17 Aralık 2011 Cumartesi
12 Aralık 2011 Pazartesi
Her gün doğumu bir öğreti... herkes bir şeyler öğrenmeli...

Bana hiç bir şey hatırlatmayan şeyleri çok severim. Hiç olmadığım bir şehirdeki manzara misal. Güneş doğar bir kadının penceresinden, onun hiç bilmediğim hayatına. Sonra bir farkederim ki doğan güneş aynı güneştir. Unutmak istediğim şeyleri bilmek istemiyorum oysa. Ve o güneş doğmuştu yine o sabah. Sıcak odadan çıktığımız soğuk balkona. O soğuk yakınlaştırmadı bizi. Cesareti soğukta bulamadık. İçeri girdik. Kanepede yatacaktım, oysa gidecekti içerideki odaya istemeye istemeye. Makyajını sildi el alışkanlığı, hiç kalmadığını farketmeden. El kremini sürerken tam başucumdaki diğer kanepeyi gösterdim. Yalnız bırakmadı beni, aşkın L halindeydik kafalar aynı yerdeyken. Yumuşamıştı eli, uzandım, kokladım. Sıkıca birleşti parmakları parmaklarımla. Güneş doğmuş olmalıydı. Uyku ise öldü. Ölmeliydi. Uyandığımda ise yatak vardı altımda, göğsümde başı, dağınık saçları ve alışıp alışamayacağım konusunda derin bir tereddüte düştüğüm teninin kokusu. Kapadım gözlerimi. O sırada aynı güneş başka bir yerlere doğuyor olmalıydı saat farkının yarattığı jest ile. Şimdi ona ilham veriyordu, kendi penceresinden, ben uyurken, daha başlamadan biten üçkağıtçı bir aşk ile...
9 Aralık 2011 Cuma
Biz ne tavşanlar geçtik...
Küçük sarı bir vosvos... Hayat boyu ihmal ettiğiniz kızınıza, tüm paranızı verip alacağınız cinsten... Ve arkasında bugüne kadar gördüğüm en güzel araba arkası yazısı... Başlığın aynısı. Aldı tüm yorgunluğumu çocukların verdiği, yahut hayatın. Geçtik evet; fakat öncedendi. Tüm hikaye eskidi. Hatırlayanların hiçbiri kalmadı. Bir kişinin seni mutlu etmeye yettiği hayatların yerini bir mutluluğun çabucak tükendiği çoğul zamanlar aldı. İki yıla yaydığımız şeyler bir haftada bitti. İstisnasız hepsini yaşayarak, hızlı hızlı. Palavralarla. Dürüstlük içinde üstelik, dürüstçe sıkılan palavralarla. Amaca ulaşmak amacın kendisi olunca amacın ne olduğunun çok da önemi kalmamış. Tanrının bir yüzü olsaydı neye benzerdi diye düşündüm henüz 32 numara ayakkabı giyerken. Evet büyüktü tanrı, uzun sakallı olmalıydı, asalı belki de, ve muhakkak uzun ve yayvan bi elbiseyle oturmalı bir yerlerde. Eve giderken kaldırıp kafamı otobüsün camından bakarken görebileceğim kadar kaplamalıydı gökyüzünü. Şimdiyse o yokmuş gibi davranıyorum sansalarda, onun yokluğunu kabullenemiyorum; bunu kabullendiğim zamansa kendim varolamıyorum. İbadetim, metanetim, samimiyetim el ele verip attılar kendini uçurumdan aşağıya. Tedaviye ihtiyaç, tanrıya ihtiyaç gibidir. İyileşince unutursun. Oysa ben iyileşmemek için istiyorum şimdi onu. Tedaviyi, tanrıyı belki de. Herkesin ritüellerini tekrar edersem şimdi, bana kin dolu bakan adam nasıl dua ediyorsa öyle edersem iyi bir insan mı olacağım? Öyleyse ben de bir şapşal gibi yaşamaya hazır olmalıyım. Ya da kendi varoluşsuzluğumda yok sayılıp erimeliyim, yıllar önce çay bardağında süzülüşünü izlemeyi sevdiğim kesmeşeker gibi...
3 Aralık 2011 Cumartesi
Olsun
İki sigara arası hayat... sonuncuyu yakmamaktaki tereddüt. Son iki tane kalmışsa hayattan, umut bağlamışsan onlara, unutmuşsan çekmecenin köşesinde ve biri sana hayatın güzelliğini hatırlattıysa çok sonra, yakarsın birini onun verdiği mutlulukla. Sonuncu da vedaya kalır. Yahut gerçeğe dönüşe. Ama bu seferki tümünün sonuncusudur. Enkaz devralışların sonuncusu. Beynelmilel kaideler şaşmazmış. Çocuk düşlerimiz, yok artık...
25 Kasım 2011 Cuma
Tower Heist
Perşembe günleri bir ritüel haline getirmeye çalıştığımız sinema bowling günlerinden birinde gişe önünde sıra beklerken hala hangi filme gideceğimize karar veremiyor ve makaraya devam ediyorduk. Belki de sadece saat uygun olduğu için ve çok uzaktaki afişin köşesinde Eddie Murphy'i gördüğümüz için Tower Heist'ı kötünün iyisi olarak seçmiştik.
Çıktığımızda ise son zamanlarda en fazla etkilendiğim filmlerden birini izlemiş olduğumu hissettim. Öncelikle filmin soundtrackleri muazzam, özellikle bas hastaları için. Eddie Murphy'nin ise en iyi yardımcı erkek oyuncuyu alabileceğine bahse girebilirim bu filmde. Aslında bir "ekşın" filme girdiğinizi sanarken oldukça gülüyorsunuz. İlk kısımlar olay örgüsünü seyircide oturtmaya çalışması hasebiyle biraz uyku getirici olsa da çetenin toplanma süreci sizi tamamiyle filmin içine çekiyor ve arayı saymazsak filmin sonunda kendinize geliyorsunuz.
Güzel bir gün geçirmek isteyen, güzel bir günün sonunda güzel bir film isteyen yahut güzel bir güne başlamak için başarılı bir film arayan herkes mevzubahis gününün içine Tower Heist'ı bir şekilde eklemeli.
Çıktığımızda ise son zamanlarda en fazla etkilendiğim filmlerden birini izlemiş olduğumu hissettim. Öncelikle filmin soundtrackleri muazzam, özellikle bas hastaları için. Eddie Murphy'nin ise en iyi yardımcı erkek oyuncuyu alabileceğine bahse girebilirim bu filmde. Aslında bir "ekşın" filme girdiğinizi sanarken oldukça gülüyorsunuz. İlk kısımlar olay örgüsünü seyircide oturtmaya çalışması hasebiyle biraz uyku getirici olsa da çetenin toplanma süreci sizi tamamiyle filmin içine çekiyor ve arayı saymazsak filmin sonunda kendinize geliyorsunuz.
Güzel bir gün geçirmek isteyen, güzel bir günün sonunda güzel bir film isteyen yahut güzel bir güne başlamak için başarılı bir film arayan herkes mevzubahis gününün içine Tower Heist'ı bir şekilde eklemeli.
16 Kasım 2011 Çarşamba
Bu bir aşk mektubu değildir!
Tek bir kadını sevdim ben. Hiç sokakta el ele yürüyemedim onunla. Hiç kavga edemedim ya da doya doya. Üstelik bana hiç hayatı zindan etmedi ondan habersiz haltlar karıştıramadım çünkü. Karanlık odanın birinde bir rüya gibiydi ona dokunmak veya öpmek. Sabah uyandığında kendi kimliğine bürünmek, onu hep görüp hiç tutamamaktı hayat. Bir de hiç küsüp barışamadım onunla. Ne zaman gözlerimin içine baksa hep aynı imdat çığlığını duydum sadece. Neden kurtaracağımı bilsem onu, yapardım. Kaçmak mıydı bana söylediği, ya da sadece orda kal mıydı? Kalamadım. Dayanamazdım onsuzluğa o bir yerlerde duruyorken. Ben seçersem onsuzluğu, bu daha tahammül edilebilir bir şey olurdu. Hiç anlatamadım ona derdimi, evlilik hayalleri kuramadık hiç. Ya da mesleki kaygılarımla dolu gecelerimde hiç omzunu bahşedemedi bana başımı koyup gevşeyeyim diye. Herkesten habersiz çekip gidemedik akşamın birinde hiç. O olmaya çalıştı hepsi ve hepsi gitti. O kaldı şimdi. Çok geride kaldı. Ve çok muğlak. Tanın kızıllığından çıkacak sureti sabah ayazında kaybolur gider her sabah biliyorum. Şimdi sabahı bekleyemiyorum. Çünkü sabah uyandığında, olmak zorunda olduğumuz insan olacağız yine, sevemeyeceğiz, dokunamayacağız, tutamayacağız, kaçamayacağız...
13 Kasım 2011 Pazar
Tüyap güncesi
Kitap fuarına gitmek ilginç bir psikoloji. Örneğin sabah yediğiniz bir simit ile durabiliyorsunuz farketmeden akşam 8'e kadar. Fuar kapandığında ne yaptığınızı farkediyorsunuz, kollarınız ağrısa da tahammül ediyorsunuz taşıdıklarınıza. Eve geldiğinizde ilk iş yine de yemek yemek değil, kitaplarınıza tekrar göz atmak oluyor. İster seçici olun ister romantik bir kitapsever, benzer duygular yaşıyorsunuz karikatür standından bir poster alsanız bile sadece. Geriye kalansa yorgunluğun yavaş yavaş kendini hissettirmesi, iyiden iyiye bulunduğunuz yere gömülmeniz oluyor akşamında. Yasaklara rağmen kitap güzel ve bu fuar yasaklara karşı giyilen t-shirler ve asılan afişler ile dolu. Bir amca da dokuz ışık kitabının satıldığı bir standda klavyesiyle piyanist şantördü, dilinde ise "aylardan ağustos günlerden cuma... bozkurtlar ordusu geçti hücuma" nın jazz versiyonu ve melodik bir ending... "ya allah bismillah alahüekber". Dedim ya, kitap fuarına gitmek ilginç bir psikoloji.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)