20 Ağustos 2010 Cuma
17 Ağustos 2010 Salı
Tek
Tek bir şans vardır her şey için; kaçırırsanız geri yürümek, erken inerseniz bavullarınızın ağırlığını siz çekmek zorunda kalırsınız gidene kadar. O yüzden doğru anı yakalamanız gerek. Şans işi de değildir bu üstelik. Ne kadar hazır olduğunuzla ve ne kadar istediğinizle ilgilidir. O anı defalarca hayal etmelisiniz, kafanızda her ihtimali yaşamalı, ona göre hazırlanmalısınız. Şunu da bilin ki gerçek an onların hiçbirinin aynısı olmayacaktır. Bu yüzden sürprizlere de açık olmalı, spontan hareket edebilmelisiniz.
Bunları biliyor olması hiçbir işine yaramamıştı. Baba olma, daha doğrusu aile babası olma şansını bir kez yakalamıştı. O ise nerede olduğunun farkında bile değildi, ineceği yerin kaçmasına göz göre göre izin verdi. Çünkü aile babası olmak istemiyordu. En azından şimdilik. İstadiği zaman ise yanlış bir ailenin doğru babası olmayaa razıydı. Asıl olan ise artık sadece çocuğunun babası olabileceği gerçeğiydi. Tabi ondan da vazgeçmezse günün birinde...
Bunları biliyor olması hiçbir işine yaramamıştı. Baba olma, daha doğrusu aile babası olma şansını bir kez yakalamıştı. O ise nerede olduğunun farkında bile değildi, ineceği yerin kaçmasına göz göre göre izin verdi. Çünkü aile babası olmak istemiyordu. En azından şimdilik. İstadiği zaman ise yanlış bir ailenin doğru babası olmayaa razıydı. Asıl olan ise artık sadece çocuğunun babası olabileceği gerçeğiydi. Tabi ondan da vazgeçmezse günün birinde...
Su
En güneydi hedefim. İki tane en güney vardı. Birisi tehlikeli bölgeydi. Vali, halkı evlerinde kalmaları konusunda uyarıyordu. Kanı okşayan marşlardan bozma kardeşlik türküleri son notasını çalmıştı çoktan. Türkü söylüyormuş gibi yapmaya devam ederek buraya kadar kandırabilirlerdi herkesi ve herkes orayı, yıllar önce çatışmanın fitilinin ateşlendiği şehri en güney sanıyordu coğrafya derslerinin öğrettiği gibi ama öyle değildi. En güney burasıydı. Denizin bittiği yerde başlayan dağların dibindeyim şimdi. Çakıl taşlarının ince kumdan daha sevecen olduğunu burada öğrendim. Yüzebilmeyi de. Suyun içinde tam manasıyla öğreniyorsun özgürlüğün ne demek olduğunu. İçine atlıyorsun. Seni yüceltiyor bir yandan yukarı iterek ve bir yandan da boğmaya çalışıyor içine çekerek akıntılarıyla üstelik sürükleyerek. Çok çabalarsan yoruluyor, boğuluyorsun. Az çabayla da yaşama şansın yok. Kendini yormadan ve suyun huyuna giderek yaşayabiliyorsun ancak özgürlüğünü. Dubalar kurtarıcın sanıyorsun ama sadece mola yerleri onlar. Suyun içi özgürlük; ayakların yere basmadan, akıntıya kapılmadan, yorulmadan yaşayabiliyorsan... özgürsün...
Allah Rahatlık Versin
Özür dileme sakın. Dileyemezsin çünkü. Beceremediğin şeyleri yapmaya çalışıyorsun ve komik oluyorsun. Uyuyorsun şimdi tam karşımda maviliklere uzanmış. Yan yatmışsın sağ tarafın üzerine yüzün bana dönük. Boynunu öne doğru kıvırmışsın ve vücudunun yarısı suyun içinde. Bense sol yanını görüyorum. Tam ortadan, alnından ayakucuna kadar sadece sol yanını. Boynunun önüne bir tekne demirlemiş direği kendinden büyük. Sonra yükseliyorsun göğe doğru göğsün ve omzunun olduğu yerde. Aşağı doğru indikçe inceliyorsun. Muazzam bir kadın figürü ve ince beli ardından kalçasının yarattığı tepe. Bacakları ise yok. İkisi birden suyun içinde. Ya da yok işte. Gelemiyorsun. Uyuyorsun... Uyuyorsun... Uyanmıyorsun...
14 Ağustos 2010 Cumartesi
Nefes
Etrafındaki bulutları ruzgarımla dagıtamadım. Bir varmıs bir yokmus demeye yetti, tukendi nefesim. Otesini fısıldayamadım...
Kara kaşına kara gözüne boğuldum
Sadece bir sokak lambasıydı sönen. Ama neticede bana farkettirmeye yetti yıldızların ne kadar çok olduğunu. Ve ne kadar tek başıma olduğumu. Ah, yine keyifler yerinde değil mi? Yenilmedin. En azından bu guzel gökyuzu bana kaldı, yengeçlerimle beraber.
Düş Uykusu
Bir ezginin yürüyüşü gibi yeşil adımlı notalarında kayboldum
Islanmak
Kurumak
Ve uzanmak
Tekerrürden ibaret tarih
Ve hergün aslında tekrar eden.
Ama bugün devam eden
Ötekine varan bir şimdiki zamanlar bütünü
Uyuyana kadar devam edecek olan.
Bağlarımın koptuğu bu şehri özledim
Kesin.
Aksi halde bu geliş
Aslında dönüş olmalıydı.
Ve uyumak istediğim yer
Yumuşak bir omuz değil
Uyutmak için yeniden.
Ninnisiz ve masalsız
Bir tek yatak
Yastık
Umutlar
Üzerimde göremediğim yıldızlar.
Bir düş uykusu bu şimdiki zamanı
sona erdiren.
Beni çalıp, senden alıp
ve basmakalıp bir ezgide yürüyen
Bir çift yeşil topuk...
Süzülen bir düş perisi...
Islanmak
Kurumak
Ve uzanmak
Tekerrürden ibaret tarih
Ve hergün aslında tekrar eden.
Ama bugün devam eden
Ötekine varan bir şimdiki zamanlar bütünü
Uyuyana kadar devam edecek olan.
Bağlarımın koptuğu bu şehri özledim
Kesin.
Aksi halde bu geliş
Aslında dönüş olmalıydı.
Ve uyumak istediğim yer
Yumuşak bir omuz değil
Uyutmak için yeniden.
Ninnisiz ve masalsız
Bir tek yatak
Yastık
Umutlar
Üzerimde göremediğim yıldızlar.
Bir düş uykusu bu şimdiki zamanı
sona erdiren.
Beni çalıp, senden alıp
ve basmakalıp bir ezgide yürüyen
Bir çift yeşil topuk...
Süzülen bir düş perisi...
Katatonik Paranoik Şizofreni
- Servis kaçta kalkacak?
- 7.45
…
Yağışlı bir yaz gününün ardından temmuz ayına yakışan bir hava vardı. Kimi tatile kimi memleketine giden insanların doldurduğu otobüs firması ofisindeki bavulları görünce henüz servise alımların başlamadığını düşündüm. Çünkü servis kapıda ve kapıları açıktı buyur edercesine. Sorup cevap alacak yere tahmin yürütüp beklemeyi tercih ettik fakat sormak daha iyi bir tercihti.
- Tabi geçebilirsiniz
Dedi kadın. İnsanlar ne yapıyorsa onu yapmanın yanlış olduğunu gördüm bir kez daha. Bu sefer biraz farklıydı. Eskiden olsa insanlarla beklemeye devam ederdim fakat bu sefer sordum. Belki daha sonra bir adım daha ileri gidip hiç kimseye sormadan servise binerim. Yanlış bir şey yapıyorsam zaten biri engeller. Yaptığım şey doğruysa biri engellese de bir şekilde yaparım
…
Soruyu soran garip bir tipti. 24-25 yaşlarında, kirli sakallı, uzun boylu ve omuz çantalı. Terörist tarif eder gibi oldu değil mi? Öyleydi zaten. Omuz çantasını bir bebeğe sarılır gibi dikkatlice kucağında tutuyordu. Bakışları ve konuşması kafasının normal olmadığını gösteriyordu. Gereğinden fazla tedirgindi ve yerinde duramıyordu. Spor giyimine rağmen ayağında kunduralar vardı. Yolun karşısındaki bakkala sigara almaya gitti. Çantayı yavaşça bakkalın önündeki duvara yasladığında kanım çekiliyordu. Cebini karıştırırken dönüp bana doğru baktı. Sigarasını aldı ve yine bizim oturduğumuz kaldırıma geçti. Bu sefer çantayı ofisin önüne koydu ve az ilerideki büfeye doğru hareketlenirken cebinden elektronik bir alet çıkardığını gördüm. Çantanın patlama ihtimaline karşı öldürücü tesir alanının dışına çektim yanımdakileri tedirgin etmeden. Büfede oturan orta yaşlı aile babasından istediği çakmakla sigarasını yaktı. Son sigarasıydı; belki de ve bizim de son gördüğümüz sigara yakan adamdı…
…kulaklarım hala duymuyordu. Ve her yer simsiyah. Az önceki bavul yığını şimdi bir alev topuydu. Sigara aldığı bakkalın duvarına yapışmıştım basınçtan. Sırtım çok acıyordu, kafamı çarpmadığıma şükretmeliydim yahut tam 5 saniye önce o çantadan uzaklaştığıma. Etrafa biraz daha dikkatli baktığımda hareket eden siyahlıklar gördüm, parçalara ayrılmış ve yanmış ama hala yaşayan insanlar. Midem bulandı. Belinin üstü simsiyah olmuş bir adamın kırmızı ve yarım bacakları titriyordu. Acısız bir ölümü hak edecek kadar iyi bir insan olamamış mıydı? Yoksa herkes hak ettiği gibi ölür inancı koca bir safsata mıydı? İlk şoku atlatanlar henüz yaşayanların yanına koşmuş ve ne yapacaklarını bilmeden yardım etmeye çalışıyorlardı, şuursuzca. Muhtemelen herkes çığlık çığlığaydı, patlamayan arabaların alarmları inletiyordu ortalığı ve bağırışlar yükseliyordu; hatta belki polis ve ambulans sirenleri çalacaktı birazdan, yahut çalıyordu fakat ben hala duymuyordum, hiçbirini, hiçbir şeyi. Yüzümü duvarına yapıştığım ve herifin de son sigarasını aldığı bakkala çevirdiğimde tüm rafların devrildiğini gördüm. Dükkan sahibi ise ürünlerin altında kalmıştı ve çıkmaya çalışıyordu. Şuurum yerine gelmeye başladığında onu son gördüğüm yeri, sigarasını yaktığı büfeyi seçmeye çalıştım. Seçmeye çalıştım diyorum çünkü patlamanın olduğu bölgedeki binalar yekpare simsiyah olmuştu. En yoğun hasarın olduğu, çantayı koyduğu yere odaklandım ve sağa doğru saymaya başladım…. Ofis… büfe… poliklinik… kebapçı…şarküteri… butik… ve o… binaların sona erdiği nokta ile diğer köşesinde caminin bulunduğu sokağın başından olay yerini izliyordu bir piç kurusunun soğukkanlılığıyla. O da bölgeyi tarıyordu benim gibi ama eserine son bir kez bakan heykeltıraş gibi. Cadde… ters dönmüş servis aracı… oyuncakçı… az önce sigara aldığı bakkal… ve ben… Göz göze gelmiştik. Az önceki gururlu kahraman yerini kediyle karşılaşan fare suratına bırakmıştı. Bu sokakları ondan daha iyi biliyordum. Etrafımda seslenebileceğim bir polis yoktu henüz ki zaten hala duymuyordum da. Kalkıp kovalamaya karar verdim. Silahı varsa beni vurabilirdi yahut en azından bıçağı vardır diye düşündüm ama sonra böylesini yaşamışken bu kadarından korkacak değildim. Onu gören tek tanık bendim ve eğer durup yaşamayı tercih edersem bir gün gelip mutlaka beni susturacaklardı. Bu korkuyla yaşamaktan daha mantıklıydı kalkıp onu kovalamak. Üstelik koşarken bağırabilirdim “bombayı patlatan bu” diye. Donmuştu sanki. Hala aynı noktada aynı şekilde bana bakıyordu veya ben tüm bunları sadece 1 saniye içinde geçirmiştim kafamdan. Ayağa kalkmaya çalışmam ile yüzüstü kapaklanmam bir oldu. Benim bacaklarımın da paramparça olduğunu şimdi fark ediyordum. Siyah demir parçaları saplanmıştı, bomba parça tesirli olmalıydı. Tesir de etmişti. Üstelik sanki servis yahut diğer arabalardan kopan parçalar da saplanmıştı sanki çünkü büyük parçalar da vardı ayağımda. Ayağımdakiler nerden geldi ve nasıl parçalar benim parçalarımın yerini aldı bilmiyorum ama transformers gibiydim. Bu haldeyken bile bu benzetmeyi yapabildiğim için henüz ölmediğime ikna oldum. Görüntüm bir cesetti ama yaşıyordum. Peki ya kulaklarım?
…
Kapalı alanın yarattığı doğal eko ile etkisini dörde katlayan korna sesiyle kendime geldim. Bacaklarım sağlamdı üstelik kucağımda üst üste konmuş bavullar zarar vermesin diye yanıma aldığım gitarım vardı. Sıkıca tutuyordum onu ve ne siyah parçalar vardı ne de transformersa benziyordum. Otogara gelmiştik fakat içerideki trafik dışarıdakini aratır cinstendi. Katların arasından yukarı çıkmaya çalışan servisin ön koltuğunda oturuyordu yine kucağında tuttuğu gizemli çantasıyla. Detonatör sandığım mp3 çaları kulağında, camdan dışarı bakıyordu kin dolu melankolik bakışlarla. Servisin kapısı açıldı. İlk o indi. Ve gitti…
- 7.45
…
Yağışlı bir yaz gününün ardından temmuz ayına yakışan bir hava vardı. Kimi tatile kimi memleketine giden insanların doldurduğu otobüs firması ofisindeki bavulları görünce henüz servise alımların başlamadığını düşündüm. Çünkü servis kapıda ve kapıları açıktı buyur edercesine. Sorup cevap alacak yere tahmin yürütüp beklemeyi tercih ettik fakat sormak daha iyi bir tercihti.
- Tabi geçebilirsiniz
Dedi kadın. İnsanlar ne yapıyorsa onu yapmanın yanlış olduğunu gördüm bir kez daha. Bu sefer biraz farklıydı. Eskiden olsa insanlarla beklemeye devam ederdim fakat bu sefer sordum. Belki daha sonra bir adım daha ileri gidip hiç kimseye sormadan servise binerim. Yanlış bir şey yapıyorsam zaten biri engeller. Yaptığım şey doğruysa biri engellese de bir şekilde yaparım
…
Soruyu soran garip bir tipti. 24-25 yaşlarında, kirli sakallı, uzun boylu ve omuz çantalı. Terörist tarif eder gibi oldu değil mi? Öyleydi zaten. Omuz çantasını bir bebeğe sarılır gibi dikkatlice kucağında tutuyordu. Bakışları ve konuşması kafasının normal olmadığını gösteriyordu. Gereğinden fazla tedirgindi ve yerinde duramıyordu. Spor giyimine rağmen ayağında kunduralar vardı. Yolun karşısındaki bakkala sigara almaya gitti. Çantayı yavaşça bakkalın önündeki duvara yasladığında kanım çekiliyordu. Cebini karıştırırken dönüp bana doğru baktı. Sigarasını aldı ve yine bizim oturduğumuz kaldırıma geçti. Bu sefer çantayı ofisin önüne koydu ve az ilerideki büfeye doğru hareketlenirken cebinden elektronik bir alet çıkardığını gördüm. Çantanın patlama ihtimaline karşı öldürücü tesir alanının dışına çektim yanımdakileri tedirgin etmeden. Büfede oturan orta yaşlı aile babasından istediği çakmakla sigarasını yaktı. Son sigarasıydı; belki de ve bizim de son gördüğümüz sigara yakan adamdı…
…kulaklarım hala duymuyordu. Ve her yer simsiyah. Az önceki bavul yığını şimdi bir alev topuydu. Sigara aldığı bakkalın duvarına yapışmıştım basınçtan. Sırtım çok acıyordu, kafamı çarpmadığıma şükretmeliydim yahut tam 5 saniye önce o çantadan uzaklaştığıma. Etrafa biraz daha dikkatli baktığımda hareket eden siyahlıklar gördüm, parçalara ayrılmış ve yanmış ama hala yaşayan insanlar. Midem bulandı. Belinin üstü simsiyah olmuş bir adamın kırmızı ve yarım bacakları titriyordu. Acısız bir ölümü hak edecek kadar iyi bir insan olamamış mıydı? Yoksa herkes hak ettiği gibi ölür inancı koca bir safsata mıydı? İlk şoku atlatanlar henüz yaşayanların yanına koşmuş ve ne yapacaklarını bilmeden yardım etmeye çalışıyorlardı, şuursuzca. Muhtemelen herkes çığlık çığlığaydı, patlamayan arabaların alarmları inletiyordu ortalığı ve bağırışlar yükseliyordu; hatta belki polis ve ambulans sirenleri çalacaktı birazdan, yahut çalıyordu fakat ben hala duymuyordum, hiçbirini, hiçbir şeyi. Yüzümü duvarına yapıştığım ve herifin de son sigarasını aldığı bakkala çevirdiğimde tüm rafların devrildiğini gördüm. Dükkan sahibi ise ürünlerin altında kalmıştı ve çıkmaya çalışıyordu. Şuurum yerine gelmeye başladığında onu son gördüğüm yeri, sigarasını yaktığı büfeyi seçmeye çalıştım. Seçmeye çalıştım diyorum çünkü patlamanın olduğu bölgedeki binalar yekpare simsiyah olmuştu. En yoğun hasarın olduğu, çantayı koyduğu yere odaklandım ve sağa doğru saymaya başladım…. Ofis… büfe… poliklinik… kebapçı…şarküteri… butik… ve o… binaların sona erdiği nokta ile diğer köşesinde caminin bulunduğu sokağın başından olay yerini izliyordu bir piç kurusunun soğukkanlılığıyla. O da bölgeyi tarıyordu benim gibi ama eserine son bir kez bakan heykeltıraş gibi. Cadde… ters dönmüş servis aracı… oyuncakçı… az önce sigara aldığı bakkal… ve ben… Göz göze gelmiştik. Az önceki gururlu kahraman yerini kediyle karşılaşan fare suratına bırakmıştı. Bu sokakları ondan daha iyi biliyordum. Etrafımda seslenebileceğim bir polis yoktu henüz ki zaten hala duymuyordum da. Kalkıp kovalamaya karar verdim. Silahı varsa beni vurabilirdi yahut en azından bıçağı vardır diye düşündüm ama sonra böylesini yaşamışken bu kadarından korkacak değildim. Onu gören tek tanık bendim ve eğer durup yaşamayı tercih edersem bir gün gelip mutlaka beni susturacaklardı. Bu korkuyla yaşamaktan daha mantıklıydı kalkıp onu kovalamak. Üstelik koşarken bağırabilirdim “bombayı patlatan bu” diye. Donmuştu sanki. Hala aynı noktada aynı şekilde bana bakıyordu veya ben tüm bunları sadece 1 saniye içinde geçirmiştim kafamdan. Ayağa kalkmaya çalışmam ile yüzüstü kapaklanmam bir oldu. Benim bacaklarımın da paramparça olduğunu şimdi fark ediyordum. Siyah demir parçaları saplanmıştı, bomba parça tesirli olmalıydı. Tesir de etmişti. Üstelik sanki servis yahut diğer arabalardan kopan parçalar da saplanmıştı sanki çünkü büyük parçalar da vardı ayağımda. Ayağımdakiler nerden geldi ve nasıl parçalar benim parçalarımın yerini aldı bilmiyorum ama transformers gibiydim. Bu haldeyken bile bu benzetmeyi yapabildiğim için henüz ölmediğime ikna oldum. Görüntüm bir cesetti ama yaşıyordum. Peki ya kulaklarım?
…
Kapalı alanın yarattığı doğal eko ile etkisini dörde katlayan korna sesiyle kendime geldim. Bacaklarım sağlamdı üstelik kucağımda üst üste konmuş bavullar zarar vermesin diye yanıma aldığım gitarım vardı. Sıkıca tutuyordum onu ve ne siyah parçalar vardı ne de transformersa benziyordum. Otogara gelmiştik fakat içerideki trafik dışarıdakini aratır cinstendi. Katların arasından yukarı çıkmaya çalışan servisin ön koltuğunda oturuyordu yine kucağında tuttuğu gizemli çantasıyla. Detonatör sandığım mp3 çaları kulağında, camdan dışarı bakıyordu kin dolu melankolik bakışlarla. Servisin kapısı açıldı. İlk o indi. Ve gitti…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)