12 Kasım 2008 Çarşamba

Zavallı Hikmet

Oysa ne de uysaldı çocukluğu. Salondaki halının kenarındaki desenleri yol niyetine kullanır, saatlerce oynardı oyuncak arabalarıyla o yollarda. Kimseye zararı yokken zarar onu buldu hep. Elektrikli treniyle oynamaksa lükstü onun için. Bütün parçaları birleştirebilmek için yaşı küçüktü; ya da yapamayacağına, beceremeyeceğine inandırılmıştı. Bin bir korkuyla istedi yine babasından o treni kurmasını salonun ortasına dolaylı cümlelerle, çekine çekine olsa da. Hiç oralı olmadı baba. Aklı başka bir yerdeydi her zamanki gibi. Hikmet ise hatırlıyor gibiydi nasıl yapıldığını ama ya yapamazsa? Hele ki ya bozarsa treni yapayım derken? Tüm korkaklığına rağmen aldı kutuyu, açtı, birleştirdi rayları, fişini prize taktı, tren çalıştı. Artık inanmıştı kendine ve başarmanın mutluluğu vardı üzerinde. Tüm salonu kaplamıştı tren rayları ve sevinçle oynuyordu Hikmet treniyle.



Sifon sesinin ardından bir ayak geldi önüne. Hikmet oyuna dalmıştı. Fark etmedi babasını. Tıpkı babasının yerdeki rayları fark etmediği gibi. Nevri döndü babanın. Sövdü hiddetle, Hikmet'e de trenine de. Bok mu vardı da yaymıştı ortalığa treni. Aldı üzerine bastığı ve canını yakan tren rayını baba ve yüzünde en içten bir nefret ifadesiyle, Hikmet'in ruhuyla birlikte ikiye ayırdı tek hamlede, kırdı tren rayını ve savurdu bir kenara.



Hikmet yavaş yavaş topladı trenini. Gözyaşları görünmesin diye hep sırtı dönüktü babasına. Tüm parçalar kutudaydı, en son kırık ray kalmıştı kutuya koymadığı. Ve hiçbir zaman da koyamadı… Artık hiç bütün olamadı ray da ruhu da. Ne demek olduğunu anlamıştı mutluluğun ve bedelinin. Hiç peşinden koşmadı artık.



Saat akşam 11 e yaklaşmıştı. Maç bitti ve baba sevinçle gülüyordu. Tuttuğu takım kazanmıştı şampiyonluk maçını. Sarılıp öptü oğlunu fakat hatırlamadan kırdığı tren rayını. Ve öptüğünün kim olduğunu bilemedi bir daha.

Hiç yorum yok: