19 Kasım 2008 Çarşamba

Türkiye İktisat Tarihi Vize Soruları

1- Batı Avrupa'da dünyevileşme ve arkaplanını açıklayınız.

2- Osmanlı ekonomisinde normatif esaslar nelerdir? Birini açıklayınız.

16 Kasım 2008 Pazar

İktisadi Gelişme Vize

1- J.S.Mil, Ricardo'un durgunluğa giden büyüme modeline karşı nasıl bir gelişme anlayışı ortaya koymuştur? Sizce bu tartışmanın güncelliği var mıdır?

2-Hayek'in liberalizm anlayışının temel unsurları nelerdir? Sizce hayek in bu görüşeri Smith ve Berkley den farklılaşıyor mu? Neden?

3- "iktisadi ve siyasal özgürlüklerin (zaman zaman ileri sürüldüğü gibi) birbirine düşman olmaktan çok birbirini güçlendirmeye yardımcı olduklarına dair güçlü kanıtlar vardır. Aynı şekilde, kamusal etkinlik gerektirebilen eğitim ve sağlık hizmetleri alanlarındaki toplumsal imkanlar, bireysel iktisadi ve siyasal katılım fırsatlarını tamamlar ve aynı zamanda farklı yoksunluklarımızın üstesinden gelirken kendi inisiyatiflerimizin güçlenmesine yardımcı olur" Amartya Sen

Bu fikirleri örnek vererek tartışınız.

12 Kasım 2008 Çarşamba

Yeni rektörünü bekleyen üniversite

Karanlık. Çimenlerin üzerinde sararmış yapraklar gecenin rüzgarsızlığı ile taş misali duruyor kocaman kapının önünde. Kimi yıllarda paşalar geçmiş içinden, dünyayı dize getireceğini sanan çürümüş ordulara komuta eden; kimi zaman elinde silahlar nişan aldılar yine aynı kapının önünde çıkan öğrencilerin üzerine kurşun yağdırmak için “polisimsiler”. Üniversiteye giriş hayalleriyle yuvarlak karalayan gençlerin test kitapçığı kapaklarında basılıdır aynı kanlı kapı. Ve aynı kanlı kapı üzerinde bir bezde “6.filo defol” yazısıyla kazınmıştır zihnime. Şimdi ise ıssız; geceden mi yaşlılıktan mı bilinmez. Yorulmuş bizim kapı. Önünde akşam pazarı açan işportacılar. Gündüzün aksine bir tenhalık ve titreten ayaz. Soğan kuru, ekmek yavan artık. Sömürünün sonucu ağır ama herkesin kanıksadığı bu ağırlık yükünü iyice verdi Ahmet'in Mehmet'in sırtına. Kanını doyuramaz halde neredeyse ve neredeyse orta sınıf bile.... tabi kaldıysa. Kapı ise onlara bakıyor, tüm yorgunluğu ve asaletiyle. Yine o kapıdan çıkacak “6.filoları” defedecekler.

2-5 ten 5-2 ye

5-2 den 5-2 ye28 Ekim 2008 Salı 18:25
Avrupa takımı Fenerbahçe (!) ilk defa bir lig maçını 19:00 da yapıyordu. Rakip Bursaspor. Hafta içinde 5-2 lik bir Arsenal faciasının ardından insanlar kombinelerini eşe dosta vermiş olmalı ki fellik fellik “maraton c blok” , “telsim n blok” arıyordu. Boş olacağını tahmin ettiğim stattan yüksek sesle tanıdık cümleler yükseliyordu: “-larda yüzen alsancak. Sönmeden yurdumun üstünde…” Dedim ya geç kalmıştım ve maç, ben stadyumun dışındayken başlamıştı. İlk düdük ile birlikte tezahürat sesi bastırdı geceyi. Tek bir fark vardı her zamankinden. Kadıköyde, taraftar Bursaspor diye bağırıyor, rakibi destekliyordu. Nasıl yani? Taraftar sinirliydi evet; takıma, yönetime, her şeye… Fakat nasıl olur da bu kadar organize bir protesto yapabiliyorlardı? Düşünün hele; en büyük kozunuz Saraçoğlu taraftarı, ve o da sizi değil konuk takımı destekliyor. Doğru muydu yaptıkları? Peki ben içeri girince ne yapacaktım? Bu bocalamayla girdim tribüne ve girince anladım işin iç yüzünü. Fenerbahçe “seyircisi” susuyor, bir avuç Bursaspor “taraftarı” bağırıyordu. Duyduğum ses de onlara aitti. Bu durumu içine sindiremeyen FB seyircisi de bir anda “taraftar” oluverdi ve Kadıköy 4 gün sonra yine bir 5-2 gördü. Herkes keyifliydi.

Kriz Algısı

Küresel mali krizin tüm sistemi tehdit eder durumda olması bir yana “hamdolsun iyiyiz” telkinleriyle sakinleşmeyen piyasalar bugün “bizim anladığımız dilden” konuşmaya başladı.



Her toplumun kriz algısı farklıdır. Kimileri “işsizliği” kriz olarak görürken kimisi “enflasyonu” kriz belirtisi olarak algılar. Türkiye koşullarında ise kriz deyince gözlerin döndüğü yer “döviz kurları” oluyor. Dolar ne kadar çıktıysa(!) kriz o kadar yakındır bizim anlayışımızda. Günümüzde yaşadığımız kriz ise finans piyasalarında yaşanan kredi sıkıntısından kaynaklı olduğundan ve hükümet yıllardır uyguladığı düşük kur politikasıyla Türk Lirasını değerli tutup ithalatı teşvik ettiğinden ötürü krizin ilk haftalarında kurlarda bir değişim görmedik çünkü nitelik olarak direk döviz kurlarıyla bir sorunu yoktur krizin. Kurların hala aynı olduğunu gören halkı “hamdolsun iyiyiz, kriz bizi teğet geçecek” safsatasıyla avutmak kolaydı. Ta ki bugüne kadar… 1.30 seviyesinden 1.70 lere çıkan dolar “bizim anladığımız dilden” kriz sinyallerini verdi şimdi.



1929 bunalımından sonra sistemin en büyük buhranı olarak adlandırılan 2008 krizi, temel dinamikleri bakımından 29 bunalımından tamamen farklıdır. Sanayi kapitalizminin hakim olduğu dönemde yaşanan eski buhran “üretim fazlası” ile ilgiliydi. Üretim (mal), ihtiyacın çok çok üstündeydi ve stoklar aşırı bir şekilde büyüdükçe büyüdü. Tüketim ise üretileni karşılamıyor, fiyat düşüyor, maliyeti azaltmak için işçiler çıkarılıyor, işsizlik ve düşük ücret yüzünden zaten sınırlı olan harcamalar iyice kısılıyor ve stoklar daha da çoğalıyordu bu kısırdöngüde. Keynes yen politikalarla kamu harcamaları arttırılarak sorun aşıldı ve tüketicinin alım gücü yükseltilerek piyasa canlandırıldı. 2008 krizi ise finans kapitalizminin, yani paradan para kazananların yarattığı krizdir. Borsaları dibe çeken, bankaları batıran olay “global kredi sıkıntısıdır”.



İki zıt kutup olan “iktisadi liberalizm” ve “iktisadi korumacılık” kavramları arasında klasik liberal görüş hep iktisadi liberalizm yönüne doğru olmuştur. Keynes ve ardından gelen sosyal devlet anlayışının sistemi kurtarmasının ardından neo-klasik görüş ve liberaller sazı tekrar eline almış, 20.yy'ın ikinci yarısında ibreyi yine iktisadi liberalizme çevirip, ulusal sınırların ötesinde tüm dünyayı tek bir pazar haline getirme amacı taşıyan “küreselleşme” kavramıyla “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” anlayışını mutlak egemen hale getirmişlerdir. Adam Smith ve Ricardo gibi klasik iktisatçıların görüşleri küreselleşmenin kutsal maddeleri haline gelmiş ve popülerlik kazanmıştır. Fakat 2008 küresel mali krizi ibreyi yeniden, 29 da olduğu gibi “iktisadi korumacılık” yönüne çevirmiştir. Parlamentolardan ardı ardına milyon dolarlık yardım paketleri geçmektedir. Adam Smith kitapları bir süreliğine rafa kaldırılmış ve akabinde Marx, Keynes gibi isimler yeniden cümle içinde daha fazla kullanılmaya başlanmıştır.



Karl Marx yine haklı çıktı mı bilinmez ama finans kapitalizminde oluşan bu sıkıntı er ya da geç gündelik hayatımıza şiddetli bir şekilde yansıyacaktır.

Zavallı Hikmet

Oysa ne de uysaldı çocukluğu. Salondaki halının kenarındaki desenleri yol niyetine kullanır, saatlerce oynardı oyuncak arabalarıyla o yollarda. Kimseye zararı yokken zarar onu buldu hep. Elektrikli treniyle oynamaksa lükstü onun için. Bütün parçaları birleştirebilmek için yaşı küçüktü; ya da yapamayacağına, beceremeyeceğine inandırılmıştı. Bin bir korkuyla istedi yine babasından o treni kurmasını salonun ortasına dolaylı cümlelerle, çekine çekine olsa da. Hiç oralı olmadı baba. Aklı başka bir yerdeydi her zamanki gibi. Hikmet ise hatırlıyor gibiydi nasıl yapıldığını ama ya yapamazsa? Hele ki ya bozarsa treni yapayım derken? Tüm korkaklığına rağmen aldı kutuyu, açtı, birleştirdi rayları, fişini prize taktı, tren çalıştı. Artık inanmıştı kendine ve başarmanın mutluluğu vardı üzerinde. Tüm salonu kaplamıştı tren rayları ve sevinçle oynuyordu Hikmet treniyle.



Sifon sesinin ardından bir ayak geldi önüne. Hikmet oyuna dalmıştı. Fark etmedi babasını. Tıpkı babasının yerdeki rayları fark etmediği gibi. Nevri döndü babanın. Sövdü hiddetle, Hikmet'e de trenine de. Bok mu vardı da yaymıştı ortalığa treni. Aldı üzerine bastığı ve canını yakan tren rayını baba ve yüzünde en içten bir nefret ifadesiyle, Hikmet'in ruhuyla birlikte ikiye ayırdı tek hamlede, kırdı tren rayını ve savurdu bir kenara.



Hikmet yavaş yavaş topladı trenini. Gözyaşları görünmesin diye hep sırtı dönüktü babasına. Tüm parçalar kutudaydı, en son kırık ray kalmıştı kutuya koymadığı. Ve hiçbir zaman da koyamadı… Artık hiç bütün olamadı ray da ruhu da. Ne demek olduğunu anlamıştı mutluluğun ve bedelinin. Hiç peşinden koşmadı artık.



Saat akşam 11 e yaklaşmıştı. Maç bitti ve baba sevinçle gülüyordu. Tuttuğu takım kazanmıştı şampiyonluk maçını. Sarılıp öptü oğlunu fakat hatırlamadan kırdığı tren rayını. Ve öptüğünün kim olduğunu bilemedi bir daha.

Fikrin Hürriyeti

Bana bir kalem bir de kağıt verin… Beni nereye oturttuğunuz, nereye göndermek istediğiniz değil önemli olan. Nasıl olsa aynı cehennem değil mi küreselleşen dünya? Şimdi olduğu gibi deniz kıyısında oturmasam ne fark eder bu yazıyı yazarken. Ben yaşadığımı görürüm, parmaklarım klavyedeyken bilgisayar başında...

Romantik bir yazıya kaymasın bu, objektif olmak gerek. Fakat nasıl sağlanır ki objektiflik, kendini hayattan soyutlamadan? Herkes hayata tarafsız bakabilir şayet bir bebeğin gözlerindeyse zihni. Gördükçe öğrenir, öğrendikçe büyür. Sübjektiftir gözlemler ve düşünceler; ve düşünebildiğin, söyleyebildiğin kadar subjesindir hayatta, milyonlarca objenin arasında...



Şimdi uyanın ve bana bir kalem, bir de kağıt verin…