20 Eylül 2008 Cumartesi

Günlük...

10 yıl sonraydı. Kim bilir nerede, ne halde, ne ile başbaşaydım. Hangi sıkıntı, hangi cevabı zor soru ya da hangi mutluluktu beni, elimi oraya iten. Yahut hangi tesdüftü karşıma çıkaran eski yazınlarımı. Biraz tozluydu üstü, ezilmişti kapağı. Ve ardından birkaç tanesi daha çıktı ortaya. Rastgele yazmıştım. Farklı farklı defterler, farklı farklı yıllar, günler, anlar... En önemlisi de farklı farklı "ben"ler. Eğer dünkünün aynısıysan dostum, sen sadece bir hiçsin bugün. Kendine, hayatına kattığın sivrisinek ölüsü bile seni sen olmaktan çıkarıp sen yapar. Yarının dünü, bugünün efendisi, dünün gelişmişi.

Rastgele açtığım sayfanın o güne gelmesi de mi tesadüftü. Sonradan anlayacaktım ki hangi sayfayı açarsam açayım "o gün" dü açtığım. İlk kelime, diğer kelimeler, cümleler ve bir iki satırda artık oturduğum yerin, aldığım nefesin farkında değildim. Astral yolculuktaki ruhum satır aralarından geçip tozlanmış "o gün" e gitti. Ne kadar küçük ve safmışım dedim her satırda. Özellikle o ilk zamanlarda yazdıklarımda. Hele bir de yazıp yazıp bıraktığım ve attığım çocukluk günlükleri gelince aklıma daha da çok gülüyorum. Hatırlıyorum. Biyografi okuma merakı sardığı zamanlardı yine bu işe ciddi başladğım dönemler. Klasik anlamda sıkıcı biyografiler değil bahsettiklerim. "O adamların" insan odaklı biyografileri. Odaktaki insan da "onlar". En çok yararlanılan kaynaklarsa kendi yazdıkları şeyler. Yırt at resmini, unut artık ismini dediklerim arkamda kalmış ve onlar arkamda kaldıkça ben hep yol almışım ve bana yol aldırışları için onlara minnettarım. 10 yıl sonra onlara minnettarım. Şimdi? Şimdi kendi sesimi duyuyorum. Hep başlangıçlar silsilesi hayat. Ve bilimadamları tartışmaya başlamış bu günlerde: Ölüm bir an değil, bir süreçtir. Peki insan ne zaman başlar ölmeye?

Hiç yorum yok: