12 Aralık 2011 Pazartesi

Her gün doğumu bir öğreti... herkes bir şeyler öğrenmeli...


Bana hiç bir şey hatırlatmayan şeyleri çok severim. Hiç olmadığım bir şehirdeki manzara misal. Güneş doğar bir kadının penceresinden, onun hiç bilmediğim hayatına. Sonra bir farkederim ki doğan güneş aynı güneştir. Unutmak istediğim şeyleri bilmek istemiyorum oysa. Ve o güneş doğmuştu yine o sabah. Sıcak odadan çıktığımız soğuk balkona. O soğuk yakınlaştırmadı bizi. Cesareti soğukta bulamadık. İçeri girdik. Kanepede yatacaktım, oysa gidecekti içerideki odaya istemeye istemeye. Makyajını sildi el alışkanlığı, hiç kalmadığını farketmeden. El kremini sürerken tam başucumdaki diğer kanepeyi gösterdim. Yalnız bırakmadı beni, aşkın L halindeydik kafalar aynı yerdeyken. Yumuşamıştı eli, uzandım, kokladım. Sıkıca birleşti parmakları parmaklarımla. Güneş doğmuş olmalıydı. Uyku ise öldü. Ölmeliydi. Uyandığımda ise yatak vardı altımda, göğsümde başı, dağınık saçları ve alışıp alışamayacağım konusunda derin bir tereddüte düştüğüm teninin kokusu. Kapadım gözlerimi. O sırada aynı güneş başka bir yerlere doğuyor olmalıydı saat farkının yarattığı jest ile. Şimdi ona ilham veriyordu, kendi penceresinden, ben uyurken, daha başlamadan biten üçkağıtçı bir aşk ile...

Hiç yorum yok: