12 Temmuz 2010 Pazartesi

On yıl sonra...


Can sıkıntısının en büyük çoğaltıcısı dört duvardır. Hiç hesapta yokken göze takılan ufacık bir şey sizi hapsediyor aslında çok sevdiğiniz ve yağmurda, çamurda zor günlerde "oh iyi ki buradayım" dediğiniz yere. Sığnak birden hapisane oluveriyor zihninizde. Dışarı atmak istiyorsunuz kendinizi. Peki ya saat gecenin üçü olmuşsa?

Sizinle hemfikir olacak bir dosta ihtiyacınız var. Üstelik o sıkıntı anını beraber yaşamış olmanız gerekiyor yoksa çıktığınızda soluduğunuz havanın anlamı farklı olur ve bu o kadar da tat vermez.

Gece dolmuşun gelmesini beklerken kokoreççiye uğrarsınız. Bol koyar adam elindeki bitsin diye ve tam bu sırada el ele bir kadınla erkek gelir bir şey sorar. Eve gitmeden önce karınları doymalıdır çünkü aç ayı oynamaz. Kız "evde ekmek yok mu" diye sorar ben bir şeyler yaparım evde dercesine fakat adamın evde yapmasını istedikleri belli olduğundan onla vakit kaybetmek istemez ve bir çorbacı aramaya devam ederler.

Bindiğimiz dolmuş taksi gibidir, sadece iki kişi var ve yolda da sadece bizim dolmuş. Geri dönen bile yok neredeyse ve biz oraya doğru gidiyoruz. Şehir uyurken uyanık olmayı hep sevmişimdir de kendimi bir hayalet gibi hissettim şimdi. Sokaklarda özgürce uçan. Seni görmüyorlar ve sen her yere gidebiliyorsun. En güzeli de dört duvalarla sıkışmak yerine gökyüzüne uzanıyor bakışların. Nefesini daha rahat çekiyorsun ve bırakıyorsun. Ama bir sorun var, her yer kapalı, açık olanlar da bekliyor masadaki son kalıntıların kalkmasını; hatta baskı yaratıyorlar üzerlerinde masa ve sandalyeleri gürültülü bir biçimde toplayarak. Sizi kendi mekanına çekmeye çalışan tipler şimdi sizle göz göze gelmemeye çalışıyor ki kapatıp bir an önce gidebilsinler.

Umudu kesip, gecenin karı bir kokoreç bir de sosisli olacakken yanından geçtiğimiz ve orasının da kapatmakta olduğunu düşündüğüm küçük bardaki adam "buyrun" dercesine kafasıyla işaret etti, dostuma seslendim çünkü dalmış gidiyordu; kendi dertlerine mi, bastığı yerin dertlerine mi, başk birinin derdine mi...

İçki,muhabbet,falan filan... Günün ışıdığını farkettiğimde mekanda oturan dörtlü kalkmaya hazırlanıyordu. İki zenci kadın ile iki hollandalı sarışının müthiş enternasyonalitesi bizle ilgilenen kaderi sınırlı garsonun ağzını sulandırmıştı. Güzel bir gecenin sıcak ve haz dolu bir sabahı olacaktı onlar için, garsonun ise bizden rica ettiği sigaradan çektiği hiçbir fırt yarasını kapatamayacaktı. Bu yara onunla ilgili değil, doğduğu yer ile ilgiliydi doğrudan. Sıkıntı varsa düşünce de vardır, düşünce varsa fikir üretenler de çıkar. Neden Alman filozoflar bu kadar etkilidir siyaset biliminde de amerikan çocukları moron, avrupalı çocuklar keyif düşkünü olarak çıkar karşımıza.

Aklıma o geldi birden. Bundan 10 sene önceydi aşağı yukarı. Gözlerinde o ışığı gördüğüm ama küçüklüğümün götürüsüyle elimden kayıp giden "o" ihtimali. Tam o yaşlarımda bir kez, sabah kahvaltısı için gelmiştim onun da içinde bulunduğu arkadaşlarımla taksime. Tabi o zaman saat daha makuldu mekanların açık olması için. Yeni kepenk kaldırıyordu herkes ve biz yirmidört saat açık olan bir yere girmiştik. Şimdi ise her yer kapalı. Restoranların erkenden gelen çalışanları -tabi bu sabah kahvaltısından iyi bir gelir elde etme potansiyeli olan restoranlar- kepengi yarım açmış içeriyi güne hazırlayan temizliği yapıyorlardı. Henüz otobüsler çalışmaya başlamamıştı, nasıl gelmişlerdi ki buraya? Kıt kanaat geçinirken, maaşının yarısını otobüs parası olarak ayırmak zorunda kalırken bir de dolmuşa mı binmek zorundaydılar.

İnsanlara ölmeyecekleri kadar para vermek yeterli değil mi? Gerisi patronların güneyde tatillerini yaparken bir kadeh viskiye verdikleri 700 lira için gerekli. Yahut henüz tanıştıkları ve yatağa atmak için çabaladıkları kadına alacakları pahalı hediyeler için.

Biz köle değiliz ve olmayacağız... Sabah taksimde yürümenin özgürlüğünü yeniden tattıktan sonra hele...

Hiç yorum yok: