18 Aralık 2011 Pazar

Taşındık: Feetlerce yukarıya...


İpin ucu kaçtı. Yerçekiminden daha güçlüyüm şimdi. Rüzgarın misafirperverliğiyle yükseliyorum. Koşmuştum oysa çoğu zaman. Hayatın düzlemsel olduğunu sanarak. Tükenmekmiş boş yere yatay hareketler. Dönüp dolaşıp kendi kuyruğunu ısırmaktan ibaret bir kedi fare kovalamacası, fare olmadan. Sabah herhangi bir yere uyanmak oldukça heyecan verici. Sağ tarafımdan geçip gidenin ne olduğunu anlamadıysam yeterince yükselmiş olmalıyım gerçeklerin paralel kenarlarının iç teğet çembere olan uzaklığından. Gözyaşı boyutlarına geçiş mümkün senin burada olmayışına rağmen. Alışkanlıklarımdan boşandım, velayeti bir barbunya konservesinin yağlı metalinde saklı şimdi. Gırtlağımdan çıkarttığım güllerle veda ettim sana ama göremedin, ne için orda olduğunu bilmeyen savaş kurbanı askerin, o büyük zaferin şanlı hikayelerini hiç dinleyememesi gibi. Her şey gitmeli, yuvarlana yuvarlana gökyüzüne doğru. Sırt çantalı herkesin paraşüt taşıyor olma ihtimali kadar seviyorum senin deneysel maymunun olmayı. Uçuyorum. Yağmur damlaları size doğru gelirken ben sizden uzaklaşıyorum. Siz gökkuşağının dibinde altın dolu kazan aramaya devam ederken ben yükselmeye onlarsa tüm şehrin altını üstüne getirmeye devam edecekler, bilesiniz. Elini yukarıya açtığında bana dokunduğunu hayal eden küçük çocuklar var belki de, duaların kabul günü, her zamanki ritüellerin hiçbir zamandaki ifadesi var gözlerinde. Aşk belki de bir zamanlama meselesi. Sen zıpladığında o düşüyorsa, sen bağırırken o uyuyorsa, sen yaşarken o ölüyorsa ve en çoğu da yükseliyorken sen, o alabildiğine düşüyorsa; doğru insan olsan kaç yazar, kimse gelmese de yerine, yorgun geçmişi oyunu bozar...

Hiç yorum yok: