıyorum. Biyografi okuma merakı sardığı zamanlardı yine bu işe ciddi başladğım dönemler. Klasik anlamda sıkıcı biyografiler değil bahsettiklerim. "O adamların" insan odaklı biyografileri. Odaktaki insan da "onlar". En çok yararlanılan kaynaklarsa kendi yazdıkları şeyler. Yırt at resmini, unut artık ismini dediklerim arkamda kalmış ve onlar arkamda kaldıkça ben hep yol almışım ve bana yol aldırışları için onlara minnettarım. 10 yıl sonra onlara minnettarım. Şimdi? Şimdi kendi sesimi duyuyorum. Hep başlangıçlar silsilesi hayat. Ve bilimadamları tartışmaya başlamış bu günlerde: Ölüm bir an değil, bir süreçtir. Peki insan ne zaman başlar ölmeye?

18 Eylül 2008 Perşembe

Tanıdık isimlerden güldüren lakırdılar -perde2-

  • Cinayetler dışında en düşük suç oranına sahibiz. --- Washington valisi Marion BARRY
  • Hiç unutmaaam... hiç unutmaaam... günlerden ya cumartesi ya pazardı... --- Kenan EVREN
  • Geleneksel olarak Avustralya'nın ithalatının çoğu denizaşırı ülkelerden gelmektedir. --- Keppel ENDERBERY (Avusturalya eski bakanı)
  • Koltuğumda biraz daha oturmak için kimseden istekte bulunmam. Demokrasi için ne gerekirse yaparım. Çağdaş uygarlık yolunda coşmuş bir insanım. Bensiz bir türkiye de pekala yönetilebilir. Bunun aksini düşünemiyorum. Kendim için bir şey istiyorsam namerdim. Tersi olsaydı derdim ki: istiyorum, evet sürem uzatılsın! --- Süleyman DEMİREL
  • Bizim amacımız bu yoksul halkın şikayetlerini dinlemek ve çözmektir. Asla şovenizm duygularını kabartmak davası gütmeyiz. Kardeş kavgasını körüklemek ve bu yolda kadrolaşmayı sağlamaktan kaçınırız. Hedefimiz umut aşılamaktır. Bize faşist diye saldıranların haksızlık ettiğini düşünüyoruz. Onların siyasal hayatı bitecek! --- Devlet BAHÇELİ
  • "B" çok önemli bir harftir. B olmasa Bülent'e "ülent", Bursa'ya "ursa" derdik. --- Mahmut TUNCER
  • Mahsun ya da benim bu dalda ödül almış olmamızın hiçbir önemi yok. Çünkü o benim kasetime çok katkı koydu, ben de onun kasetine çok katkı koydum... --- Yavuz BİNGÖL
  • Türkiye'de erkek ses sanatçısı çok fazla. Zaten erkekler pek showgirllük yapmıyor. --- Ebru YAŞAR
  • Yani ne bileyim, doksan bile değil yüz derece döndün o olaydan sonra... --- Kuşum AYDIN
  • Atatürk "istikbal göklerdedir" derken tanrıyı kastetmiştir. --- Mustafa SANDAL
  • Mehmet Ali hariç bana önüne gelen herkesin "top" demesini istemiyorum. --- Fatih ÜREK
  • Ha uzaydan kumanda, ha uzaktan kumanda. --- Musatafa TOPALOĞLU
  • Artık daha aristokrat, daha burjuva, daha halktan cümleler kuruyorum. --- Gülben ERGEN

16 Eylül 2008 Salı

12 Eylül 2008 Cuma

Tanıdık isimlerden güldüren lakırdılar -perde1-

  • Petrol vardı da biz mi içtik? ---SÜLEYMAN DEMİREL
  • Sevgili Samsunlular! Sizi akdenizin incisi yapacağım. ---TANSU ÇİLLER
  • Siz bunu küçük Turgut'a anlatın! --- C.başkanı Turgut Özal'dan Erdal İnönüye
  • Yalnız Turgut beyin küçüğü yok, herkesin var. --- SHP Milletvekili CÜNEYT CANVER
  • Füzelerle savaş kazanabilirsiniz ama füzelerin üzerine oturamazsınız. --- DENİZ BAYKAL
  • Afrikalı zombiler gibi --- BÜLENT ARINÇ
  • Sekiz yıl Özal'a verdiniz. Onun iki yılını ananıza verin, o zaman Türkiye şahlanır. --- TANSU ÇİLLER
  • Powell'ın ziyareti daha önce yapılsaydı daha iyi olurdu ancak bu ziyaret tam zamanında yapılmıştır. --- ABDULLAH GÜL
  • Allahı size emanet ediyorum. --- TANSU ÇİLLER
  • Kendime ait görüşlerim çok güçlü görüşlerim var ama onları her zaman onaylamıyorum. ---G. BUSH

Kumsal

Biramın soğukluğu gecenin karanlığını delerken yine, yeniden özgür olduğumu hissediyorum. Yapamadığım hamleler, söyleyemediğim sözler çok defa girdi bakışlarıma; fakat hiç pişmanlık duymadan yaptıklarımdan. İnanç, arzu, bilgi ve kabiliyet silahtır. Sadece birleştiğinde çalışabilen bir silah ve tek parçayken manasız olan.

18.08.08

21:57

Gri 08.08

Kork benden
Simsiyah gecemden
Ama kurtarır seni
Hayatın griliği

Siyah derindir
Beyaz hep kir gösterir
Melek olmana gerek yok
Başrol hep senindir

Kurtulmak için yaparken hamlelerimi
İçine çekti beni bataklığın
Ve ne zaman teslim ettiysem kendimi
O zaman bıraktın beni
Son defa vurarak

Siyah yok
Beyaz yok
Her şey gridir
Hayat gridir

Ağustos 08

Beyaz teninde
Siyah kininde
Gri her yerde
Acil müdahale

Kavgam büyüktür
İrade çürüktür
Sessiz atarken adımları
Yol ürkütür

Beni kendime bırakmayın
Sessizce çığlık atmayın
Duyulmaz sesin boşlukta
Ya da dört duvar arasına girdikten sonra

9 Eylül 2008 Salı

Dünya Türk Olsun :)

Bir sabah uyanıyoruz ve bir bakıyoruz ki dünya sular altında kalmış. Su
üstünde kalan tek kara parçası var; o da Türkiye. Koca gezegende 70 milyon
Türk'ten başka kimse kalmamış. İlk tepkiler ne olurdu dersiniz?.. Buyurun
bakalım......:

*Amma balık yeriz artık be!

*'Türk'ün Türk'ten başka dostu yok' derlerdi de inanmazdım.

* Ulan tam da Uluslararası ilişkiler' bölümünü kazanmıştık.

* Şansa bak! Artık ne ihracat kaldı ne de ithalat...

* Nihayet cari açığı, dış açığını filan sıfırladık...

* Ülke olmak için ilk başvuran ilimiz Yalova oldu.

* Tarkan'ın İngilizce albümü raflarda kaldı...

* Bakanlar Kurulu kararı ile sularımız 12 bin mile çıkarıldı...

* Piyasaya sahte dolar ve Euro sürmekten tutuklanan kalpazanlar kendileriyle
dalga geçen polislere saldırdı...

* Ankara'da resmi temaslarda bulunan Fransa Cumhurbaşkanı sarkozii :) ,T.C.vatandaşı olmak için başvurdu. sarkozi'nin Türkiye Birliği'ne
alınması için referandum yapılacak...

* Stratejik açıdan hiçbir önemimiz kalmadı, ama artık ne önemi var.

* Ülkemizde bulunan yabancı turistler 'Ne iş olsa yaparım abi diyip iş
aramaya başladı.

* Apo 'Atın beni denizlere' deyip sürekli ağlıyor komutanım!...

* Heyyooo!... Dünya Coğrafyası'ndan yırttık oğlum,dersler boş geçecek...

* Edirne'den Ardahan'a gidilir mi be.. Dünyanın öteki ucu!!

* Ulan şimdi işin yoksa 4 yılda bir Olimpiyat düzenle.