27 Eylül 2009 Pazar

O artık masum bir çocuk değil

Oğlumu kızım olduğunu öğrendiğim gün kaybettim. Bir kopmuş kuyruk, titreyen, korkan ve uçamayan bir "çapkın". Yorgun günün sonunda bitmiş bir hayat. Ve o kuyruğu çeken bir "çocuk". O artık masum değil. Her ne niyetle, her nasılsa, katil olmuş. Ve o kuyruğun lanetiyle yaşasın. Hayat bana öyle işaretler versin ki en azından kim olduğunu bilmeden beni de almasın. Güle güle kızım, yahut oğlum. Acı çeke çeke, kaskatı ölmüş, boynu sağa kitlenik.

4 Eylül 2009 Cuma

m.kemal atatürk-spor üzerine

Sporda muvaffak olabilmek için her türlü yardımdan ziyade, bütün milletçe sporun mahiyetinin ve değerinin anlaşılmış olması gerekmekte, onu kalpte muhabbet ve vatani bir vazife olarak telakki etmek lazımdır.

23 Ağustos 2009 Pazar

Kararlılık mesajı çıktı ya daha ne istiyorsunuz?

>> Kararlılık mesajı çıktı ya daha ne istiyorsunuz?
>
> Eğip bükmeden soralım...
>>
> Son 5-6 yılda...PKK'lı mı tıktık içeri? Subay-astsubay mı?
>>
> Eli silahlı teröristlere habire af çıkarırken;İstiklal Madalyası
> sahibi Jandarma Genel Komutanı'nı hapse atıp, beyin kanaması geçirene
> kadar içerde tutmadık mı?
>
>> PKK'ya yataklık yaptığı için hapiste yatan kadını, çıkarıp, Meclis'e
> sokarken, Cumhurbaşkanı'nın masasına davet ederken; 1'inci Ordu
> Komutanı'nı "terör örgütü kurmak"tan içeri tıkmadık mı?
>
> Şehide "kelle" dediği için tazminat ödemeye mahkûm olan, "Askerlik yan
> gelip yatma yeri değildir canım
> kardeşim" diyen Başbakan'a, "Bravo,
> aynen devam" deyip, yüzde 47 oy vermedik mi?
>>
> PKK, hastalanmaması için serçe parmağının tansiyonu bile ölçülen
> Abdullah Öcalan'ın saçı kesildi diye, kalkışma provası yapıp,
> Diyarbakır'ı yakıp yıktığında, polisin-askerin elini tutup, "Cana
> geleceğine mala gelsin" diyen Diyarbakır Valisi'ne "aferin" deyip,
> Başbakanlık Müsteşarı yapmadık mı?
>>
> Kafamızda Amerikan çuvalıyla gezerken, koordinatör saçmalığı icat
> edip, "Amerika bizi çok seviyor, istihbarat verecek" demedik mi?
>>
> "Amerika istedi diye harekatı kısa kestik, içerde parça bıraktık, o
> kampları tutmamız gerekirdi" dediği için, neredeyse "vatan haini" ilan
> edilen Deniz Baykal, o kamplardan gelen teröristler önceki gün
> Aktütün'ü bastığında haklı çıkmadı mı?
>
> Irak'taki hacivat "Kedi bile vermem" derken; yaralı
> PKK'lıların tedavi
> edildiği Kuzey Irak'taki hastaneyi bile kendi ellerimizle yapmadık mı?
>>
> Vatandaşa zam üstüne zam geçirirken, PKK'yı koynunda besleyen
> Barzani'ye, Talabani'ye yarı fiyatına elektrik vermiyor muyuz?
>>
> İstanbul'da, Ankara'da, İzmir'de kadınları çocukları havaya
> uçurduklarında; besleme medyadaki arkadaşlar (!) utanmadan, "Ne malum
> PKK'nın yaptığı" demedi mi?
>
> Şehit çocukları çıplak ayakla gezerken, tabut başındaki karnı burnunda
> tazeler Allah'ıyla baş başa kalmışken; fitreleri zekatları Mehmetçik
> Vakfı yerine, Almanya'da din-iman hortumcusu olduğu alenen tescillenen
> Deniz Feneri'ne vermiyor muyuz?
>
> Gariban ailelerin çocukları şakır, şakır şehit düşerken,
> subay-astsubay çocukları oradan oraya tayin edilip, lise mezunu olana
> kadar 28 tane şehir değiştiriyor; yaşadıkları travma nedeniyle
> üniversite
> kazanamıyor ve onlara hiçbir ayrıcalık tanınmıyorken;
>
> "Babamın parası var, benim de bokumda boncuk var, onun için
> yurtdışında okuyorum" diyenler askerlikten yırtmıyor mu?
>>
> Bir zamanlar bu memlekette askerlik yapmayana kız bile verilmezken,
>
> "Popomda sivilce çıktı, bak bu da raporu" diyenler, askerlikten sıyırmıyor
> mu?
>
> Genelkurmay, 68 kere basılan 46 şehit verdiğimiz gecekondudan bozma
> dandik karakolu, parasızlık nedeniyle 100 metre ileriye
> taşıyamadığımızı açıklarken; Genelkurmay eski Başkanı'na, korgeneral
> refakatinde askeri uçakla taşıyarak, 1 trilyon liralık zırhlı Audi
> almadık mı?
>
> Neymiş efendim, terör zirvesi toplanmış, kararlılık mesajı çıkmış...
>
> Yerim ben sizin o kararlılık diyen dillerinizi.



Y.Özdil

22 Ağustos 2009 Cumartesi

26-27

Her şey tamam ve sadece birkaç gün kaldı mülakata. Ales ve yabancı dil puanım fena sayılmaz. Bu koşullar ise durumu "mülakat kötü geçmezse bu iş olur" şeklinde yapıyor. Düşündüğümde "ancak muhteşem bi mülakat geçirirsem girebilirim" diyecek bir durumda da olabilirdim diyorum ve motivasyonumu arttırıyorum. Her şey birkaç dakika içinde olacak. Belki de saniyeler içinde vereceğim reaksiyonlar belirleyecek geleceğimi. Rahat olamayacağımı biliyorum ama bu hayatımın ilk gerçek sınavı gibi. Bir hafta sonra bu yazıyı okurken hissedeceğim duyguları merak ediyorum.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Şans Oyunları

İktisadi gelişme dersinde kapitalist ekonomik sistem üzerine tartışırken bir cümle dikkatimden kaçmadı. Bir insan eğer şans oyunları oynamak için bir bilet alıyorsa işte o an sisteme entegre olmuş demektir. İlginç ve bir o kadar da dikkat çekici bir analiz.

Eşitlik ve özgürlük anlayışı bakımından sakat doğan bu sistem bireyler arasındaki ekonomik uçurumun açılmaya mahkum olduğu günahkar yapısını birçok şekilde tolare etmekte: sosyal haklar, sadaka kültürü, şans oyunları, vs. Bu saydıklarımızdan ilki uzun mücadeleler sonunda kazanılmış ve hala kazanılmaya devam eden, yahut eldekilerin de kaybedildiği hareketli bir alandır. Sosyal devlet anlayışı çoğu siyaset bilimciye göre kapitalizmin emniyet sübabı olmuştur. Sosyalist iktisat anlayışını benimsemeden de kapitalizmin içinde insanı düşünen manevralar yapmanın mümkün olduğunu kanıtlaması demek, kapitalistleri kurtarırken komünistleri sinirlendirmesi ve kendine düşman hale getirmesi demektir. Öyle ki bugün komünizm savunucularının neredeyse hepsi kapitalistlerden daha çok sosyal demokratlardan tiksinmektedir. Çünkü komünizme giden "mutlak sömürü" hali tıkanmış, halkın isyanına giden yola bir set çekilmiş, durum; bir çıta aşağıya çekilip sarı alarm seviyesinde tutulmuş, devrimin yolu kesilmiştir. Hal böyleyken iktidarlar da kar maksimizasyonu ile hareket etmeye başlamıştır. Doyan daha da doymuş, aç kalan bir deri bir kemik kalmıştır. Açlığı ile siyasi bilinci doğru orantılı olmayan insan, günlük kaygısı "karnını doyurmak" olunca zaten düşük olan gündem takibi yahut siyaset analizi, parti tercihi gibi şeylerden tamamen uzaklaşmıştır. Bu durumdaki aç insana doldurduğu kesesinden küçücük bir kırıntı atan iktidar ise aç adamın gözünde bir kurtarıcı bir "kral" hatta ve hatta "tanrı" haline gelmiştir. İşte sadaka kültürü ve bu durumun paradoksal olmasının yarattığı çaresizlik durumu, hele ki bu kültürün toplumun tümüne yayılmış olması (üniversite mezunu bir genç için siyasi iktidara yakın yerlerden bulduğu torpil sayesinde verilen küçük bir iş, onun için sadaka sayılır ve o da iktidara karşı minnet duymaya başlar) çaresizliği kat be kat arttırmıştır. Çoğunluğun elinde az aş, azınlığın elinde tüm tencereler varken ikinci bir ilaç da şans oyunları olmuştur. Sistemde altta kalan çoğunluğun içindeki bireyler gerek medya, gerekse sistemin diğer aygıtları tarafından azınlığın yaşadığı lüks hayata özendirilmektedir. Bu umut ve bir gün öyle olabileceği hayali tüm alt sınıfı dolaylı da olsa sisteme entegre eder. Azıcık aşlarından bir kısmıyla "şans oyunu" oynarlar. Ellerinde 10 varsa bunun 1 ini ortaya koyarlar. Şans oyunu havuzunda bu 1 lerin toplamından oluşan 1.000.000.000 vardır ve büyük ödül sadece 1.000.000 olduğu haldeyken bile bunu 1 koyup kazanacak küçük adam için rakam oldukça tatmin edicidir. Hepinizin elinden aldıkları 1 lerden biriktirip 1 kişiye hepsini veriyorlar dersek yalan olur. Çünkü geriye kalan 999.000.000 yine sistemnin kumandanlarına kalır. Rakam biraz abartılı olabilir ama bunu sadece durumu daha çarpıcı hale getirmek adına yaptığımı söylemeye sanırım gerek yoktur.

Şimdi yazımı burda bitirmeliyim, çünkü bahis oynadım ve maçlar başladı. Dün kaçırdığım 300 lirayı bugün telafi edebilirim sanırım.

7 Ağustos 2009 Cuma

Kızılderili Şef'in Bildirgesi

On yıllar önceydi... Özgür topraklara "özgürlük" getirmeye gitmişlerdi yine "yankee"ler. Tıpkı bugün gibi. Tıpkı dün gibi. Ve şöyle dedi o toprakların asıl sahiplerinin büyük şefi onlara:



Washington' daki Beyaz Reis, bize topraklarımızı satın almak istediğini söylüyor. Ama rahat bir yaşam sürmemizi sağlayacak kadarını bize bırakacakmış. Bu ne ince bir davranış, çünkü karşılığında bizim dostluğumuzu pek gereksinmediğini biliyoruz.

Nasıl satın alabilirsiniz ki havayı? Hava değerlidir bizler için; soluğunu, beslediği yaşamın üzerinden geçirir. Büyükbabama ilk soluğunu veren rüzgar, onun son iniltisini de karşıladı. Ve rüzgar yaşamı solur çocuklarımıza. Ay birkaç kez daha dönsün, birkaç kış daha geçsin. Belki sonrasında kardeş dahi olabiliriz. Bu toprağın her parçası halkımın gözünde kutsal. Her bir yamaç, her bir vadi, her bir ova ve koru, artık çok gerilerde kalmış günlerden birinde mutlu ya da acı bir olayla kutsanmıştır.

Yalnızlığa adanmış bir yer yoktur yeryüzünde. Geceleyin, köylerinizin ve kentlerinizin sokaklarında el ayak çekildiğinde, onlar bir zamanlar üzerinde gezinen ve bu güzel ülkeyi hala seven ev sahipleriyle dolup taşacak. Beyaz Adam hiç yalnız kalmayacak. Adil olsun ve halkıma iyi davransın, çünkü ölüler güçsüz değildir.

Ölü mü dedim? Ölüm yoktur ki. Yalnızca dünya değiştirir insan...

Haber alma özgürlüğü ve Yiğit Bulut yoğunlığu


Gündemi takip etmek kişinin hür iradesine kalmışsa da bu bir alışkanlık. Tabi ki alışkanlıkları belirleyen şeyler ise yaşam koşulları. Toplumun çok büyük bir kesimi her gün ortalama 10 saat tv seyredilen evlerde yaşasa da kamuoyu oluşturma konusunda pasif durumdalar. Herhangi bir konu hakkında halkın desteğini alma olgusu medyanın popülarite kavramını devreye sokmasıyla gerçekleşebiliyor. Ve bu yüzden dışişleri müsteşarı bir haber programında açıklama yaparken "biz ülkeyi bank asya liginden, süper lige" çıkardık diye bir benzetme yapma gereksinimi duyuyor. İktidardaki zihniyetin temel eğilimi zaten bu şekilde yarı-argo jargon ile "halkın seviyesindeyiz" izlenimi yaratma üzerine. Eleştirilip alaya alınsa bile milyonlar tarafından izlenen "ad-hoc" eğlence programlarından sıyrılanlar kendilerini Ntv, HaberTürk, 24 gibi kanallara atıyorlar ve bu seçim de başta bahsettiğim yaşam koşulları ve kişisel tercihlerden kaynaklanıyor. Söz buraya gelmişken 2 gündür HaberTürk kanalındaki Yiğit Bulut hegamonyasını çözemediğimi paylaşmak istiyorum. Bir dönem ne zaman show tv yi açsak Kemal Sunal filmi görürdük. Tıpkı o duygu gibi oluyor. Dün yayına sabah 10 da başlayıp ekrandan akşam 7 de ayrıldı sayın Bulut. Keyifle izledim. Hem haberlerini hem de olayları okuma şeklini. Fakat ilginç bir durum değil mi? Hani top benim diyen çocuklar gibi geldi bana. Haberi de kendisi sunuyor, bağlantıları yapıyor. Tam bir beyin. Egolarının tavan yaptığı bir durumda görüyorum. Ve işin güzel yanı da şu. Yiğit Bulut'un bu hegamonyası ve egosu hiçbir egonun ve hegamonyanın olmadığı kadar halk için daha doğrusu halk için düşünen yetişmiş beyinler için. Teşekkürler Bulut. Her gün seni görmek dileği ile. Kah Ankara'ya canlı bağlantı yaparken, kah evrim teorisinin tartışıldığı oturumu adil bir şekilde yönetirken.

28 Temmuz 2009 Salı

Rapor

Hava şimdi aydınlanıyor. Gündemin en önemli konusu hakim ve savcı atamaları. Sorun siyasallaşma. Yani güçler ayrılığı ilkesinin güçler birliği ilkesine dönüşüp meclis diktasının ilanı. Ergenekon savcıları değişmedi. Süreç devam ediyor. Bu sırada başta benzin olmak üzere bir çok zam var. %12 nin işten çıkarılmasına rağmen ekonomik kriz karşısında umutluymuşuz bir rapora göre. Bu durum hep daha kötüye gidişe alışkın genlere sahip bir toplum olmaktan kaynaklanıyor ve uyuşturucular yeterince etkili olduğundan hükümet mevcudiyetini koruyor. Muhalif kamuoyu oluşturma konusunda sıkıntı var. Her şey istedikleri gibi ilerliyor.

Kendine verilen söz

2 gün boyunca evin -kendi odamın- tadilat işleriyle uğraştım ve şimdi yeni boyalı, yeni döşeli odamda boya kokusuyla ve yorgunluğumla çıkıp duş almaya üşenmekteyim. Güneşin doğuşu yaklaştığından gökyüzü hafiften aydınlık olmalıydı ama her yer hala zifiri karanlık. Duştan sonra bir kahve ile burada olacağım. Söz vermeli miyim?

26 Temmuz 2009 Pazar

h.k.

bazen;yolculuk gidilen yerden daha güzel ve caziptir...

19 Temmuz 2009 Pazar

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Muhteşem ikili

Yeni Radyo televizyon üst kurul başkanının yazıları yer alıyor bir haber sitesinde. Diyor ki kendisi "laiklik türkiyede dinin tasfiye aracı olarak kullanılmıştır". Gayet normal değil mi? Bu yapılanmada koltuk sahibi olmak için kılıcını en fazla bilemek, karşı-devrime en fazla hizmet kapasitesini gösterebilmek gerekiyor. Hayırlı olsun kendisine yeni pozisyonu. O değil de bir de apo dan çok apocular yeniden konuşuyor şimdi. Banu Avar'ın belgeselini izliyorum. Öcalan diyor ki mahkemesinde savunma yaparken "kullanıldım, şeyh saitin devamıyım". Şimdi ise avukatlarıyla birlikte "eylem planı yol haritası hazırlıyor". Hani şu "irticayla mücadele eylem planı" denen meret gibi. Biri yüzünden insanlar, asker-sivil ayrımı olmadan, yasalar da buna uydurularak mahkum ediliyor. Bir tarafta mahkumlar bu planları hazırlıyor. Hürriyet gazetesi başsatılmışı Ertuğrul Özkök diyor ki: türkiye hiçbir zaman öcalana yaklaşmaya çalışmadı, hep onu bebek katili olarak nitelendirdik, bu yanlıştır. Ve üstüne de öcalana sesleniyor falan. Çatışma bize kayıp getirdi diyor ve diyalog kuruyor. Yani aslında yol haritasına uygun davranıyor. Önce silahlı mücadele, şimdi de siyasi mücadele. Zaten leyla zana'lar, ahmet türk'ler ab parlementosunda krallar gibi ağırlanıyor, önlerine mikrofon konuyor. Bizim imam-bakanlarsa ellerinde dosyalarla el pençe divan duruyorlar ab kapılarında. Bir adım geriye çekilen insanın çok rahat görebileceği şeyler bunlar. Şimdi adımları biraz daha geriye atma zamanı. Daha fazlasını görebilmek için.

Boykot

Öss sonrası hiçlik gibi bu yaşanan. Bir çok boş zaman hayali şimdi gerçek fakat yapılacaklar listesi fosmuş. Bir yerden başlasak mı? Oysa dağlarda olmak vardı onun yaptığı gibi. Fakat ben iki kelimelik eksik yüzünden yeniden gazete ilanı vermek zorundayım okuldan mezun olmak için. Çıkmak girmekten daha zormuş. Olayı trajikomik yapan şey ise çıkmak için bu kadar uğraşıp 1 ay sonra bilmemkaç katı ter döküp yeniden, 2 sene daha beni alın buraya diyecek olmam. Onun karşısına çıkanlar ona sundukları şeyin farkındalar mıydı? Benim neler yapabileceğimin farkında olmadıkları gibi onun da farkında değillerdi. Şimdi tüm dünya onun farkında. Ve bir türkü tutturmuş sistemin danışıklı dövüşçüleri "kendinize bir role-model bulun, onun gibi olmaya çalışın". Peki ya biri çıkar da "ben gelecek nesile bu nesilden çıkmış bir role-model bırakmak istiyorum" derse ve o model hiç de sizin istediğiniz adam değilse? Haydi bakalım. Karşıma çıkacağınız günü iple çekiyorum. Ben buradayım. Ya siz?

24 Haziran 2009 Çarşamba

LYA

...insanoğlunun ölüme ve öldürmeye olan eğilimi yaşamın sırrını bulmasının tek engeli. siz, kendi kendini yok eden tek ırksınız...

Alabileceğiniz sadece bu kadarı

Sinekler ışığın etrafında
Tüm canlılığıyla
Eskiden huzur veren sokak lambasında
Uçuşmakta

Kendimi kaybettim bir anda
Bunun için hürüm hala
Hürriyet aşkıyla kan verenler
Şimdiki hürriyeti görseler
Acaba ne düşünürdü
Ve sinekler
Dökünlen kanları emmek için mi
Bu kadar heves yüzünden mi canlılar
Hareketliler
Kıpır kıpırlar
Yoksa o kanları emip
Enerjiyle doldukları için mi

Bir şeyin en güçlü olduğu an
Yok olmadan önceki anıdır
Şimdiyse buralarda
Her yerde
Demokrasi türküsü söyleniyor
Leş ağızlarda
Kan kokan
Üç kağıtçı
İhanetle fırçalanmış
Kin kokulu ağızlarda...

19 Haziran 2009 Cuma

Senden Vazgeçemem

Et ve hamur üzerine kurulu bir mutfağımız olduğunu biliyorum fakat şu "patates soğan" da olmasa halimiz harapmış vesselam. Nedir bu her bakkalın önündeki patates soğan olmazsa olmazlığı diye düşündüğümde cevap benim için çok aydınlatıcı oldu.

Hep fakiriz, hatta hep fakirleşiyoruz. Kendi kendimizi tüketerek yapıyoruz üstelik bunu. Krizler yaratıyoruz gelir dağılımdaki eşitsizlik sisteminde ve bu krizlerden yine eşitsizliği yaratanlar karlı çıkıyor. Krizin faturasını patronlar ödesin diyor bir siyasal grup haklı olarak fakat onlar da bir grubun etnik milliytçiliğinin yarattığı silahlı ve fiziksel mücadele gücünü kullanıp, neo-faşistler olmaktan öteye gidemiyorlar "kahrolsun faşizim" diye haykırsalar da. Etnik kökeni ne olursa olsun gelelim biz şu patates soğan meselesine. Bakın şimdi. Ben fakirim. Kiramı denkleştirmişim, faturalar ise allaha emanet bir şekilde birikmekte ve karnım aç. Tüpümün son gazları kalmış içinde ve bir sahan var üzerinde. Yumurta mı kırsam? Hayır yahu, bıktım yumurtaya ekmek banmaktan. Hem yumurta yiyemiyorum ben. E ne yapacağuk peki? Gideyim bakkala da şöyle ucuzundan bişeyler bakayım. Konserve barbunya pilaki durmakta üst rafta, fiyatına bakıyorum 2.90. İhtimaller sepetine ekliyorum hemen. Biraz peynir, salatalık, falan mı alsam diyorum ekmeğin arasına koysam. Nerden baksan bi 4-5 lira harcamak gerekiyor. Hem kahvaltı niyetine olsa tamam da akşam öğünü bu. "yemek" yapmak lazım. Ve işte kurtarıcılarım orada "patates kilo 59 kuruş". Sevinç çığlıkları atıyorum içimden. Doğrarım patatesleri, bi tane soğan alsam yanına, salça kalmıştı kavanozun dibinde de. Ohhh miss. Tamam işte budur. İşte bu yüzden var dedim patates soğan ikilisi her yerde. Her yemeğin içinde muhakkak olan ve başka hiç bir şey olmasa da sadece ikisi birleşip yemek olan ender ikililerden patates-soğan. İşte o yüzden kamyon kasalarında başka herhangi ikili değil onlar satılıyor. Şimdi nefesini topla çocuğunun "eğitime katkı payı" nı vermek için nefes tüketen seyyar amca...

"Patates soğaaannnnnnnnnnn...!!!"

18 Haziran 2009 Perşembe

KORSAN ÜTOPYALARI

Bir kalaşnikof ve bir şarjör mermi… Bu topraklarda otoritenin minimal ihtiyacı olan şey budur. Namlunun ucunda yönetilen, daha doğrusu yönetimin yok olduğu yerde namlunun ucundaki bir halk. Devletin çöktüğü topraklar neo-liberal çağın korsanları tarafından yönetilirken çok çetrefilli tartışmalar da beraberinde başladı. Devletin uluslar arası ilişkilerdeki tek aktör olduğu aydınlanma döneminden bu yana çok yol katedilmiş olmalı ki, korsanlar çağında bir silah şirketi bile bu arenanın aktörü olmuş ve sattığı tek bir tüfek bile oradaki ve ordan dünyaya yayılan eylemleri yönlendiriyor.

Ad-hoc diplomatların, kibirli imparatorların isteklerini ilettikleri ve belki de ülkelerine başsız olarak döndükleri çağlarda tek aktör devlet ve tek devlet imparator idi. Nüfus alanında sonsuz bir iktidara sahip olan monark, bu iktidarının kuvveti ölçüsünde dış yaptırım gücüne sahip iken, herhangi bir başka etmenin tek başına bir etkisinden –tabi bahsettiğimiz etki devletler arasındaki ilişkilere olan etkidir- bahsetmek mümkün değildi. Ta ki burjuvazi bir ulus devlete ihtiyaç duyana kadar. 1930 sonrası dönemde devletin yanına katılan, uluslar arası örgütler, şirketlerin nasıl söz sahibi konuma geldikleri hakkında kelam etmeden önce diplomasi konusunda birkaç şey söylemek yerinde olur. Ulus devlet artık ad-hoc değil sürekli diplomasiye duyulan ihtiyacı gereği dış siyaset kurumunu ayrı bir bakanlık olarak kurumsallaştırmış ve bu dış siyaset hiçbir koşulda iç siyasetten bağımsız olmamıştır. Temsili demokrasilerde halkın iktidarı temelinde yönetim gerçekleştiğine göre dolaylı da olsa artık “halk” da dış siyaset kurumunun içindeydi. Hem verdiği oylarla bu kurumu idare edecekleri belirliyor hem de demokrasi ve ulus-devlet kavramlarının birlikte yarattığı siyasi katılım, kamuoyu oluşturma gibi yetilerle aktif olarak siyasete yön veriyordu. Artık yöneten, aşağıdan gelen sesi, efkar-ı umumiyi önemsemek zorundaydı ki bana kalırsa bu ilk net adımdır. Yani devlet, uluslar arası arenadaki tek hakimiyetini ilk önce kendi halkıyla paylaşmıştır.

Bu paylaşımın arka planında, ulus devleti yaratan süreçte yine ekonomik çıkar sahipleri (burjuvazi) vardır; tıpkı önce kral ile birleşip kiliseyi bertaraf ederek merkezi otoriteyi sağlamaları ve toprak zenginlerinin yerini almaları (ticaretle uğraşan kesim için bu hayati önemdedir) gibi, şimdi de kendi çıkarları doğrultusunda halk ile birleşip kralı bertaraf etmişlerdi. Yeni oyunun adı ulus-devlet idi. Ulusal sınırların belli olması demek aslında görünmez elin hakim olduğu pazarın “görünür” olması demekti. Bir ülkenin sınırı aynı zamanda ticaretin de sınırı demekti. Tabi bunu ihracat faktörünü hariç tutarak söylüyoruz. Uzun yılların ardından sanayi kapitalizminin yerini finans kapitalizminin almasıyla birlikte artık bir zamanlar çizmeye can attığı sınırları yok etme eğilimi başlar. Piyasaları artık sınırlarötesi gören burjuvazi için ulus devlet işlevini yitirmiş ve yeni bir kavram yerini almıştır, “küreselleşme”. Peki burjuvazi bunun için kiminle iş birliği yapıp ulus devleti yıkıyordu? Bahsettiğimiz süreç halihazırda yaşanmakta olduğu için bundan önceki basamaklar gibi net bir görüş sunmak o kadar kolay değil fakat şunu söyleyebiliriz ki “uluslar arası ilişkiler arenasında devletin yanına eklenen diğer aktörler işte bu sürecin birer parçası olarak ortaya çıkmışlardır.”

Özellikle 1920 ler uluslar arası ilişkiler tarihi açısından önemlidir. Realist görüşün hakim olduğu bu dönem bu akımın bir çıktısı olarak “milletler cemiyeti” denemesini içinde barındırmaktadır. Birinci dünya savaşında devletlerin çarpışan çıkarlarının “çarpışan devletler” hatta “çarpışan bir dünya” ortaya çıkarması, yaşanan yıkım süreci idealist bir yaklaşımla ortaya çıkan bir uluslar arası birlik ortaya çıkarmıştı. Her ne kadar bu deneme belki bu çapta bir ilk olmasının verdiği tecrübesizlik ve somut olana yanıt verememe sonucu hedeflediği idealleri realize edememesinin sonucunda tarih sayfalarına gömülse de yenilerini yaratma sürecinde bir ilk adım olmuştur. Kaçınılmaz denen çatışma 2.bir “dünya çarpışması” yaratmıştır. İşte uluslar arası ilişkilere giren diğer aktör “uluslararası örgütler” bu çarpışmaların ardından yaşanan arayışla varlık bulmuştur. Öncelik diplomaside ve barışçı yollarda aranmalıdır mantığı devletleri uluslar arası alanda başına buyruk hareket etme özgürlüğünden kısmen de olsa men etmiştir. Elbette dünya üzerindeki savaşlar ve çatışmalar son bulmamıştır ama uluslar arası örgütlenmenin varlığı dünya ve insanlık adına en önemli gelişmelerden biri olmuştur.

Şimdiki zamana biraz daha yaklaştığımızda ve arenaya baktığımızda aktörlerin arttığını görmek mümkün. Özellikle iki kutuplu dünyanın sonu ve küresel çağın başlaması ile birlikte artık burjuvazi dolaylı olarak (devlete yön vererek) değil doğrudan doğruya söz sahibi olma eğilimindedir. Ticaret örgütleri, ulusüstü ve uluslar arası şirketler, hatta ve hatta kişiler… Bugün dünya siyasetinde tekil bir birey olarak söz sahibi, çok yetenekli ve ünlü bir sosyolog tanıyor musunuz? Ben de tanımıyorum. Fakat George Soros ismini sanırım pek küçümsememek lazım. İşte Soros bu doğrudan yönlendirebilmenin en net örneğidir. Burjuvanın devletlere ihtiyacı eskiye oranla bir hiçtir. Ve diğer açıdan baktığımızda Soros ismi kadar aşina olduğumuz bir başka isim daha vardır. Bir kişi değil bir grubun genellemesini oluşturan bir isim: Somalili korsanlar!

Devlet otoritesinin yokluğunda kendi iktidarlarını kuran bu grup kendine rakip bir silahlı güç bulunmamasından ötürü (burada bahsettiğimiz şey ordu ve polis) birkaç uzun namlulu silahla kendi diktasını kurabiliyor. Bazı düşünürler Somali'yi zaten devlet olarak görmedikleri için “devletin çöküşü” olarak dillendirmeseler de bu topraklarda hakim olan kaos ve anarşi ortamının gerçekliği karşımızda duruyor ve işin bizi asıl ilgilendiren boyutu burada başlıyor: bu silahlı otoritenin yarattığı güvelik sorunu. Burada söz konusu olan Somali ulusal sınırları içindeki güvenlik değil açık denizlerin, ticaretin güvenliği. Neo-korsanların kaçırdığı gemilerin birilerinin işine taş koyduğu kesin. Yani bu adamların etkilediği bir kesim var “burjuvazi”. İşte tam da bu noktada bir çözüm şart oluyor. Zira Somalideki ölümlerin X şirketinin patronunu çok fazla ilgilendirdiğini sanmıyorum, ta ki orada cinayetleri işleyen adamlar X şirketinin taşımacılığına balta vurup şirketi zarar ettirene kadar. Ekonomik gücün, siyasal güç getirmesi ve bu siyasal güçle ekonomik gücün perçinlenmesi burjuvanın yol haritasıyken, bir başka yol haritası daha vardır madalyonun diğer tarafında: “silahlı güçle gelen ekonomik güç ve bu gücün tekrar silahlı gücü arttırmaya yönelik eğilim” (korsanlar tarafından). Peki bunca kaçırma olayından sonra neden hala kalıcı bir çözüm için bir baskı ortamı yaratılmadı servet sahipleri tarafından? Yoksa oradaki korsanların uluslar arası arenada bir aktör olmasını ve eylemlerine devam etmesini daha karlı bulan bir Y şirketi sahibi silah tüccarının karı, X in zararından daha mı baskın?

Çıkar savaşları hep ekonomi üzerinden gidecek ve tüm savaşların olduğu gibi bu savaşın (tabi buna savaş tanımı yapabilirsek) da maliyetinden en fazla karı sağlayan bu savaşı kazanacak. Sahneye baktığımızda ise yüzyıllar sonra elinde bir tüfekle Somalili haydut sırıtmakta, sanki Büyük İskender’e nispet yaparmışçasına.

22 Mayıs 2009 Cuma

13 Mayıs 2009 Çarşamba

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Interpol - Evil


Evil - Interpol




Rosemary
Heaven restores you in life
You're coming with me
Through the aging, the fearing, the strife
It's the smiling on the package
It's the faces in the sand
It's the thought that moves you upwards
Embracing me with two hands
Right will take you places
Yeah maybe to the beach
When your friends they do come crying
Tell them now your pleasure's set upon slow-release

Hey wait
Great smile
sensitive to fate not
Denial
But hey who's on trial?

It took a life spent with no cellmate
The long way back
Saying, "why can't we look the other way?"

we speaks about travel
Yeah, we think about the land
We smart like all peoples
Feeling real tan
I could take you places
Do you need a new man?
Wipe the pollen from the faces
Make revision to a dream while you wait in the van

Hey wait
Great smile
sensitive to fate not
Denial
But hey who's on trial?

It took a life spent with no cellmate
To find the long way back
Saying, "why can't we look the other way?"
You're weightless, you are exotic
You need something for which to care
Saying, "why can't we look the other way?"

Leave some shards under the belly
Lay some grease inside my hand
It's a sentimental jury
And the makings of a good plan
You've come to love me lightly
Yeah you've come to hold me tight
Is this motion everlasting
Or do shutters pass in the night?

Rosemary
Oh heaven restores you in life
I spent a lifespan with no cellmate
The long way back
Saying, "why can't we look the other way?"
You're weightless, semi-erotic
You need someone to take you there
Saying, "why can't we look the other way?"
Why can't we just play the other game?
Why can't we just look the other way?

5 Mayıs 2009 Salı

Perspektif

Koltuklar gibisin, eski ama hala diri. İşgören. Birbirimize aidiz dediğin kaç kişi oldu bilmem ama onlara hiç ait olmadığın yüzündeki çapkın ifadeden belli. Yanındaki beyazlı ve arkandaki sana benzeyenler... Bir azınlıksın onlar içinde. Ben de senin gözünde... Eskide bir zihin, bir ışık parıldıyor. Kopardığın an mı yoksa bu ışık her şey ile tüm bağlarını? Akordeon sesi kadar güzel saçların ve kelebeğin ömrü gibi; kısa. Dürüst olalım ki mecnunun leylası olmadığın kesin fakat buranın hakimi tartışmasız sensin. Solumdan alıyorum ve çekiyorum içime enerjini. Sakın daha hızlı geçmesine izin verme yılların. Sana gelmem lazım zira...

25.04.09 polatlı...

1920

Bir yanda beden arzuları
Bir yanda ruhumu doyuran
Sen olma hayali

Sana gelmek
Yağmurun burnuma dayattığı
Toprak kokusuyla

Toprak olmayan bedenin
En yüksekte şimdi
Bir avuç yiğidin
Zihinlerinde
Ve yüreğin
Yüreklerinde

Sıradanlıktan sıkıldığımda
Rutine gelemediğimde
Baskıya dayanamadığımda
Kendime hareket edecek
Yeni uğraş aradığımda
Senin de öyle olduğunu bilmek
Beni senin erin
Senin gencin
Senin evladın yapan
Yegane kudretim

Ceplerimde ellerim
Sana geliyorum
Gecenin karanlığında
Ankara'nın yağmurunda
Parmaklıklar ardındakilerin
Ve henüz seni sadece
Cahilce sevenlerin de adına
Evladın olarak geliyorum
Benim de başımı okşa
E mi?

23.04.09 Ankara...

Hayır! Ben bir uçan daireyim...

Sesim yankılandı kayaların yosun tutmamış kısımlarında sulara ama yoktu ki deniz senin yaşadığın yerde, ulaşmadı sana. Büyü bozulmadı. Tıpkı istediğin gibi. Masum kaldım zihninde. Zaten kimse bilemezki kötü bir adam olduğunu düşünmenin nasıl bir his verdiğini, kendi başıma yaşadığım saatlerin haricinde. Sen hayatı suçladın bense kendimi ve sana olan nefretmi. Fakat tüm bu saçmalıkların ardındaki rüyalarım, hiçbir şeyin kontrolünde olmadan keşfediliyorlar küçük melekler tarafından. Mavi gözlerin ardına saklanmış bu küçük melekler asla yalan söylemiyorlar senin gibi. Dilerdim ki dürüstlüğün gösterişten ibaret olmasın ve dilerdim ki göstermeye çabalamasaydın herkese masum olduğunu yalanlarınla; dürüst yalanlarınla. İhtiyacım olan tek şey yine o rüya. Çehresini göremediğim o bilinmez dişil varlığın arkasında kan ter içinde kaldığım şu masum rüya; mavi gözlerin ardındaki melekler kadar. Zaman tükeniyor diyenlere ise bir sorum var. Hayatta her şey dönüşümden ibaretken, var olan yok olmaz, hiçbir şey yoktan varolmazken bunu söyleyen sizler, şimdi hangi cüretle kalkmış da bana zamanın tükendiğinden bahsediyorsunuz? Bu hayatı bedenimden emip aldığınızda tükenen şey zaman olmayacak, bizim vaktimiz dolacak, o kadar. Fakat bunu durduramayacaksınız, toprak oluşumuzu ve yeniden doğuşumuzu. Gidin ve uzak köşelere kaçan ödleklerin vaktini tüketin, ben burdayım, tam ortada! Herkesin ortasındayım. Kendisini kimsenin anlamadığını düşünen bahtsız insanlardan değilim. Ben, kimsenin beni anlamasına ihtiyaç duymayanlardanım. Ne methiyeler büyütür beni ne de yergiler küçültür. Alevlenirim bir yangın gibi ormanın daha özgür kısımlarına arkama aldığım fevri rüzgarımla. Şimdi oturup kara kara düşünün kim attı o kibriti ve var etti beni. Seni gerizekalı! Dedim ya hiçbir şey yoktan var olmaz diye. Bir ışık yanılsamasıyla farkettiğim ilk beyaz saç telim gibi... hiç ama hiç bir şey yoktan var olmadı. Yok yere sevmediğim gibi seni. Yok yere yaşamadığım gibi bu acıları. Seni gerçekleri görmekten alıkoyan gururuna selamlar gönderirken soruyorum: Aşksız kurtulabilir misin? Gördüğünü iddia ettiğin o canlı bombayla sana tecavüz eden arkadaşın sakın aynı insanlar olmasın ve seni tedavi eden psikolog da. Sen saf ve temiz bir avanaksın ve aynı soydan gelsen de mavi gözlerin ardında saklı o meleklerden çok uzaklardasın... farklısın...

22.04.09

İnanç Üzerine

Size en arkada gelecek olanı söyleyeyim: ben. Herkes önümde, gözümün önünde olacak. Kolayca izlenebilecek ama beni görmeyecek. Yuvarlana yuvarlana da olsa hep beraber gideceğiz. Ne kadar inandığınız önemli değil eğer benim inancıma ortak olabiliyorsanız. Şimdi koyun ellerinizi ortaya ve katın katabildiğiniz kadar "siz"i "biz"e. Yüreğiyle yanımızda olan ama yerinden kalkacak kadar kudreti olmayana da sonsuz sevgim var en az size olduğu kadar. Sizlerin ve onların kombinasyonlarını aldığımda kudretimiz sonsuza varıyor bunu bilin. Size düşen en önemli şeyse inancınızın yüreğinizden uçmasına izin vermemek. Siz onu orada tuttukça o daha da azacak, coşacak ve tüm bedeninize yayılacaktır. Ve bedeniniz inancınıza yetmedğinde o zaman gün bizim günümüz olacak. Paylaşın zaferleri ki türküleriniz daha gür söylensin, göğü delsin. Paylaşın yenilgilerinizi ki ileriye gidebilmenin o kadar kolay olmadığını daha çok insan bilsin. Ya kalın bu ucube istasyonda ya da atlayın bizimle, ilk gelen trene. Kararsız kalmayın, gelecek kadar emin değilseniz gelmeyin, bize zarar vermeyin. Bir sonraki treni bekleyin. Her zaman bir sonraki tren vardır. Eğer gelmezse kaybettiğinizi düşünmeyin, kendi treninizi inşaa edin ve bize yetişin. 9 vagonlu bir tren her zaman bir uçaktan daha iyidir. Uçak hedefe daha hızlı varır fakat sadece başladığın yerle bitirdiğin yerdeki şeylerin farkına varırsın. Tren öyle değildir. Başlangıçtan zafere kadar geçtiğin tüm yerler senindir. Sağa bakarsın, sola bakarsın, göğe ve yere bakarsın... zafere giden yolda çektiklerin seni büyütendir, zaferin kendisi değil. O sadece bir başlangıçtır. Ve dünyada hiçbir zaman hiçbir şeyin sonu gelmez. Hayat bir dönüşümdür.

22.04.09 ankara...

Sabırsızlanmıyorum

Zihnimde yaşadıklarım
Gerçeklerimi gösteriyor
Çevrenin sanallığına
Şaşırmıyorum

Sevmeye alışmıştım
Şimdi tek başımayım
Zaten hep öyleymiş insan
Umursamıyorum

Özlediğimi sandığımda
Bana bunu yaptıran
Alışkanlıklarımmış
Utanmıyorum

Tüm yaşayacaklarım
Ve gelecek her çarşamba
Her mavi gökyüzü, uzakta
Fakat
Sabırsızlanmıyorum

21.04.09

Savunmak Üzerine

Hayır. Ben onun gibi olacağım. İnatla, inadına o masanın üstündeki kaşığa, gümüş kaşığa ulaşmak isteyen miskin kedi gibi. Onun gidişi kadar zor olmadı benimki, biraz para biraz emrivaki hallediverdi her şeyi. Ne düşman fırkateynleri ne de hakkımda ölüm fermanları. Bir çanta, bir bilet ve yorgunluğumdu taşımak zorunda olduklarım. Fakat ikimiz de haklı azınlığın içindeydik. Hakkımız olanı almaya gelmiştik. Geçmişin karanlığı içine bıraktı mirasını, aydınlığını. Sönmeyendi onun ışığı ve benim yolumu da aydınlattı. Şimdiyse önümde kendi karanlığım kaldı. Karanlığımı delip geçmeye, ileriye ışık tutmaya, kendi ışığımı yaymaya ve mümkünse başkalarının karanlığına da aydınlık olmaya, diğerlerinin umudunu yaratmaya ihtiyacım var. Paylaşılan değerlerimse birer ölü gibi yatıyor yanıbaşımda ve onların arasından tek başıma yürürken safları bozduğumu hissediyorum. Saflar arasında bir ayrı çizgi benimki, yapayalnız yürüdüğüm. Şimdi paylaşmaya değil paylaşılmaya hazırım. Kırılan hayallerim batıyor ayaklarıma ve hissizleşerek onlar sayesinde umutlarımı "realize" ediyorum. Farkındayım ki farkında olmadığım çok şey var fakat her geçen gün azalıyorlar farkettiklerimin karşısında. Şimdi sen de sallanıyorsun, yalpalanıyorsun bu anaforda. Bırak da zihninden neler geçtiğini bileyim. Sadece bağırmak istiyorsun nedenini bilmeden. Bana biraz daha yaklaşmak belki de... Bilmiyorsun ki sen ancak benim az önce olduğum yere yaklaşabilirsin sevgili kardeşim. Ben artık orada değilim. Ve biliyor musun bunu yapabilmek çok kolay. Aynı yerde olmamaktan bahsediyorum, hep ileriye gitmekten. Çünkü sen zaten böyle doğdun. Senin özünde bu var. Muhafaza etme eğilimi ise korkakların işidir ve asla sana özgü değildir. Savunmak ise farklı bir kavramdır. Bir kaleyi muhafaza etmek için korkakça pazarlıklara girişmek yerine o kaleyi tehdit edene direnmek arasındaki farktır muhafaza ile savunma farkı. İşte bu yüzden düşüncelerini muhafaza etme, onları savun. Sadece onları değil, her şeyini! Ve şunu bil ki ancak sana ait olduğunu hissedenler sana aittir. Aidiyeti sen sağlayamazsın, bu ancak "ona" bağlıdır. Senin yapabileceğin sadece sen olmaktır. Bir erkeğe ait hisseden kadın için de aynı şey geçerli, bir toprağa ait hisseden insan için de. Hücrelerimde muhafaza ettiğim her hatıra beni ben yaptı ve o korkunun dürtüsü sayesinde ben hep uyanığım. Biliyorum, sen de hala uyanıksın, çek şu perdeyi aramızdan da gözlerini göreyim. Sakın onları benden kaçırma. Çünkü o zaman yine kaybeden sen olursun. Ne kadar kolay değil mi? Ne kadar kolay! Anlar... ve o anlardaki hislerle her şeyi yerle bir edebilmek. O zaman bir anlığına şovu durdur ve kolay olanı yap. İtiraf et. Başaracağım değil mi? Ben de başaracağım! Senin cevabına ihtiyacım olduğundan değil, sadece bunu sen de farket isterim diye. Daha sonra yine muhafaza ettiklerinle yaşamaya devam et. Ben ölmeye gidiyorum, postallarımı giyip, güneye. Bana ait olan diğer yerleri kurtarmaya. Bana aitler, çünkü öyle hissediyorlar.

21.04.09 ankara...

13 Nisan 2009 Pazartesi

10 Nisan 2009 Cuma

9 Nisan 2009 Perşembe

6 Nisan 2009 Pazartesi

Re-OffeNDeR




Re-Offender lyrics


Keeping up appearances
Keeping up with the Jones'
Fooling my selfish heart
Going through the motions

But I'm fooling myself
I'm fooling myself
Cause you say you love me
And then you do it again, you do it again
You say your sorry's
And then you do it again, you do it again

Everybody thinks you're well
Everybody thinks I'm ill
Watching me fall apart
Falling under your spell

But you're fooling yourself
You're fooling yourself
Cause you say you love me
And then you do it again, you do it again
You say your sorry's
And then you do it again, you do it again
And again and again and again and again

But you're fooling yourself
You're fooling yourself
Cause you say you love me
And then you do it again, you do it again
You say your sorry's
And then you do it again, you do it again
You say you love me
And then you do it again, you do it again
You say your sorry's
And then you do it again, you do it again
And again and again and again and again

30 Mart 2009 Pazartesi

DÜNYA'NIN EN TUHAF MAHLUKU

Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

NAZIM HİKMET

I DON'T WANNA MISS A THING


I dont wanna miss a thing - Aerosmith - aerosmith

I DON'T WANNA MISS A THING

I could stay awake just to hear you breathing
Watch you smile while you are sleeping
While youre far away dreaming
I could spend my life in this sweet surrender
I could stay lost in this moment forever
Every moment spent with you is a moment I treasure

Dont want to close my eyes
I dont want to fall asleep
Cause Id miss you baby
And I dont want to miss a thing
Cause even when I dream of you
The sweetest dream will never do
Id still miss you baby
And I dont want to miss a thing

Lying close to you feeling your heart beating
And Im wondering what youre dreaming
Wondering if its me youre seeing
Then I kiss your eyes
And thank God were together
I just want to stay with you in this moment forever
Forever and ever

Dont want to close my eyes
I dont want to fall asleep
Cause Id miss you baby
And I dont want to miss a thing
Cause even when I dream of you
The sweetest dream will never do
Id still miss you baby
And I dont want to miss a thing

I dont want to miss one smile
I dont want to miss one kiss
I just want to be with you
Right here with you, just like this
I just want to hold you close
Feel your heart so close to mine
And just stay here in this moment
For all the rest of time

Dont want to close my eyes
I dont want to fall asleep
Cause Id miss you baby
And I dont want to miss a thing
Cause even when I dream of you
The sweetest dream will never do
Id still miss you baby
And I dont want to miss a thing

Dont want to close my eyes
I dont want to fall asleep
I dont want to miss a thing

27 Mart 2009 Cuma

Avrupa Yakası

Ne bis in idem

Kırk akıllının çıkarmadığı taşlardan biri düştü üzerime hava saldırısı sirenleri çalarken hatta deler geçerken kulak zarımı. İki el silah sesi duyuldu uzaktan. Biri yere yığılmıştı o an. Benimle aynı anda elini yukarıya doğru uzattı çaresizce. Göğü delip tanrıya ulaşmak mümkünmüşcesine... Veda şarkısını söylemeye fırsatı olmadan çekilmişti ipi. Derisinin üzerindeki kızarıklıklar bir işkence seansının temsil heyeti gibiydi. Eskinin lideri şimdinin sevilmeyeniydi. Küçük bir çocuğun sizi ağlamaklı yapan masum ifadesi sinmişti yüzüne ölmeden saniyeler önce. Uyandırmaya çalıştım, uyanmadı. Oysa sadece veda şarkımı söyleyecektim, sadece bana ait olan şarkımı. Masumiyetim kaybolduğunda notalar karamsarlaştı ve sol anahtarına taktığım susturucu çok işe yaradı. Kimse duyamayacaktı ne çaldığımı. Tonları ayarladım, akord ise yerindeydi. Son kırmızı ışık yandığında adrenalin patlaması yaşayan F1 pilotu gibi bekledim ilk perdeyi. Sıra bendeydi. Şarkıya eklemlenme sıram... Gözlerim sonuna kadar açık, parmaklarım da bir o kadar hazırdı. Beni gevşetip reflekslerimi zayıflatacak bir arjantin bira yerine su içmeyi tercih ettiğimden midir yoksa yarının ne getireceğinin belirsizliğini kabullenişimden mi bilmem ama bu seferki 3 dakika o ana kadar olanların en iyisiydi. Bitti. Herkes görevini yerine getirmişti ve mutluydu senaryonun bir parçası olmaktan. Zaman sona erene kadar doğal olmayan tüm birimlerin birlikteliği sona ermeli. Hiçbir yan-yanalık sonsuz değildir notalarınki kadar. Cehennemden çıkışın tek anahtarıdır o tını. Beni aşk ile iyileştir lütfen çünkü duyabildiğim tek şey sensin yoğun davul sesi, distortion ve bet bir vokalin arkasından. Seninse yapabildiğin tek şey sadece sen olmak. Sana dokunmadıkça sadece sensin. Ve parmaklarım değmezse sana, biz asla biz olamayız. Peki ya tapınağımız nerede? Üzerimde olduğun her yer mi yoksa ilahi kudrette desibele çıkabildiğimiz özel bir yer var mı Zeus'a bile sesimizi duyurabildiğimiz? Bu arada yeri gelmişken; söylemeye çalıştığım şey bekliyor olacağımdır.

22.03.09
01:49

Ali Emrah TOKATLIOĞLU

24 Mart 2009 Salı

Dear Penis

Herkes Gibi

«BENCE SEN DE ŞİMDİ HERKES GİBİSİN»

Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor
Onlardan kalbime sevda geçmiyor
Ben yordum ruhumu biraz da sen yor
Çünkü bence şimdi herkes gibisin

Yolunu beklerken daha dün gece
Kaçıyorum bugün senden gizlice
Kalbime baktım da işte iyice
Anladım ki sen de herkes gibisin

Büsbütün unuttum seni eminim
Maziye karıştı şimdi yeminim
Kalbimde senin için yok bile kinim
Bence sen de şimdi herkes gibisin

334 (1918) - Yaz - Kadıköy


Gönlümle baş başa düşündüm demin;
Artık bir sihirsiz nefes gibisin.
Şimdi tâ içinde bomboş kalbimin
Akisleri sönen bir ses gibisin.

Mâziye karışıp sevda yeminim,
Bir anda unuttum seni, eminim
Kalbimde kalbine yok bile kinim
Bence artık sen de herkes gibisin.

(Altıncı Kitap, Temmuz 1336/1920)

18 Mart 2009 Çarşamba

16 Mart 2009 Pazartesi

Let Me Kiss You - Morrisey

There's a place in the sun
For anyone who has the will to chase one..AND I
I think I've found mine
Yes, I do believe I have found mine

So, close your eyes and think of someone you physically admire
And let me kiss you, let me kiss you

I've zig-zagged all over America and I cannot find a safety haven
Say, would you let me cry on your shoulder
I've heard that you'll try anything twice

Close your eyes and think of someone you physically admire
And let me kiss you, let me kiss you

But then you open your eyes and you see someone that you physically despise
But my heart is open, my heart is open to you.

14 Mart 2009 Cumartesi

Deniz'im

Engin bir denizim adeta
Uçsuz bucaksız
Gözünün alabildiğine
Öğrendiklerin benden
Ve benim öğretebildiklerim
Senin eserin sadece

İçimdeki yaşam alanı
Tuzluluk oranım
Rüzgarlarım
Tam yol ileri yol alan
Kaptanlarım ve tayfalarım
Sevdiklerine kavuşan
Yahut onlardan uzaklaşan
Yolcularım

Peki ya ben bu kadar sonsuz olur muydum;
İçime dökülen ırmaklar, üzerime yağan yağmurlar
Sonsuz olmasa?

12 Mart 2009 Perşembe

Ben Ellerin Olmadan da Yaşarım

Yağmurlarda doğmuş olsak
Güneşlerde çiçek açsak

Biz baharı göremeyiz
Biz yalandan sevemeyiz
Biz beraber solsak da
Asla birlikte ölemeyiz

Seni sensiz anladım
Sana ihtiyacım yok artık
Seni sen yokken sevdim
Aramıza girme sevgilim

Senin yüzünden bu alem beni
Dile sardı
Ben bu aleme
Şaşarım

Sen ellerin ol sevdiğim
Ben ellerin olmadan da yaşarım

Arkadaşım

Ya sığınamayanlar? Her yanda ters dönmüş bir "D". Akan yağmur suyunda, asfaltta, sokak lambasında, arabanın camında... Bereketi de kendi varlıklarına bağlayanlar inancımın bekaretinde boğulacaklar. Yağmur aldı götürdü yine pislikleri. Yeniden, yağmurun varlığına ve ihtimaline inat pislenecek dünya ve yağmur yine gelecek. İlla ki gelecek. Hayırdır? Ne bu telaş? Acele etme. Her yer ıslak şimdi. Koku ise nefes açıcı. Toprağa dokun ve kokla. Tabi bulabilirsen. Doğadan soyutlanmış şehrin üzerine üzerine yağıyor doğa. Ve bugün o pisliğin ortasındaki vaha, o aşağı tabaka, o sade dünya, odun sobasıyla ısınırken her koltuğun üzerinde bir battaniye farkedilir ancak üşüyüp kalkmak isterken. Üzerimizi örtme vakti değil. Bir ol, var ol ve yok et. Temizi kirden ayıran yağmur gibi. Yok et. Ve dünya o yok oluşta bulsun varlığını. Senin sayende.

11 Mart 2009 Çarşamba

RHCP - Californication


Red_Not_Chili_Peppers_-_Californication - Red Not Chili Peppers

Psychic spies from China
Try to steal your mind's elation
Little girls from Sweden
Dream of silver screen quotations
And if you want these kind of dreams
It's Californication

It's the edge of the world
And all of western civilization
The sun may rise in the East
At least it settles in the final location
It's understood that Hollywood
sells Californication

Pay your surgeon very well
To break the spell of aging
Celebrity skin is this your chin
Or is that war your waging

[Chorus:]
First born unicorn
Hard core soft porn
Dream of Californication
Dream of Californication

Marry me girl be my fairy to the world
Be my very own constellation
A teenage bride with a baby inside
Getting high on information
And buy me a star on the boulevard
It's Californication

Space may be the final frontier
But it's made in a Hollywood basement
Cobain can you hear the spheres
Singing songs off station to station
And Alderon's not far away
It's Californication

Born and raised by those who praise
Control of population everybody's been there
and
I don't mean on vacation

[Chorus]

Destruction leads to a very rough road
But it also breeds creation
And earthquakes are to a girl's guitar
They're just another good vibration
And tidal waves couldn't save the world
From Californication

Pay your surgeon very well
To break the spell of aging
Sicker than the rest
There is no test
But this is what you're craving

Incubus - Drive


Drive - Incubus

Sometimes, I feel the fear of,
uncertainty stinging clear.
And I can't help but ask
myself how much I'll let the fear
take the wheel and steer.

It's driven me before, and it seems to a faint,
haunting mass appeal.
But lately I, am beginning to find that I,
should be the one behing the wheel.

Chorus

Whatever tomorrow brings, I'll be there,
with open arms and open eyes, yeah.
Whatever tomorrow brings, I'll be there,
I'll be there....

So if I, decide to waiver my,
chance to be one of, the hive.
Will I, choose water over wine
and hold my own and drive?

It's driven me before, and it seems to be the way,
that everyone else gets around,
But lately I'm, beginning to find that,
When I drive myself my light is found.

Chorus

Would you choose, water over wine,
hold the wheel and drive...

ChorusSometimes, I feel the fear of,
uncertainty stinging clear.
And I can't help but ask
myself how much I'll let the fear
take the wheel and steer.

It's driven me before, and it seems to a faint,
haunting mass appeal.
But lately I, am beginning to find that I,
should be the one behing the wheel.

Chorus

Whatever tomorrow brings, I'll be there,
with open arms and open eyes, yeah.
Whatever tomorrow brings, I'll be there,
I'll be there....

So if I, decide to waiver my,
chance to be one of, the hive.
Will I, choose water over wine
and hold my own and drive?

It's driven me before, and it seems to be the way,
that everyone else gets around,
But lately I'm, beginning to find that,
When I drive myself my light is found.

Chorus

Would you choose, water over wine,
hold the wheel and drive...

ChorusBlink and you miss a beat
Keep pne of your eyes open at all times.
Think that you're on the brink?
The shit hasn't even begun to hit the fan.
Consequence you'll see will be stranger
than a ganng of drunken mimes.
Situation has a stink.
Better clear the air before
your son becomes a man.

Blink, everything's been augmented,
you've been left so far behind.
I think, for sure, next time
you should wear a pair of eyes
in the back or your head.
Consequence you've seen
has been stranger than si-fi of any kind.
Situation baffles me,
I guess it's ture, you too
are one of the walking dead.

(Chorus):
You better think fast!
Casue you never know
whats comming around the bend.
You better not blink!
For consequence is a bigger
word than you think.
It's bigger than you or me
(Repeat) Chorus

9 Mart 2009 Pazartesi

Oleyyy kitap!!!

15 dakikalık giriş dersi için 4 saat bekleyen bünyemin sabırsızca oturduğu batak masası, elektriklerin gidişi, kazağımın ıslanışı ve çıkarmak zorunda oluşum ve güneşin batışı ile birlikte sanki derin dondurucudaymışım hissi vermeye başlamıştı ki elektriklerin geleceğinden ümidi kesip kalktık üç kalemşör. Kupa kızı ve ası sevmemişti zaten beni. Aslı şu ki girdiğim ihaleleri tek farkla kaybetmem işin özeti gibiydi. Yürüyecektik, eminönüne doğru. Dar ve arnavut kaldırımlı sokaktan geçerken karşımızdan bir psikopat geliyordu elinde ikiye katlanmış kemer, kendi ayağına tehditkar bir şekilde vura vura. Üç kişiydik ve "delikanlılığını" sadece bize doğru yan bakarak gösterebildi. Top sesi duyuldu sonra, ucuz bakkal toplarının yerini artık düşük kaliteli futbol topları almıştı üretim ve tüketim şeklinin değişmesiye. Ucuz malzemeyle yapılan ucuz futbol topuydu fakat bizim oynadığımız plastik toplardan daha tercih edilebilir olduğu kesindi bir çocuğa göre. Yasacı irkildi. Hoşuna gitmişti topun yere vurunca çıkardığı ses. Çocukluğuna döndü belki. "Hadi bi alman kale yapalım şurada" dedi ama yürümeye devam ettik. Az ileride iki küçük kız çocuğu geldi ellerinde poşet ve iki adet selpak ile üzerimize doğru. Ben çantama sarıldığımda Yasacı ve Dodo iki adım önümdelerdi, "okuyor musunuz bakayım siz kızlar" dedim ve bu sırada çantamı açarken içindeki selpak yere düştü. "Selpağım var görüğünüz gibi ama ben size bir şey vereyim" dedim ve iki adet paket verdim içi şu her zamanki gibi kitap kalem defter silgi kalemtraş dolu olan. Kızlardan büyük olan bir hışımla alırken elimden, diğeri sordu "bu ne" diye. "Açınca görürsün" dedim. Bu sırada yasacı ve dodo bana bakıyor, yasacı hafif bir tebessümle neyi amaçladığımı anlatıyordu dodoya. Kızlar 10-15 metre uzağa gittiler, kaldırıma oturup paketleri açtılar. Dodo biraz da eğlenceli bir ifadeyle "erdemli insan" dedi bana ve tam bu sırada o sesi duydum. Uzun zamandır beni hiç bir şeyin mutlu etmediği kadar mutlu eden o sesi.

"OLEYY KİTAP!!!"

Kısaca amacımı açıkladım yokuştan aşağıya inerken. Esnaf kepenk kapatıyordu belki de bir çoğu siftah yapmadan. Dolar 1.82 seviyesine fırlamıştı. Kafamızı kaldırdığımızda "gücümüz millet işimiz hizmet" diyordu pankartında arap-kürt partisi fatih adayı neye hizmet ettiğini bizden daha iyi bilen bir aymazlıkla. Memur tipli chp adayı ise "dürüstlük için" diyordu sloganında bilboardın üzerindeki afişte. Sanırım arap-kürt partisi kendi politikalarının sonucu olan ekonomik yıkımı, global krizin paravanına saklayarak bu seçimlerde de iyi bir oy toplayacak. Ve tabi çökmüş ve bölünmüş, onlar gibi devletin tüm imkanlarını kendi partisinin propagandası için kullanamayan sol kesimin varlığının da yardımıyla. Okuyun kızlar. Paradan daha değerli olsun o kitaplar da onurunuz da.

Her şey sadece dokunmaktır

Öksürdüm fakat çıkmıyordu. Kaşarın kalınlığından mı yoksa yudumu büyük ısırıp az çiğnemekten mi bilmem, sıcak kaşar boğazıma yapışmıştı. öksürdüm. Geçmedi, bi daha öksürdüm. Nefes alamıyordum. Yutkunmayı denedim olmadı. Mide bulantısı da başladı ve öğürmek de kar etmedi. Şuursuzca banyodaydım. Sıcak kaşar ise solunum yollarımın tam ortasında. Yüzümdeki dehşet ifadesinin rengi kırmızıydı. Her şey bir buçuk dakika içinde oldu. Ölümle yüzleştim. Son çare parmağımı boğazıma sokup kaşarı tutmaya ve sökmeye çalıştım, sadece ufak bir parçası koptu ve elime geldi. Hala öksürüyordum, fakat hayatım henüz film şeridi olmamıştı. Bir anda yutkunabildim. Nefes alıyordum. Kardeşim ve anneannem dehşet içinde beni izlediler. Saate baktım 8.50 idi. Bir şans daha kazanmıştım tanrıdan. Dikiş izlerime dokundum, sonra gırtlağımı yumuşatmak için biraz su içtim. Günüm ise "kaşar" geyikleriyle geçti. Güldürdüm evlatlarımı ama onlar gülerken aslında yanlarında olmayabilirdim.

8 Mart 2009 Pazar

Mutluluk veren bilgi

Peki ya bu gece nasıl bitecek? Yağmur ahmaklığımın üzerine yağarken ben kafamı nedensizce sola cevirdim. Tek bir insanın kıvrılarak yatacağı divan, çay ocağının son boş kalan yaşam alanına iliştirilmiş. Hem dükkan, hem ev, hem yurt, hem vatan. Bir yanda çay demlikleri, altında divan. Kitaplar yığılı mıdır içinde bilmem ama daha iyi bir sorum var. Kaç kitap okumaya eşdeğer orda yaşamak? İki saniyelik bir kare belki özeti hayatın. Yağmur ve ahmaklık seansını sona erdiren, şemsiyemi açtıran kare. Ve hepiniz öleceksiniz, birer it gibi, tek tek. Sadece o adam yalnız ölmeyecek, titremeden. Son nefesini ciğerine doldurup gidecek. O divan boş kalacak. Bana kalacak. Tek kişilik bir divan. Hatta yarım kişilik. Boşluklarını doldurmaya çalışanlar etrafında çok fazla doldurmaya meraklı akbaba bulacak. Boşlukları elbet doldururlar ama hiçbiri o divan kadar haz vermez, yaşayacakları orgazmların hiç biri. Ve hepsinin hesabı tek tek sorulacak. Sadece planın bir parçasıysalar kurtulabilirler. Herkes için hediyem hazır.

1 Mart 2009 Pazar

Açık mektup sayın bilgisayar kurdu...

Planınız nedir? Anormal olarak geliştiriyorsunuz her şeyi. Bu kadar aptal mı olmalıydı gönderiğiniz adam. Benim attığım oltayla beni avlamaya çalışıyor. Hangi numaraya baktınız, yada telefonumdaki sorun nedir? Ne yerleştirdiniz ya da? Canınız cehenneme. Bundan sonra biraz daha akıllı adamlar verin benimle muhattap olacak ve benimle ilgili planlarınızı gerçekleştirecek. Bir de sanal ortamdaki takibinizde deşifre oldunuz. Çift kullanıcı görünümünü farkettiğimde sizin için çok geçti sanırım. Sizin de erken(!) farketmenize sevindim. Özellikle feysbuktaki olayı. Artık resimlerimi rahat açabiliyorum, sinir olmuştum. Siz isteyin ben kendi raporumu yazıp gönderirim adresinize. Yeter ki normal akışı bozmayın hayatımın detaylarındaki. Her birinizi sevgiyle selamlıyorum. Buluşacağımız gün heyecanlı olacak.

20 Şubat 2009 Cuma

Günaydın

Bu şehrin yalnızlığında
Herkes bir bir düşerken
Benim hala cesaretim var
Bir sabaha daha uyanmaya
17 yaşında siyasete atılmış bir çocuk
İhmal kurbanı ölmüş havuzda
Ampul fikrin ödülü
İhmalle birleşmişti
Hep böyle değiller mi zaten
Yapmış olmak için yapıyorlar
Şimdi de inkar ediyorlar
Bizim partimizin organizasyonu olamaz diye
İlçe başkanları
Halbuki aday tanıtım toplantılarına katılmış bu çocuk
İyi çalışmış, ne için çalıştığını bilmeden
Ödülü de havuza götürülmekmiş
Kim organize ettiyse artık.
Başarılar sizin eseriniz
Başarısızlıklarsa başkalarının değil mi?
Demir ağlarla ördük anayurdu diye övünrken
Saçma treniniz raydan çıkınca ve onlarca insan ölünce
Biz mi vardık makinist koltuğunda dediniz
Rakamlar saydınız ekonomi maşallah iyiye gidiyor diye
Kendi krizinizi global krizin paravanına saklayıp
Bu bizim krizimiz değil, amerikada başladı dediniz.
İŞsizlik ingilteresinde de var japonyasında da almanyasında da
Halkın seviyesine indiniz
Sosyal yardımlarla seçmenlerin gönlünü fethettiniz.
İşrte budur imam demokrasisi ve islamın sosyal devlet anlayışı
Hoş islamla da bağdaşmaz bu ya
Neyse.
Açıklamıyor mu terörle birlikteliğinizi;
Doğu kökenli istanbullu bir seçmenin kime oy vereceksiniz diye sorulduğunda,
Diyarbakırda olsaydım (terör örgütünün siyasal kanadı olan parti) ye, burda olduğum için Ağkape ye... sözü.
Hala uyanıyorum sabahlara
Geceler daha güzel geliyor
Herkes uyurken
Çirkinlikler gözle görülmezken
Hücum boruları çalıyor kulağımda
Çok uzaklardan gelen
87 yıl öteden.

Pencereyi açmak

Kızıl gökyüzünün altında
Soğuk bir sigara ve tabla
Eritir ruhumun solunum yollarını
Tüketir
Bir araba
Apartmanın çatısında
Noel baba?
Yok yok
O bir masal hala
İster Finlandiya'da
İster Antalya
Fakirliğin kıyısında
Zenginliğin ortasında
Isınırken kızıl gökyüzüyle
Üşütür cehalet
Ve kırbaçtır
Her merhaba

Felek Öçin Aldi Mu

Temelde her insanın ilk amacı yaşamını sürdürebilmektir. Bu doğrultuda sosyo ekonomik seviyesi ne olursa olsun eylemlerin özü bu hedefe yöneliktir. İyi eğitimli bir anne baba, "bu dünyaya çocuk getirirken" bir kaç kez düşünüp tereddüt ederken, doğu kökenli bir aile reisi fabrika misali çocuk üretiyor. Çünkü onun için -aşiret kültüründen gelen mantıkla- ne kadar çok çocuk (tabi burda çocuktan kastımız erkek evlat) o kadar fazla güç manasında. Kente yerleşmiş bu çok çocuklu kesim için ve özellikle çocukları için yaşamak o kadar da kolay değildir. Temel amaç olan hayatın devamı onlarda neredeyse tek amaca dönmüştür. Şehir kültürü içinde arta kalan zevkleri onlar da yaşar. Tv de paparazzi programlarında görüp iç geçirdikleri sosyetik fahişelerin yanlarındaki adamlara özendiklerinden midir yoksa marka düşkünlüğünün sosyal sınıfı yok mudur bilmiyorum ama kendileri de 20 lira verip orjinalini aratmayan imitasyon bir marka ayakkabı bulup giyerler. Yine aynı kökendeki insanlar üretir zaten bunları da. Arz-talebin etnisitesi belki de bu. Sahi ya. Hep merak ederdim şu sahte ayakkabılar nasıl yapılır diye. Bir gün bir dükkan sahibi hararetli bir şekilde anlatıyordu müşteriye, ne de olsa onun gözünü boyayarak elini cebine atmasını sağlamalıydı ki işler yürüsün. Bu ayakkabı, diyordu satıcı, özel makinede birleştiriliyor tabanıyla. Makine herkesde yok herkes dikimle birleştirir, bende var bir tek bu makineden ve 20 bin dolardır fiyatı. Asla ayrılmaz bu taban, ayakkabı parçalansa taban ayrılmaz yıllar sonra bile diyor. Allah allah diyorum, ne makineymiş be. Zaten öyle müthiş modeller var ki bu çakmacılarda, orjinal firmalarda bu kadar fazla çeşidin olduğunu sanmıyorum. Bir keresinde de bir spor mağazasında ayakkabı denerken içeri giren bir adama görevli kız "buyrun beyefendi yardımcı olayım" demişti mesleği icabı. Adamın cevabı bir gerçeği gözümün önüne serdi: "yok yok, ben çakmacıyım, model bakıyorum sadece". Evet çakmacıydı ve model bakıyordu. Ve unutmayın ki o üretken bir beyine sahip müthiş bir adamdı. Yoksa o makina hikayesi normal bir beynin aklına gelecek türden değildir. Nike, adidas çalışanları da gece gündüz demeden o komplike bilgisayar programlarında ayakkabı modeli tasarlayadursunlar, onların çıkardığı modeli gören bizim çakmacı, tek modelden on farklı seri üretebiliyor, naberrrrrr!!!!

Sonra da iş yok diyorlar, var efendim iş olmaz mı, ama bu okumuş züppeler iş beğenmiyor diyor şu softa kesim. Tabi zaten onca yıl okul okuyup işinin erbabı olan adamın da tüm amacı sigortasız, güvencesiz ayda 400 lira paraya bu çakmacının şu hayali makinasının başında çalışmaktı. Ülkeyi yöneten danışmanlar kadrosu zaten işini yapıyor. Ne gerek var eğitime, nitelikli gençliğe, akıla, bilime. Biz devam edelim imam yetiştirmeye. Nasılsa en iyi hizmeti onlar veriyor. Kömürünü, battaniyesini, buzdolabını, çamaşır makinesini eksik etmiyor halkının. Zavallı ablam da uzatılan mikrofona serzeniyor: diğer partiler de biraz elini cebine atmalı diye. Cep dediğin devletin cebi a be ablam. Ona da bu imamlar izin vermiyor ki. Oğullarına gemi, yumurta fabrikası falan filan derken bişey kalmıyor bize de diğer partilere de. Sonra gelsin kısır çatışmalar, seks videoları, şantaj kasetleri ve odunlu kömürlü bir seçim dönemi daha. Yandaş olmayan medyaya da hukuku katekulliye getirip sağlam bi para cezası kestiler. Ohhh miss. Ne diyordu şu seçim afişinde, hani tek şirketin(başbakanın damadının şirketi) ihaleye girip aldığı şu tv kanalı ve gazeteye gönderme yapan afişte:

...ve gelinin babasından damada bir televizyon... bir de gazete geliyor...

diğer tarafı da unutmayalım. Alpertunga destanı soruşturması kapsamında üzerine bok atılmamış kalan bir avuç zihni aydın gence soruyor acun bey:

...hamdi beyin 3 torba kömür, bir miktar burs ve eşinin kapalı olması şartıyla ortalama bir devlet pozisyonuna var mısınız...

gençler... yokuz diyorrrrrlar.

iyi. bu Gençler de benim için bitmiştir. bi daha da onlardan oy istemem. Dilbilgisi alt üst oldu. Yazı da bitsin burda. Haydi allaha emanet olun!?!?

18 Şubat 2009 Çarşamba

12 Şubat 2009 Perşembe