25 Temmuz 2010 Pazar

Foşet

Sırt çantanla kendi yolunda
Cam kenarı arka koltukta
Yalanları bırak ardında

Bir yalansın benim için
Sorma yeter neden niçin
Gitme derken onun için yar
(Git becer kendini onun için yar)

Geri koş erkeğine
Var olan tüm yüzlerinle
(kısılmış gözlerinle)
Sokul yanına yine
Lanetlerim teninde

Hayal et sokulduğunu
Seni yeniden uçurduğunu
Nefesini soluğunu

Yolculuk nereye?

Gecenin körü. Dönüş yolundayım. 1.30 otobüsü için tüm ışıklarını söndürmüş bir kasaba otogarında 10-15 kişiyle bekliyorum. Sadece otobüs firması ofisleri ve birkaç küçük tavan lambası açık cızırtıyla. Ankara otobüsü gecikti. Burası ise şampiyon kentin bir beldesi. Tavandan yere kadar yeşil beyaz bayraklar asılı. Otogar karanlık. Soda soğuk. Sol tarafımdan beni takip eden küçük kız umutsuz. Bir şeyleri değiştirebilecek kudreti bir kez daha hissediyorum kendimde. Yukarıdayım, çok yukarıda. Ama henüz içinden çıktığım kitleye temas edebilecek uzaklıkta. Tümünü olmasa da önemli bir kısmını etkileyecek, örnek olacak yahut sadece sesimi duyuracak olduğum… onlara… Ankara otobüsü gecikti. Bense neyi beklediğimi bilmiyorum. Ben de mi geç kaldım?

Memleket Hastanesi

Yeni bir yerdeyseniz, üstelik yapacak aktivitelerinize uygun alanı arıyorsanız franchise markalar risk faktörünü en aza indirir. Örneğin bir İspanyol turistin eminönünde dolaşırken karnı acıktığında yapacağı şey –eğer türk mutfağını bilen yahut maceraperest ve yeni tatlar arayan biri değilse- en yakın Mc Donalds’a dalmak olacaktır. Bursa’yı biliyordum, içmek istediğimizde güzel bir mekan için tahmin yürütebilirdim fakat Leman Kültür seçeneği herkes açısından en iyisiydi. Daha ucuza çıkabilirdik ama bize asıl pahalıya patlayan 107 liralık hesap değil gecenin mirası oldu. Şizofrenik karalamalarım da tam bu noktada başladı.
…ikinci patates de gelmişti ikinci biranın yanında. Muhabbete o kadar dalmıştık ki nasıl içtiğimi anlamak için tuvalete kalkmayı beklemem gerekecekti. Ön sıramızda L şeklindeki divana serilmiş genç grup, aralarındaki en güzel kızın doğum gününü kutluyordu. Kız güzel olduğu için mi doğum günü kutlanmaya değer bulunmuştu yoksa doğum günü kutlandığı için o günlük bir güzellik miydi bilemem ama telefonuma gelen mesaj ile 10 dakika önce yaptığım şeyin bir halüsinasyon olmadığını anladım. Tüm gece yanımda olacak titreşimin ilk perdesiydi bu. Patatesler bir saniye içinde buz kesmiş, bardağımda duran bira itici gelmeye başlamıştı. Tiksiniyordum. Gözümden dökülen yaşa ve az önce yaptığıma yardım etmişti çünkü. Efes dost, tuborg şeytandı…
…hiç de hastaneyi andırmıyordu. Kapıdaki kız sanki bir holdingin danışma bankosunda oturur gibiydi içeri girdiğimizde. Ne serum kokusu vardı ne de hasta koşuşturmaları. Saatten değil parasızlıktandı bu durum. Yani orada olmak için kendinizi var ettiğinizi gösterecek kadar dolu olmalıydı cebiniz. Biz neye güvenerek oradaydık peki? Korkum bu yüzdendi ama en yakın müdahale yeri orasıydı. Doktor geldi, kapıyı kapattı. Canımı yakmamaya özen göstererek inceledi. Bu işte bir terslik olmalıydı. Doktorların bu tip kaygıları olmamıştı hiç. Sonra çekip konuştu birkaç cümle. Dışarıya çıktığımda öğrendim ki devlet hastanesinde acil müdahale gerekiyordu, acilen. Çok düşünceli olduğu ve bize tonlarca para ödetmemek için mi gelmişti bu tavsiye yoksa durumun ciddiyeti onu da korkutmuş ve sorumluluk almaya çekinmiş miydi? Karanlık Bursa yollarında yürürken ilk seçeneğin doğru olmasını dilemekten başka yapacak bir şeyim yoktu. Kan basıncım artıyor, bünyedeki promil yokuş çıkan bacaklarımı güçsüzleştiriyordu….
…bir an önce hallolmalıydı her şey. Hem sorunsuz, hem de çabuk. Fark edilmeden. Yüksek nabızda yüksek düşünceler ile yaklaşırken hastaneye artık birilerine haber vermenin vaktinin geldiğini düşündüm ama yanımda hep aynı titreşim vardı zaten. Tüm bunlar olurken parmaklarım da çalışıyordu bir yandan. İçinden çıkılamaz işler iki taneydi ve ben birinin içinden çıkmaya çalışmayı çoktan bırakmıştım. Mesaj geliyordu. Mesaj gidiyordu…
…iletim raporunu sildim ve kafamı kaldırdım. Küçük bir bina üzerinde koca bir levha. Bazen tek bir an için yaşarsınız ya hayatta. Sanki o an gibiydi bu an. Koca bir tabela, üzerinde yazıyor MEMLEKET HASTANESİ diye. Devlet hastanesi beklerken memlekete gelmişiz aslında. Halkı için var olan devlet yerine devletini var etmeye çalışan bir halkın içinde doğmanın verdiği doğuştan direnç kabiliyetimin meyvesi bu tabelayı görmekti. Memleket hastanesi… İçeride cennet mi vardı. Öyle geliyordu. Ait olduğum yeri, tarif eden en güzel kelime “memleket” ve işin garibi de ne biliyor musun? Beş dakika duramam hastanenin içinde ve sevmem onu da. Ama başına memleket gelince hastane bile güzel geldi kendime. Yok muydu içeride kaderine lanet edenler. Mikrobuyla devlet huzuruna çıkmış umutsuz hastalar, sınıf arkadaşları özel muayenehanelerinde iyi kazanırken ideallerinin yahut basiretsizliğinin oraya hapsettiği, iç çelişkileriyle senin beynine müdahale eden doktorlar yok muydu? Yaşamaya çalışırken bir yandan da kayıt yaptırmak zorunda değil miydin sanki orada da? Kimlik numaranı bilmeleri gerekiyordu biraz daha yaşayabilmen için. Ve önce kim olduğunu bilecekler, sonra seni kurtaracaklardı. Sağımdaki kapıda elinde silahlarıyla iki jandarma, öte yandaki müdahale odasının içindeyse telsizleri susmayan 4-5 polis memuru vardı. Paranın hüküm sürdüğü o hastaneye benzemiyordu. Kaos vardı, her gelene sakinleştirici vardı, bürokrasi vardı bacağı kopmuş, kolundan kan damlayan ve çenesi, omzu çıkan insanlara. Ama doktor yoktu. Adı memleket hastanesi olmasa daha erken çıkardım ama kaldım. Biraz daha baktım memleketime. Tarif edemedim ama sonuna kadar hissettim. Tam olarak memleketimdeydim. Çıktım. Bir daha kaldırdım kafamı ve gülümsedim tabelaya…
...dikkat edilmesi gerekenleri de söyleyip az önce onu bulduğumuz odaya geri döndü doktor. Mutluydum çünkü henüz vaktimiz vardı. Nerede olduğumu bilmeyenler için tabi. Yanımdaki titreşim için ise artık vakit çok geçti. Uluydu, yüceydi titreşim. O olmasa da ben bu geceyi atlatırdım ama yanımdaydı. Olmamayı da tercih edebilirdi ve belki de olmamayı tercih etmesi gerekirdi ama oldu. Onun dengesizliklerinden biri miydi yoksa şaşırtıcı bir şekilde sap ile samanı ayırt edebilmiş miydi bilemiyorum ama kendimi bir anda tuvalette buldum. Lavabo dolmuştu ve tıkanmıştı, çeşme ise sonuna kadar açık. Kafam acıyordu. Sanırım musluğa yahut mermerin üzerine düştüğümde çarpmıştım. Üzerim de ıslaktı. Dışarı çıktığımda duvardaki boydan boya karikatürleri gördüm. Bahçeye çıktım ve kalan biramı içtim. Zaman-mekan algım sıfırlanmış gibiydi. Bize katılanlardan birini otobüs durağına bırakmaya giden anarşist ruh geri dönmüş ve o da son birasını içmişti. Kalktık ve hesabı ödemek için kasaya yöneldik. Çıkan hesap şaşırtıcıydı… yüz yedi lira…

…kahvaltı sofrası güzeldi ve hala aynı şehirdeydim. Oysa tam şu an tüm yıkıntıların miras bırakıldığı yere dönmüş olmam gerekiyordu. Dönmeyecektim. 2 gün de olsa başka bir yere savruluyor bedenim. Güneş batıyor şimdi yine, ben çatıların hizasında bir bina terasında, karşımda yine bir deniz, yine bir adaya selam vererek ve yine gururla. Bu sefer de sol tarafımda. Enseme vurmasını engelleyen brandanın ardında, küçük bir nokta görüntüsünde… ardından yemyeşil dağın ardında. Yine gözden kayboldu ve yine gelecek…

Bildiğimiz dünyanın sonu - iyimserlik

Ancak 1848’le arada bir fark daha var şimdi. On dokuzuncu yüzyılda, hatta daha yirmi yıl öncesine kadar dünya sistemi gelecek hakkında muazzam bir iyimserlik dalgası üzerine biniyordu. Herkesin, tarihin ilerlemeden yana olduğundan emin olduğu bir çağda yaşıyorduk. Bu inancın çok önemli bir siyasi sonucu vardı: İnanılmaz bir istikrar unsuruydu. Sabır yaratıyordu, çünkü herkes işlerin bir gün, yakın bir gün, kendisi için değilse bile en azından çocukları için daha iyi gideceğine temin ediyordu. Liberal devleti siyasi bir yapı olarak makul ve kabul edilebilir kılan şey, bu inançtı. Bugün dünya bu inancı kaybetti ve onu kaybedince temel istikrar unsurunu da kaybetmiş oldu.

15 Temmuz 2010 Perşembe

Susmak

Güneş altında söylenmedik söz yokmuş. Bu yüzden geceleri söylüyorum sevdiğimi.. Ne gece ne gündüz yokmuş söylenmemiş söz.. Bende söylenmişleri söylüyorum yeni biçimde.. Hiç bir biçim kalmamış dünyada denenmedik. Bende susuyorum sevgimi saklayıp içimde. Duyuyorsun değilmi suskunluğumu nasıl haykırıyor..Susarak sevgisini ilan eden çok var sevgilim... Ama bir başka seven yok benim sustuğum biçimde.
'Aziz Nesin'

12 Temmuz 2010 Pazartesi

On yıl sonra...


Can sıkıntısının en büyük çoğaltıcısı dört duvardır. Hiç hesapta yokken göze takılan ufacık bir şey sizi hapsediyor aslında çok sevdiğiniz ve yağmurda, çamurda zor günlerde "oh iyi ki buradayım" dediğiniz yere. Sığnak birden hapisane oluveriyor zihninizde. Dışarı atmak istiyorsunuz kendinizi. Peki ya saat gecenin üçü olmuşsa?

Sizinle hemfikir olacak bir dosta ihtiyacınız var. Üstelik o sıkıntı anını beraber yaşamış olmanız gerekiyor yoksa çıktığınızda soluduğunuz havanın anlamı farklı olur ve bu o kadar da tat vermez.

Gece dolmuşun gelmesini beklerken kokoreççiye uğrarsınız. Bol koyar adam elindeki bitsin diye ve tam bu sırada el ele bir kadınla erkek gelir bir şey sorar. Eve gitmeden önce karınları doymalıdır çünkü aç ayı oynamaz. Kız "evde ekmek yok mu" diye sorar ben bir şeyler yaparım evde dercesine fakat adamın evde yapmasını istedikleri belli olduğundan onla vakit kaybetmek istemez ve bir çorbacı aramaya devam ederler.

Bindiğimiz dolmuş taksi gibidir, sadece iki kişi var ve yolda da sadece bizim dolmuş. Geri dönen bile yok neredeyse ve biz oraya doğru gidiyoruz. Şehir uyurken uyanık olmayı hep sevmişimdir de kendimi bir hayalet gibi hissettim şimdi. Sokaklarda özgürce uçan. Seni görmüyorlar ve sen her yere gidebiliyorsun. En güzeli de dört duvalarla sıkışmak yerine gökyüzüne uzanıyor bakışların. Nefesini daha rahat çekiyorsun ve bırakıyorsun. Ama bir sorun var, her yer kapalı, açık olanlar da bekliyor masadaki son kalıntıların kalkmasını; hatta baskı yaratıyorlar üzerlerinde masa ve sandalyeleri gürültülü bir biçimde toplayarak. Sizi kendi mekanına çekmeye çalışan tipler şimdi sizle göz göze gelmemeye çalışıyor ki kapatıp bir an önce gidebilsinler.

Umudu kesip, gecenin karı bir kokoreç bir de sosisli olacakken yanından geçtiğimiz ve orasının da kapatmakta olduğunu düşündüğüm küçük bardaki adam "buyrun" dercesine kafasıyla işaret etti, dostuma seslendim çünkü dalmış gidiyordu; kendi dertlerine mi, bastığı yerin dertlerine mi, başk birinin derdine mi...

İçki,muhabbet,falan filan... Günün ışıdığını farkettiğimde mekanda oturan dörtlü kalkmaya hazırlanıyordu. İki zenci kadın ile iki hollandalı sarışının müthiş enternasyonalitesi bizle ilgilenen kaderi sınırlı garsonun ağzını sulandırmıştı. Güzel bir gecenin sıcak ve haz dolu bir sabahı olacaktı onlar için, garsonun ise bizden rica ettiği sigaradan çektiği hiçbir fırt yarasını kapatamayacaktı. Bu yara onunla ilgili değil, doğduğu yer ile ilgiliydi doğrudan. Sıkıntı varsa düşünce de vardır, düşünce varsa fikir üretenler de çıkar. Neden Alman filozoflar bu kadar etkilidir siyaset biliminde de amerikan çocukları moron, avrupalı çocuklar keyif düşkünü olarak çıkar karşımıza.

Aklıma o geldi birden. Bundan 10 sene önceydi aşağı yukarı. Gözlerinde o ışığı gördüğüm ama küçüklüğümün götürüsüyle elimden kayıp giden "o" ihtimali. Tam o yaşlarımda bir kez, sabah kahvaltısı için gelmiştim onun da içinde bulunduğu arkadaşlarımla taksime. Tabi o zaman saat daha makuldu mekanların açık olması için. Yeni kepenk kaldırıyordu herkes ve biz yirmidört saat açık olan bir yere girmiştik. Şimdi ise her yer kapalı. Restoranların erkenden gelen çalışanları -tabi bu sabah kahvaltısından iyi bir gelir elde etme potansiyeli olan restoranlar- kepengi yarım açmış içeriyi güne hazırlayan temizliği yapıyorlardı. Henüz otobüsler çalışmaya başlamamıştı, nasıl gelmişlerdi ki buraya? Kıt kanaat geçinirken, maaşının yarısını otobüs parası olarak ayırmak zorunda kalırken bir de dolmuşa mı binmek zorundaydılar.

İnsanlara ölmeyecekleri kadar para vermek yeterli değil mi? Gerisi patronların güneyde tatillerini yaparken bir kadeh viskiye verdikleri 700 lira için gerekli. Yahut henüz tanıştıkları ve yatağa atmak için çabaladıkları kadına alacakları pahalı hediyeler için.

Biz köle değiliz ve olmayacağız... Sabah taksimde yürümenin özgürlüğünü yeniden tattıktan sonra hele...

11 Temmuz 2010 Pazar

Meyve Çekirdekleri



Tema Vakfından Duyrulmuştur...

Yeryüzünün aldığı yağmur oranı 10 yıllık aralıklarda artar. Bu sene (2010) dünyanın periyodik olarak en çok yağmur alan yıllarından biri olacak, bu nedenle yediğiniz kayısı, şeftali, kiraz, vişne, karpuz, kavun, erik vb. meyvelerin çekirdeklerini lütfen çöpe atmayın, hele çöp poşetlerine ASLA hapsetmeyin. Mümkünse herhangi bir yerde toprağın 10 cm altına gömün. Üzerine de bir bardak su dökün.

Gömme imkanınız yoksa bi poşette bu çekirdekleri biriktirip yanınıza alın ( yada arabanıza koyun) arsa, tarla, toprak yol kenarı, yamaç gibi toprağı gördüğünüz alanlara bu çekirdeklerinizi savurun, korkmayın bu çevre kirliliği değildir aksine çevre için yeni hayattır. Doğa hemen o yeni çekirdekleri kucaklar ve besler…

Yapacağınız en kötü hareket çekirdekleri poşetlere hapsetmektir ! Bunu yapmayın ve yaptırmayın.

Yapılan çalışmalarda doğaya başıboş atılan yada dikilen bu çekirdeklerin en az yarısının yeşerip ağaç veya bitki olduğu kanıtlanmış.
En büyük israflardan birisi meyve çekirdeklerinin çöpe atılması, ülkemiz adına küçümsenemeyecek büyük bir servet...
Daha yeşil bir ülke için, daha temiz hava için, toprak kaymasını önlemek ve yeni nesillerimize yeşil bir dünya bırakmak için hep birlikte elimizden geldiğince meyve çekirdeği gömelim, savuralım, fırlatalım…

Bu uygulama TEMA tarafından başlatıldı ve bilinçli toplum olarak bizlerin desteklerini bekliyor, Doğaya yardım etmek, gelecekte etrafımızı saracak beton ve gökdelenlerden alamayacağımız oksijeni karşılamak için bile bu çekirdeklerden çıkacak ağaçlara ihtiyacımız olacaktır.

Poşete koymadığınız her çekirdek için şimdiden teşekkürler...