9 Aralık 2011 Cuma
Biz ne tavşanlar geçtik...
Küçük sarı bir vosvos... Hayat boyu ihmal ettiğiniz kızınıza, tüm paranızı verip alacağınız cinsten... Ve arkasında bugüne kadar gördüğüm en güzel araba arkası yazısı... Başlığın aynısı. Aldı tüm yorgunluğumu çocukların verdiği, yahut hayatın. Geçtik evet; fakat öncedendi. Tüm hikaye eskidi. Hatırlayanların hiçbiri kalmadı. Bir kişinin seni mutlu etmeye yettiği hayatların yerini bir mutluluğun çabucak tükendiği çoğul zamanlar aldı. İki yıla yaydığımız şeyler bir haftada bitti. İstisnasız hepsini yaşayarak, hızlı hızlı. Palavralarla. Dürüstlük içinde üstelik, dürüstçe sıkılan palavralarla. Amaca ulaşmak amacın kendisi olunca amacın ne olduğunun çok da önemi kalmamış. Tanrının bir yüzü olsaydı neye benzerdi diye düşündüm henüz 32 numara ayakkabı giyerken. Evet büyüktü tanrı, uzun sakallı olmalıydı, asalı belki de, ve muhakkak uzun ve yayvan bi elbiseyle oturmalı bir yerlerde. Eve giderken kaldırıp kafamı otobüsün camından bakarken görebileceğim kadar kaplamalıydı gökyüzünü. Şimdiyse o yokmuş gibi davranıyorum sansalarda, onun yokluğunu kabullenemiyorum; bunu kabullendiğim zamansa kendim varolamıyorum. İbadetim, metanetim, samimiyetim el ele verip attılar kendini uçurumdan aşağıya. Tedaviye ihtiyaç, tanrıya ihtiyaç gibidir. İyileşince unutursun. Oysa ben iyileşmemek için istiyorum şimdi onu. Tedaviyi, tanrıyı belki de. Herkesin ritüellerini tekrar edersem şimdi, bana kin dolu bakan adam nasıl dua ediyorsa öyle edersem iyi bir insan mı olacağım? Öyleyse ben de bir şapşal gibi yaşamaya hazır olmalıyım. Ya da kendi varoluşsuzluğumda yok sayılıp erimeliyim, yıllar önce çay bardağında süzülüşünü izlemeyi sevdiğim kesmeşeker gibi...
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder