24 Eylül 2008 Çarşamba
Sadece 20 dakika...
Yine kapalı tüm kapılar. Garaja giderken beni götürecek o tramvay en uzak meyhaneye gider gibiydi içi boş, kederli, ve yorgun. Önümden akan insanlar birbirlerinden ne kadar farklı olurlarsa olsunlar bütünün bir parçası gibi duruyordu ben öylece durup onlara uzaktan baktığımda. Beklemelerin sabırsızlığı ile "nerde kaldın telefonları" eden tedirgin güzel bayanlar, arkadaşlarını karşılayan marjinal olduklarını sanan ama birbirlerini kopyalayıp duran "hayatı kavramış(!)" genç adamlar, ayak uçları dışarıya doğru açık yürüyen özgüvenim yüksek mesajıyla dolu kısa boylu, kısa saçlı, dar kot pantolonlu ve konversli kızlar, sabaha kadar kimin bedeninde med-cezirlerle ıslanacağını bilmeyen, gecenin bilinmezliği ve karanlığı ile libidolarını arttıran "bir gecelik" insanlar, iş çıkışı resmi sayılacak giyisisiyle yine iş çıkışı buluşacağı samimi bir arkadaşını bekleyen orta yaşlı iş kadını; ve daha niceleri. Akar ve gider İstiklal'den aşağıya. Tramvayın arkasına kaçak binen hiperaktif deli herkesi tedirgin etmişti. Ama ben komik bulmuştum ve sanırım o yüzden sadece benle konuştu ve diğerlerinden sadece para istedi. Bindiğinde "kartı unuttum" dedi ve indi, yolda eğildi ve geri bindi, ohh buldum diye gösterdiği kart bi kebapçının karvizitiydi; ona göreyse oraya giriş çıkış kartı... Çünkü kendi dünyası vardı. Adeta bir tirat izliyordum. Cebine attığında elini mimik ve jestleri beni tamamen bir tiyatronun içinde olduğuma inandırdı. Üç boyutlu, interaktif bir tiyatro. İki milyonu eksikmiş, söylenip duruyordu yine o hiperaktivitesinin verdiği ani el kol hareketlerini yaparak. Turistlerden "mani mani" diye para isterken kafasını çevirdi, tramvaya binen kızın akbil basmasını engelledi, gerek yok yahu lafına kızın neden cevabına ve dolayısıyla sorusuna "ya ordusejbje ygdeb" diye bir şey söyledi ama kimsenin anladığını sanmıyorum. Kız da tedirgin olmuştu. O da sahnedeydi artık ve mavi gözleri o gece hiçbir şeyin olmadığı kadar parlak ve yakındı. Ve en güzel olan her şey gibi gözlerinin büyüsü de kısa sürdü. Bu sırada inen hiperaktif sokak adamının yerine cebinde şampuan şişesi olan -tiner ile dolu olduğu konusunda tüm aşklarım üzerine bahse girerim- bir ergen tiner bağımlısı vardı artık. Yine şu marjinalimsi tipler koşarak yetişti tramvaya. Tinerci kayık bi ağızla "hızlı gidiyor değil mi" diye güldü. İçeri giren mavi gözler yüzünden mi yoksa benim de tedirgin olmamdan mı; yoksa her ikisi suçu birbirine atmaya devam ettiğinden mi bilmem ben de içindeydim tramvayın. İnip tünele geçtiğimde koşarak geldi ve karşıma oturdu. Bu sefer beline sıkıştırdığı pet şişeyi çıkardı, bezindeki tineri tazeleyip keyfine devam etti. O da söyleniyordu "turist dolmuş her yer anua goyuum" diye. Yan tarafta oturan almanca ya da flamenkçe konuşan turistlere takmıştı kafayı. Bunlar hristiyan mı diye sordu bana. O an artık o da tehlikesiz biriydi benim için. Öyledir heralde dedim. Döndü onlara, tekrar bana baktı "gavur" yani dedi. İçinden de mırıldanıodu "pis gavurlar pis gavurlar"... Gavurların sesleri biraz yükselmişti, keyifli bir akşam yaşıolardı kanımca. Bu sese dayanamayan çocuk "eeee susun lan" diye bağırdı, turistler ona baktılar; şaşkınlık, hafif öfke ve bir anlam arayan bakışlarla. Hemen değişti yüzünün ifadesi çocuğun, artık o da inandırmıştı beni bir tiyatroda olduğuma. Algı yeteneği tiner çekmekten alt düzeye inmiş çocuk o halde, dilini hiç bilmediği gavurlara o kadar sempatik bir şekilde kulaklarını tıkayıp sonra da ellerini aşağı doğru "yavaş olun" anlamında indirdi ki, turistler gülüp daha yavaş konuşmaya başladılar. Birileri, dış dostlarını, gavur dostlarını dinleyerek ülkesini yöneten birileri; kendi köylüsünü, çiftçisini mahvedip sonra onlara "yalancı" çık dışarı derken, görmezden gelinen bir "tinerci" ... "gavurları" susturmuştu. Hem de rızalarıyla ve güldürerek. Sanırım bir tinerci kadar olamayacak muhafazakar demokrat kadrolardaki hiçbir bürokrat ya da diplomat. Bana alışmıştı ve sevmişti sanırım ki "sünnet de olmuyolar di mi bunlar" diyip güldü. Bununla da kalmadı "döviim mi bunları" dedi ve kalkıp üstlerine yürüdü, sonra da güldü, pis gavurlar pis gavurlar diye bağırırken ben hızlı adımlarla inmiştim karaköye. Sokak tenha, hava karanlıktı. Tramvaydan çıkan insanların kümelendiği alandan çıkarsam yalnız olacktım ama derdim ondan kurtulmak değildi. Tineri o kadar fazlaydı ki karşısında otururuken ben kafa olmuştum. Acaba ben de susturabilir miydim şimdi gavurları? Beni yöneten ve hepsi birbrininin aynı olan çıkarcı farelere emreden "gavurları"... öyle ya, ya onları susturmalıydım ya da dinleyip uygulayan farelerin kulaklarını kesmeliydim. Bir tinercinin kim bilir neler düşünerek yaptığı şeyler ve söylediği sözler beni nerelere sürüklemişti. O, karaköyün karanlıklarına bense tramvay istasyonuna giderken son kez göz göze geldik. İkimiz de kafa olmuş, ikimiz de bilinmezliğe gider halde...
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder