29 Eylül 2008 Pazartesi
Şizofrenik karalamalar...2...
Silahını doldurmadan önce son defa bakman gereken şey çocukluğun. Arkada kalmış, ışıklar söndüğünde daha az tehlikeli bir yer haline gelen "memorial" şeyler. En iyi yaptığını sandığın şeyde aslında diğerlerinin içindeki en kötüsü olduğunu görmek gibidir attığın adımdan şüphe etmek. Hadi yine eğlendirsene beni kendi saçma sapan şeylerinle. Anlamını bilmeden yaşadığın babalığın manasızca yarattığı bir ben, senin hiç tanımadığın, korktuğun ve kabullenemesen de gerçek olan bir ben. Tattığım güzelliklerin nasıl şeyler olduğunu unutturdu streslerim, kırılan oyuncağım ve yanındaki susmak zorundalığım. 2.kurşunu da koyuyorum o zaman çünkü sen de beni susturmaya çalışıyorsun şimdi hanımefendi, benim ona benzediğimden şikayet edip asıl sen ona benziyorsun farkında mısın? Suskunluğumu bu sefer kaldırabileceğini sanmıyorum. Çare olarak da umursamıyorsun şimdi beni. Kendini kandırmaya devam et. Artık sizinle yaşamıyorum. Ve zerre umrumda değilsiniz. Yaptığınız şeyeler size minnettar olmama yetecek kadar değil ve unuttuğunuz bir şey var ki asıl siz bana minnettar olmalısınız. Fakat sakın ama gurur duymaya kalkmayın. Eğer her vakit namaza giden, sakallı hocalara profesörlerden daha fazla önem veren, hayatı akılla değil kalple kavramaya çalışan, asosyal ama "iyi" bir adam olsaydım işte o zaman gurur duymaya hakkınız olurdu. Askere giderken de omuzlara kaldırır "en büyük asker bizim asker" derdiniz gururla. Kına da yakardınız bana. Şimdi ise sakın gelmeyin arkamdan. Eğer nankörlük ettiğimi düşünme gafletine düşüyorsanız kendinizi kandırmaya devam edin. Böylesi sizin için daha iyi olacak. Kurşunlarım da bana kalacak...
28 Eylül 2008 Pazar
İkibindokuz hayali...
Kahvaltı yapmayı reddediyorum. Doyan insan miskinleşir ve üretme istenci yok olur. Zaten yemek yemeyi düşünecek kadar aç değilim. Mübarek kandil simitleri duruyor hem komidinin üstünde, bir de bitmiş meyve suyu bardağı. En şanslısı da sağ köşemde duran "bal". Suyunu temizledim yeni ve yine yemledim. Bayılıyorum suyu kirliyken yüzeye çıkıp daha fazla oksijen almaya çalışmasına ve temiz suya girince hareketlenmesine. Odanızda sizden başka bir canlı olması nasıl bir duygudur bilir misiniz? Hayvan beslediyseniz sanırım aynı duygular. Sorumluluk, onunla konuşup dertleşme vesaire. Peki daha marjinal bir sorum var. Odanızda sizden başka bir beden olması nasıl bir duygu, hem de ölü? Biraz bekleyeyim de kendine gel. Sensiz yaşarım mı sanıyordun? Seni her özlediğimde sana uzanmak iki kelimeyle "seni özledim"... uzanışların en temizi değil miydi? Değil miydi ki cevaplar hep hakaret oldu? Ve şimdi de aynı iki kelime senden hem de -miş li geçmiş zamanda yazılmış. Öldürdüm seni ve yatağımın altına koydum parça parça ettiğim bedenini. Bana hiç bir zaman ait olmayan bedenini... Yatağın üstündeyken, kollarımdayken de bunu hissettim kendimi sana bırakırken de. Ve şimdi üzerine yatıyorum her gece. Kitaplarımı, tüm ıvır zıvırlarımı kaldırdım oradan, temizledim, sana layık bir yer haline getirdim. Her yana saçtım seni... gözlerini en dibe koydum. omuzların ise ellerime en uzak yerde, ayak ucunda yatağımın. Göğsündeki saf sen kokusu ise hiçbir zaman yok edemeyeceğim için yastığımın kenarında. Yağlı saçlarımdan ve boynumdan çıkan ter kokusunun sinmişliğine rağmen ben hala sadece o kokuyu alıyorum. Parça parçasın yatağımın altında. Ve ben her gece senin kokunla uyuyup, "la partida" ile uyanıyorum. Motorsikletim yok ama yürümeyi seviyorum. Tabanvay günlükleri mi demek lazım hepsine yoksa demir ağlarla ilgili bir isim vermek mi gerek? Öyle ya onlara güveneceğim yola çıkarken. Belki de dönüşüm olmayacak. Gittiğimi de bilmeyeceksin zaten. Ben parça parça bedenine son bir kez eğilip bakacağım yatağın altına, elim gözlerine gidecek dipten almak için ama vazgeçeceğim. Yoksa gidemeyeceğim. Ruhunu kendime alırsam kokun konusunda tereddütüm kalacak bir tek. O da mı bedeninin bana ait olmayışının bakiliği gibi kalacak, yoksa geçici mi bu kokun da? İlk trenle gidiyorum...
Tarih: 00.00.09...
Tarih: 00.00.09...
Samatya Sahili
peygamber hira'sı
dertlinin samatyası
gemiler sabitlenmiş beklerken
iki adam, elinde birası
uyurken şehir
ve günahken her şey
mübahtır şarabın
sabah yarattığı mide bulantısı
ne gitar teli dayanır
ne de ruhum dertlere
hem gelecek kurgusu
hem yaşananlar tahlili
ille de sen, sadece...
samatya sahili...
dertlinin samatyası
gemiler sabitlenmiş beklerken
iki adam, elinde birası
uyurken şehir
ve günahken her şey
mübahtır şarabın
sabah yarattığı mide bulantısı
ne gitar teli dayanır
ne de ruhum dertlere
hem gelecek kurgusu
hem yaşananlar tahlili
ille de sen, sadece...
samatya sahili...
26 Eylül 2008 Cuma
Combatante...
Yolculuk psikolojisi nasıl olur da beni farklı bir düşün dünyasının içine çekerken aynı zamanda ineceğim durağı kaçırmadan dış dünya ile bağlantıda kalmamı sağlıyor hayret verici bir durum. Yürürsün yalnız bedeninle yollarda, sırtını dayayacağın kaç kişi vardır bilmeden sıcak hissedersin arkanı sırt çantanın sana olan teması ve vücut ısını muhafazsıyla. Bedendir tek olan ve ıssız caddelerde ürperen ise ruhundur. Zira ruhun zaten yalnızlığa alışıktır ve lakin buna beden yalnızlığı da eklenince o zaman açıklanır bu ürperti. Ne tinerci ne gaspçı korkusudur. İşte bu yüzden güzeldir kalabalık içindeki yalnızlık. Ve şarkı başlar...
Sırt çantalı bir adam, çantasında sadece yağmurluğu, kitabı, çakmağı ve günlüğü ile ilk adımlarını atar sağına bakarken bahçe kapısından çıktığı sırada. Aşılmaz dağları aşmak için dağa tırmanmak şart değildir fakat gideceğin yeri görmek için o dağın tam tepesinde olmalısın, en tepesinde. Ve adam da ordadır. 360 derece her yan apaçıktır artık. Şimdi önemli olan hangi yamaçtan aşağı yuvarlanmayı seçeceğidir. Tek başına bir kumandandır artık. Sıfırbaşı... Ordusu yüreğinde, belki de dağların eteğinde... tek tek... emek ile ve yürekli...
Sırt çantalı bir adam, çantasında sadece yağmurluğu, kitabı, çakmağı ve günlüğü ile ilk adımlarını atar sağına bakarken bahçe kapısından çıktığı sırada. Aşılmaz dağları aşmak için dağa tırmanmak şart değildir fakat gideceğin yeri görmek için o dağın tam tepesinde olmalısın, en tepesinde. Ve adam da ordadır. 360 derece her yan apaçıktır artık. Şimdi önemli olan hangi yamaçtan aşağı yuvarlanmayı seçeceğidir. Tek başına bir kumandandır artık. Sıfırbaşı... Ordusu yüreğinde, belki de dağların eteğinde... tek tek... emek ile ve yürekli...
25 Eylül 2008 Perşembe
ANLADIM
---Alıntıdır---
ANLADIM
Bunca zaman bana anlatmaya
çalıştığını,kendimi
bulduğumda anladım.
Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu
varmış,
Kendi yolumu çizdiğimde anladım..
Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat,
okuyarak,dinleyerek değil..
Bildiklerini bana neden
anlatmadığını, anladım..
Yüreğinde aşk olmadan geçen hergün
kayıpmış,
Aşk peşinden neden yalınayak
koştuğunu anladım..
Acı doruğa ulaştığında
gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını
anladım..
Ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla
ağlamaktan daha değerliymiş,
Gözyaşımı kahkaya çevirdiğinde
anladım..
Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir
tek en çok sevdiği acıtabilirmiş,
Çok acıttığında anladım..
Fakat,hakedermiş sevilen onun için dökülen her
damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler
terkettiğinde anladım..
Yalan söylememek değil, gerçeği
gizlememekmiş marifet,
Yüreğini elime koyduğunda anladım..
''Sana ihtiyacım var, gel ! ''
diyebilmekmiş güçlü olmak,
Sana ''git'' dediğimde anladım..
Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum''
diyebilmekmiş sevmek,
Git dediklerinde gittiğimde anladım..
Sana sevgim şımarık bir
çocukmuş,her düştüğünde zırıl
zırıl ağlayan,
Büyüyüp bana sımsıkı
sarıldığında anladım..
Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye
haykırmak istemekmiş pişman olmak,
Gerçekten pişman olduğumda anladım..
Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş,
Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..
Ölürcesine isteyen,beklemez,sadece umut edermiş
bir gün affedilmeyi,
Beni afetmeni ölürcesine istediğimde
anladım..
Sevgi emekmiş,
Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak
kadar sevmekmiş
Can YÜCEL
ANLADIM
Bunca zaman bana anlatmaya
çalıştığını,kendimi
bulduğumda anladım.
Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu
varmış,
Kendi yolumu çizdiğimde anladım..
Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat,
okuyarak,dinleyerek değil..
Bildiklerini bana neden
anlatmadığını, anladım..
Yüreğinde aşk olmadan geçen hergün
kayıpmış,
Aşk peşinden neden yalınayak
koştuğunu anladım..
Acı doruğa ulaştığında
gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını
anladım..
Ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla
ağlamaktan daha değerliymiş,
Gözyaşımı kahkaya çevirdiğinde
anladım..
Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir
tek en çok sevdiği acıtabilirmiş,
Çok acıttığında anladım..
Fakat,hakedermiş sevilen onun için dökülen her
damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler
terkettiğinde anladım..
Yalan söylememek değil, gerçeği
gizlememekmiş marifet,
Yüreğini elime koyduğunda anladım..
''Sana ihtiyacım var, gel ! ''
diyebilmekmiş güçlü olmak,
Sana ''git'' dediğimde anladım..
Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum''
diyebilmekmiş sevmek,
Git dediklerinde gittiğimde anladım..
Sana sevgim şımarık bir
çocukmuş,her düştüğünde zırıl
zırıl ağlayan,
Büyüyüp bana sımsıkı
sarıldığında anladım..
Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye
haykırmak istemekmiş pişman olmak,
Gerçekten pişman olduğumda anladım..
Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş,
Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..
Ölürcesine isteyen,beklemez,sadece umut edermiş
bir gün affedilmeyi,
Beni afetmeni ölürcesine istediğimde
anladım..
Sevgi emekmiş,
Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak
kadar sevmekmiş
Can YÜCEL
24 Eylül 2008 Çarşamba
Sadece 20 dakika...
Yine kapalı tüm kapılar. Garaja giderken beni götürecek o tramvay en uzak meyhaneye gider gibiydi içi boş, kederli, ve yorgun. Önümden akan insanlar birbirlerinden ne kadar farklı olurlarsa olsunlar bütünün bir parçası gibi duruyordu ben öylece durup onlara uzaktan baktığımda. Beklemelerin sabırsızlığı ile "nerde kaldın telefonları" eden tedirgin güzel bayanlar, arkadaşlarını karşılayan marjinal olduklarını sanan ama birbirlerini kopyalayıp duran "hayatı kavramış(!)" genç adamlar, ayak uçları dışarıya doğru açık yürüyen özgüvenim yüksek mesajıyla dolu kısa boylu, kısa saçlı, dar kot pantolonlu ve konversli kızlar, sabaha kadar kimin bedeninde med-cezirlerle ıslanacağını bilmeyen, gecenin bilinmezliği ve karanlığı ile libidolarını arttıran "bir gecelik" insanlar, iş çıkışı resmi sayılacak giyisisiyle yine iş çıkışı buluşacağı samimi bir arkadaşını bekleyen orta yaşlı iş kadını; ve daha niceleri. Akar ve gider İstiklal'den aşağıya. Tramvayın arkasına kaçak binen hiperaktif deli herkesi tedirgin etmişti. Ama ben komik bulmuştum ve sanırım o yüzden sadece benle konuştu ve diğerlerinden sadece para istedi. Bindiğinde "kartı unuttum" dedi ve indi, yolda eğildi ve geri bindi, ohh buldum diye gösterdiği kart bi kebapçının karvizitiydi; ona göreyse oraya giriş çıkış kartı... Çünkü kendi dünyası vardı. Adeta bir tirat izliyordum. Cebine attığında elini mimik ve jestleri beni tamamen bir tiyatronun içinde olduğuma inandırdı. Üç boyutlu, interaktif bir tiyatro. İki milyonu eksikmiş, söylenip duruyordu yine o hiperaktivitesinin verdiği ani el kol hareketlerini yaparak. Turistlerden "mani mani" diye para isterken kafasını çevirdi, tramvaya binen kızın akbil basmasını engelledi, gerek yok yahu lafına kızın neden cevabına ve dolayısıyla sorusuna "ya ordusejbje ygdeb" diye bir şey söyledi ama kimsenin anladığını sanmıyorum. Kız da tedirgin olmuştu. O da sahnedeydi artık ve mavi gözleri o gece hiçbir şeyin olmadığı kadar parlak ve yakındı. Ve en güzel olan her şey gibi gözlerinin büyüsü de kısa sürdü. Bu sırada inen hiperaktif sokak adamının yerine cebinde şampuan şişesi olan -tiner ile dolu olduğu konusunda tüm aşklarım üzerine bahse girerim- bir ergen tiner bağımlısı vardı artık. Yine şu marjinalimsi tipler koşarak yetişti tramvaya. Tinerci kayık bi ağızla "hızlı gidiyor değil mi" diye güldü. İçeri giren mavi gözler yüzünden mi yoksa benim de tedirgin olmamdan mı; yoksa her ikisi suçu birbirine atmaya devam ettiğinden mi bilmem ben de içindeydim tramvayın. İnip tünele geçtiğimde koşarak geldi ve karşıma oturdu. Bu sefer beline sıkıştırdığı pet şişeyi çıkardı, bezindeki tineri tazeleyip keyfine devam etti. O da söyleniyordu "turist dolmuş her yer anua goyuum" diye. Yan tarafta oturan almanca ya da flamenkçe konuşan turistlere takmıştı kafayı. Bunlar hristiyan mı diye sordu bana. O an artık o da tehlikesiz biriydi benim için. Öyledir heralde dedim. Döndü onlara, tekrar bana baktı "gavur" yani dedi. İçinden de mırıldanıodu "pis gavurlar pis gavurlar"... Gavurların sesleri biraz yükselmişti, keyifli bir akşam yaşıolardı kanımca. Bu sese dayanamayan çocuk "eeee susun lan" diye bağırdı, turistler ona baktılar; şaşkınlık, hafif öfke ve bir anlam arayan bakışlarla. Hemen değişti yüzünün ifadesi çocuğun, artık o da inandırmıştı beni bir tiyatroda olduğuma. Algı yeteneği tiner çekmekten alt düzeye inmiş çocuk o halde, dilini hiç bilmediği gavurlara o kadar sempatik bir şekilde kulaklarını tıkayıp sonra da ellerini aşağı doğru "yavaş olun" anlamında indirdi ki, turistler gülüp daha yavaş konuşmaya başladılar. Birileri, dış dostlarını, gavur dostlarını dinleyerek ülkesini yöneten birileri; kendi köylüsünü, çiftçisini mahvedip sonra onlara "yalancı" çık dışarı derken, görmezden gelinen bir "tinerci" ... "gavurları" susturmuştu. Hem de rızalarıyla ve güldürerek. Sanırım bir tinerci kadar olamayacak muhafazakar demokrat kadrolardaki hiçbir bürokrat ya da diplomat. Bana alışmıştı ve sevmişti sanırım ki "sünnet de olmuyolar di mi bunlar" diyip güldü. Bununla da kalmadı "döviim mi bunları" dedi ve kalkıp üstlerine yürüdü, sonra da güldü, pis gavurlar pis gavurlar diye bağırırken ben hızlı adımlarla inmiştim karaköye. Sokak tenha, hava karanlıktı. Tramvaydan çıkan insanların kümelendiği alandan çıkarsam yalnız olacktım ama derdim ondan kurtulmak değildi. Tineri o kadar fazlaydı ki karşısında otururuken ben kafa olmuştum. Acaba ben de susturabilir miydim şimdi gavurları? Beni yöneten ve hepsi birbrininin aynı olan çıkarcı farelere emreden "gavurları"... öyle ya, ya onları susturmalıydım ya da dinleyip uygulayan farelerin kulaklarını kesmeliydim. Bir tinercinin kim bilir neler düşünerek yaptığı şeyler ve söylediği sözler beni nerelere sürüklemişti. O, karaköyün karanlıklarına bense tramvay istasyonuna giderken son kez göz göze geldik. İkimiz de kafa olmuş, ikimiz de bilinmezliğe gider halde...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)