14 Ağustos 2010 Cumartesi

Katatonik Paranoik Şizofreni

- Servis kaçta kalkacak?
- 7.45

Yağışlı bir yaz gününün ardından temmuz ayına yakışan bir hava vardı. Kimi tatile kimi memleketine giden insanların doldurduğu otobüs firması ofisindeki bavulları görünce henüz servise alımların başlamadığını düşündüm. Çünkü servis kapıda ve kapıları açıktı buyur edercesine. Sorup cevap alacak yere tahmin yürütüp beklemeyi tercih ettik fakat sormak daha iyi bir tercihti.
- Tabi geçebilirsiniz
Dedi kadın. İnsanlar ne yapıyorsa onu yapmanın yanlış olduğunu gördüm bir kez daha. Bu sefer biraz farklıydı. Eskiden olsa insanlarla beklemeye devam ederdim fakat bu sefer sordum. Belki daha sonra bir adım daha ileri gidip hiç kimseye sormadan servise binerim. Yanlış bir şey yapıyorsam zaten biri engeller. Yaptığım şey doğruysa biri engellese de bir şekilde yaparım

Soruyu soran garip bir tipti. 24-25 yaşlarında, kirli sakallı, uzun boylu ve omuz çantalı. Terörist tarif eder gibi oldu değil mi? Öyleydi zaten. Omuz çantasını bir bebeğe sarılır gibi dikkatlice kucağında tutuyordu. Bakışları ve konuşması kafasının normal olmadığını gösteriyordu. Gereğinden fazla tedirgindi ve yerinde duramıyordu. Spor giyimine rağmen ayağında kunduralar vardı. Yolun karşısındaki bakkala sigara almaya gitti. Çantayı yavaşça bakkalın önündeki duvara yasladığında kanım çekiliyordu. Cebini karıştırırken dönüp bana doğru baktı. Sigarasını aldı ve yine bizim oturduğumuz kaldırıma geçti. Bu sefer çantayı ofisin önüne koydu ve az ilerideki büfeye doğru hareketlenirken cebinden elektronik bir alet çıkardığını gördüm. Çantanın patlama ihtimaline karşı öldürücü tesir alanının dışına çektim yanımdakileri tedirgin etmeden. Büfede oturan orta yaşlı aile babasından istediği çakmakla sigarasını yaktı. Son sigarasıydı; belki de ve bizim de son gördüğümüz sigara yakan adamdı…

…kulaklarım hala duymuyordu. Ve her yer simsiyah. Az önceki bavul yığını şimdi bir alev topuydu. Sigara aldığı bakkalın duvarına yapışmıştım basınçtan. Sırtım çok acıyordu, kafamı çarpmadığıma şükretmeliydim yahut tam 5 saniye önce o çantadan uzaklaştığıma. Etrafa biraz daha dikkatli baktığımda hareket eden siyahlıklar gördüm, parçalara ayrılmış ve yanmış ama hala yaşayan insanlar. Midem bulandı. Belinin üstü simsiyah olmuş bir adamın kırmızı ve yarım bacakları titriyordu. Acısız bir ölümü hak edecek kadar iyi bir insan olamamış mıydı? Yoksa herkes hak ettiği gibi ölür inancı koca bir safsata mıydı? İlk şoku atlatanlar henüz yaşayanların yanına koşmuş ve ne yapacaklarını bilmeden yardım etmeye çalışıyorlardı, şuursuzca. Muhtemelen herkes çığlık çığlığaydı, patlamayan arabaların alarmları inletiyordu ortalığı ve bağırışlar yükseliyordu; hatta belki polis ve ambulans sirenleri çalacaktı birazdan, yahut çalıyordu fakat ben hala duymuyordum, hiçbirini, hiçbir şeyi. Yüzümü duvarına yapıştığım ve herifin de son sigarasını aldığı bakkala çevirdiğimde tüm rafların devrildiğini gördüm. Dükkan sahibi ise ürünlerin altında kalmıştı ve çıkmaya çalışıyordu. Şuurum yerine gelmeye başladığında onu son gördüğüm yeri, sigarasını yaktığı büfeyi seçmeye çalıştım. Seçmeye çalıştım diyorum çünkü patlamanın olduğu bölgedeki binalar yekpare simsiyah olmuştu. En yoğun hasarın olduğu, çantayı koyduğu yere odaklandım ve sağa doğru saymaya başladım…. Ofis… büfe… poliklinik… kebapçı…şarküteri… butik… ve o… binaların sona erdiği nokta ile diğer köşesinde caminin bulunduğu sokağın başından olay yerini izliyordu bir piç kurusunun soğukkanlılığıyla. O da bölgeyi tarıyordu benim gibi ama eserine son bir kez bakan heykeltıraş gibi. Cadde… ters dönmüş servis aracı… oyuncakçı… az önce sigara aldığı bakkal… ve ben… Göz göze gelmiştik. Az önceki gururlu kahraman yerini kediyle karşılaşan fare suratına bırakmıştı. Bu sokakları ondan daha iyi biliyordum. Etrafımda seslenebileceğim bir polis yoktu henüz ki zaten hala duymuyordum da. Kalkıp kovalamaya karar verdim. Silahı varsa beni vurabilirdi yahut en azından bıçağı vardır diye düşündüm ama sonra böylesini yaşamışken bu kadarından korkacak değildim. Onu gören tek tanık bendim ve eğer durup yaşamayı tercih edersem bir gün gelip mutlaka beni susturacaklardı. Bu korkuyla yaşamaktan daha mantıklıydı kalkıp onu kovalamak. Üstelik koşarken bağırabilirdim “bombayı patlatan bu” diye. Donmuştu sanki. Hala aynı noktada aynı şekilde bana bakıyordu veya ben tüm bunları sadece 1 saniye içinde geçirmiştim kafamdan. Ayağa kalkmaya çalışmam ile yüzüstü kapaklanmam bir oldu. Benim bacaklarımın da paramparça olduğunu şimdi fark ediyordum. Siyah demir parçaları saplanmıştı, bomba parça tesirli olmalıydı. Tesir de etmişti. Üstelik sanki servis yahut diğer arabalardan kopan parçalar da saplanmıştı sanki çünkü büyük parçalar da vardı ayağımda. Ayağımdakiler nerden geldi ve nasıl parçalar benim parçalarımın yerini aldı bilmiyorum ama transformers gibiydim. Bu haldeyken bile bu benzetmeyi yapabildiğim için henüz ölmediğime ikna oldum. Görüntüm bir cesetti ama yaşıyordum. Peki ya kulaklarım?

Kapalı alanın yarattığı doğal eko ile etkisini dörde katlayan korna sesiyle kendime geldim. Bacaklarım sağlamdı üstelik kucağımda üst üste konmuş bavullar zarar vermesin diye yanıma aldığım gitarım vardı. Sıkıca tutuyordum onu ve ne siyah parçalar vardı ne de transformersa benziyordum. Otogara gelmiştik fakat içerideki trafik dışarıdakini aratır cinstendi. Katların arasından yukarı çıkmaya çalışan servisin ön koltuğunda oturuyordu yine kucağında tuttuğu gizemli çantasıyla. Detonatör sandığım mp3 çaları kulağında, camdan dışarı bakıyordu kin dolu melankolik bakışlarla. Servisin kapısı açıldı. İlk o indi. Ve gitti…

Hiç yorum yok: