20 Şubat 2008 Çarşamba

Şizofrenik karalamalar

Sürtünme katsayısı çok düşük bir bar sandalyesinde sabit durabilmek için karnımı kasarken köşede oturan çift sevişmeyi bıraksa da boşaltsalar orayı ben de oraya geçsem diye düşünürken "bi tane daha?" sesini duydum. Evet, bi tane daha... hatta bi tane daha... ve hatta bi tane de onun için... Kafada bir milyon soru, bir bardak şarap yanımda, yerin altında ama aynı zamanda tam yer hizasında olabilmek. Böceğin gözünden görmeye çalışmak dünyayı daha mı mantıklı? Arkadaş eli vardı omzuma dokunan. Çevirdim kafamı ve şaşırdım. Ne işi vardı ki burda? O sırada boşalmıştı dakikalardır kestiğim koltuk. Geçtik birlikte. Her zamanki gibi yanıma oturmadı. Karşımdaydı bu sefer. Gözlerini de kaçırmıyordu üstelik. Dik ve sertti. Alıştığı adam da yoktu karşısında. Alışılmışın yarısı olan adam vardı. Dün olanları anlattım ona, ziyaretimi ve akşam da kalmamı ne kadar istediklerini. Susup dinliyordu sadece. Yaralı elleriyle zamanı çalmıştı sanki, zaman kavramını... İstediği gibi dondurmuştu her şeyi. Ve sadece benim kelimelerim uçuşuyordu havada, biraz alkol biraz titreşimle. Odada yalnız olduğumuz zamanlar geldi bir an aklıma ve sustum. Üşürken yorganın altına girişim ve onun inatla gelmeyişi. Oyun mu oynuyordu benimle diye düşünürdüm hep. Sonra ben de kalkar, oturur yatağın üzerine saatlerce konuşurdum onunla. Ortaokul yıllarımda, başkalarından farklı olduğumu hissetmeye başladığım zamanlardan itibaren zihnimi kemiren şey, etrafımda olup bitenler ve bu durumdan nasıl kurtulabilirizdi. Ama ona neydi ki bundan, kendi hayatıma baksam ya, madem akıllıyım, sistemi kavradım, paranın dibine vursam ya, sarılıp sonra ona sımsıkı sadece onun olsam ya. Hizmetçilerimiz olsa, köşkümüz, villamız, arabamız, havuzumuz, alışveriş çılgınlığında savurabileceğimiz kadar maaşımız. Tek düşüncemiz kar maksimizasyonu olsa ya "bu çocukların geleceği ne olacak" yerine. Yine o bakış. Yatağımda, soğuk ve kavgalı gecelerimizde attığı bakışın aynısı vardı kendime geldiğim anda bar köşesinde karşımdayken. Biraz şarap ister misin dedim, seninkinden içerim dedi. Çok severdi benim tabağımdan yiyip, benim bardağımdan içmeyi. Artık sevmiyordum ama ben. Hatta tiksiniyorum. Onunla aynı bardak mı? Aynı nefes mi? Aynı oda mı? Defolup gitmez hayatımdan ama daha az gelsin artık. Az da gelecek zaten. O varken dışarıya karşı kurduğum denge şimdi bozulack ama. Anarşist, aykırı bir adam oluvereceğim birden herkesin gözünde. "Çok değişti bu" diyecekler. Bilmezler ki değişim benim içimdeydi yılardır ve şimdi o "eski ben" yok artık. "Diğer ben" yok. Aç kalmamak için ne kadar para kazanmak gerekiyorsa o kadar kazanılacak. Fazlalık hep paylaşılacak, hep yararlı şeyler için kullanılacak. Paranın esiri olunmayacak. Feodal toplumdaki babadan oğula geçen, soydan gelen mevkiinin yerini "demokrasi" de "liyakat" yani başka bir deyişle "yapabilite" aldı değil mi? Komik olmayın. Sizce her işin başında o işi en iyi yapanlar mı var? Yoksa siyasal iktidarın zihniyetini, cemaatinin ritüellerini ve şartlarını en iyi yerine getirenler mi var? En entellektüeller mi var yoksa en "imanlı imamlar" mı? En fazla işine özveriyle bağlı olanlar mı var yoksa "badem bıyıklılar" mı? En modern, en çağdaş, aklı en fazla ön plana çıkaranlar mı var yoksa ikinci sınıf insan yerine koydukları kadınların "kafasını örtenler" mi? Düşünmek, fikir sahibi olmak ya da olmamak. İşte bütün mesele bu.

Ali Emrah

Hiç yorum yok: