1 Temmuz 2010 Perşembe

Lazım Vatandaş



Her yerde çıkabilir karşınıza. Mesela benim otobüste çıktı. Şoförün sağ arkasındaki koltuğa oturmuş, burnunu nerdeyse direksiyona sokmuş; hem trafiğin, hem şehrin, hem de toplumun bütün sorunlarını birer cümlede çözüveriyor.

"Aslında buraya küçük otobüs koyacaklar. Nasıl itfaye dar sokaklara girsin diye araçları küçülttüyse belediye de yapsın aynısını" diye bir başladı, valiyi, emniyet müdürünü falan değiştirdi, Aksarayın zaten hiç iş yapmayan boş pavyonlarını kapattı, çarpmak üzere olduğumuz taksici yüzünden de tüm taksiciler hakkındaki fikirlerini paylaştı. Belirtmekte fayda var ki taksinin bir kabahati yoktu, şoför vatandaş ile konuşurken giydiriyordu yandan. Ama olsun, kaza olsa nolur ki, lazım vatandaş bizim otobüsteydi ve ben huzur dolu geçiridiğim yolculuğun ardından tedirgin bir şekilde inip yoluma devam ettim.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Royal Breakfast

Bakkaldan aldığım çay poşetinin üzerinde yazıyordu başlık. Krallara layık bir kahvaltı diye tabir edilebilirdi yapacağım kahvaltı ama aslında böyle imrenmemin nedeni sadece kendi emeğimden çıkacak olmasıydı. Öyleyse krallara layık deyiminden daha fit bir şey bulmak gerekir. Bir önceki akşamı kendimle baş başa geçirip ertesi sabaha uyandığımda planladığımdan daha geç olmuştu saat. Dışarı çıktım ve bir domates bir de soğan aldım. Tek eksik oydu çünkü. Bir önceki geceden kurmuştum planımı. Döndüğümde 5 dakikam vardı. Domatesleri ve soğanları, bir de sucuğumu hazırlayıp ev temizleme işlerini yaptıktan sonra hemen kahvaltıya koyulurum diye düşündüm ama unuttuğum şey beni asıl doyuracak olan “ekmek”ti. Bir önceki akşam yapmayı düşündüğüm menemeni o anda yapmamamın en büyük nedeni de gece 2 de taze ekmek bulamayacak oluşumdu. Ve yine ekmek nedeniyle –belki de aslında kısıtlı olan zaman nedeniyle- menemeni ikinci kez erteliyordum. Alt kata indim ve ev işlerine koyuldum. Aç karnına toz içinde kaldım ev işlerim sırasında ve kafa mualla oldu bir anda. Buna annemin denemek için sıktığı dolap arasından çıkmış 10 yıllık parfüm ve deodorantların kokusu da eklenince gırtlağım kurudu ve iş yapamaz duruma geldim. İş yapamaz duruma geldiğimde aslında çok iş yapmıştım. Eski evin mutfak tezgahı artık kullanılabilir haldeydi. Üstelik işime yarayacak-yaramayacak ayrımı yapıp zerzevatı da tasniflemiştim dolaba ve köşeye. 2 kova da çöp çıkarttığımı görünce “bu sefer de az ama güzel şeyler yaptık” dedim. Bir dahaki sefere su ısıtıcısı getirme teklifime ve piknik tüpüyle işi ilerletmeme sıcak baktı annem. Sanırım ev önce çay ocağına sonra da mutfağa dönüşecek. Onu dükkana uğurlarken ekmeğimi aldım. Çay çekti canım. Hayal ettiğim kahvaltının yanına o yakışırdı. Anneannemin mutfağında var mıydı bilmiyorum ama bakkaldan alayım diye düşündüm. Sallama çayı taneyle satıyorlar mıydı ki? Satıyorlarmış. Belki de hastanenin karşısında olduğu içindir. Her nedense tanesi 20 kuruştan 2 tane aldım ve kahvaltımı hazırlamaya döndüm. Elimdeki poşetlerin üzerinde “royal breakfast” yazıyordu. Hevesim daha bir arttı. Kahvaltım daha da zenginleşmişti. Çünkü “kraliyet” çayı içecektim. Bu bir yanılsama. Basit ve çok içten bir yanılsama. Sadece karnını doyurmak isteyen adamın kraliyet kahvaltısı yanılsaması. Bir domates bir soğan bir yumurta ve biraz sucuktan oluşan menemenin yanına konan çayın kraliyet sofrası hissiyatı vermesi. Mutluluk ise gerçek. Doyabilmenin mutluluğu. Kraliyet sofrasındakilerin asla tadamayacakları bir mutluluk.

2 Nisan 2010 Cuma

19-13

Beklentilerimi karşılayamadığım bir gün yaşadım. Karagümrük ilköğretim okuluna uzatmalarda yenildik. Sanırım fazla hayalci davranıyorum ve yapabileceklerimi gözümde büyütüyorum. Daha basit şeyler üzerinde daha yoğun çalışmalyım. Bu sırada biraz derslere dönsem iyi olacak. Az oluşları gevşetti ve hiç okuma yapmıyorum. Bunun farkına vardığım için spor yönetimi kitabını okumaya başladım ve her iki ders araştırmasında yardımcı olabilecek yerleri işaretleyerek ilerliyorum.

31 Mart 2010 Çarşamba

Teller


İlk göz ağrım bas gitardı. Akustik gitarımla eğitim alırken bile pena kullanmaz ve parmaklarımı bas gitar tekniği ile kullanırdım. İlk grupta da bas gitar çalıyordum fakat vokal gitar filan derken garip heveslerde çırpındım. Çok sonraları "ulan 10 üzerinden 7 ses ile vokal yapacağıma bas gitarist olur ve 10 da 7 sesimi 10 da 10 bi vokalin arkasında kullanırım ve daha kaliteli işlere imza atarım" dedim. İyi de ettim. Hemen bas gitar arayışına girdim ve çok düşeş bi takasla washburn xb100 ümü aldım. Fakat durduğu yerde paslanmış telleri çok retro bi ton veriyordu. Hoşuma gitmedi. Sağlam bir tel aradım ve Fat beams i buldum. Arkadaşlarım "fat beams alışkanlık yaratır, başka bir şey kullanamazsın" derken neyi kastediyorlardı şimdi daha iyi anlıyorum. Var ol fat beams, yaşa marcus miller...

DR Strings - Fat Beams by marcus miller

Gitarı kurcalamayı seviyorum fakat dakikalardır tellerimin modeli gelmedi aklıma. Düşün düşün düşün… neydi hatırlayamadım. Kafamda tonlarca şey ve omzumda onlarca yük varken, hele bir de sinirlenmişsem karşıma çıkan beklenmedik yaşayışlara işte o zaman bu takılan soru bir obsesyona dönüşebiliyor. Bir de bugünlerde sık sık hafızam ve bilincim gidiyor birkaç saniyeliğine. Ne dediğimi, nerede olduğumu ve amaçlarımı unutuveriyorum. Bu iyi bir şey değil. Kendimi yaşlanmış hissetmeme neden oluyor. Belki 2 yıldır ciddi bir tatil yapmayışımın yan etkisi. Yahut 2 yıllık stresin ta kendisi. Bereket 2 günlük bir ada-kartal macerası yaşadık. Bu tip haplar olmasa halim içler acısı. Kendimi düşünmeyeli çok oluyor diye düşünüyorum yalnızlığımı iliklerimde hissettiğim anlarda. Belki de biraz daha kendimi düşünmeliyim diyeceğim ama sadece lafta kalacağını bildiğimden onu bile diyesim yok. Her hayatın bir kapasitesi var ve genelde tek kişinin kaldırabileceği şeylerle ve tek kişiyle dolu oluyor. Ama ya biraz sınırları esnetmek ya da biraz içini boşaltmak lazım. Çok sıkıldım, şiştim ve nefret hissetmeye başladım yönü ve manası belli olmayan. Bu da iyi bir şey değil.

21 Mart 2010 Pazar

Beleştepe

Elimde bir ton yük ile zor binmiştim otobüse ve oturduğum yere mıhlanıp hareketsiz kalmak zorunda olacak şekilde yolculuk ediyordum. Kasımpaşaspor'un "recep tayyip erdoğan" stadına yaklaştığımızda stadın ışıklarının sonuna kadar açık olduğunu görünce beşiktaş ile maçlarının olduğunu ve bu saatlerde de devam etmekte olması gerektiğini hatırladım. İnsanlar stada gitmek yerine yolun tepesinden "yarım saha" maç izliyorlardı. Belki de sadece yoldan geçiyorlardı ve durmuşlardı. İnsanları işlerinden alıkoyan, dikkatlerini çekebileceğiniz tek ve yegane ortak şey belki futbol. Birkaç marjinal arkadaş dışında tüm erkek nüfusun bu spor dalı üzerindeki ortak ilgisnin nedeni herhangi bir entelektüel birikim gerektirmeden ilgi duyulabileceği, izlenebileceği ve yorumlanabilmesi ve bundan dolayı da dünyada en popüler spor olması pek de yanlış bir tarif olmaz. Zira otobüstekiler de birden ayaklandılar ve stadyumu görmeye çalıştılar. Hatta sağ tarafımda oturan 30 lu yaşlardaki 3 arkadaş, "inip izlesek mi ulan acaba" diye sesli düşünmüş fakat uygulamaya geçmek için kararsız kaldıkları anda otobüs çoktan oradan uzaklaşmıştı. Marjinal arkadaşlar "bak işte halimiz bu, kitlelerin afyonu bu oyun" diyerek müthiş bir analiz yapıp kendilerini ve egolarını haklı çıkarmış gibi yapsalar da Sporun sosyo-ekonomik arka planı bir toplumu ve yaşamı anlamada, gelecek için adım atmada faydalı olacaktır. Spor tarihçiliği de işte bu yüzden gelişmeli, sporseverler bu alanın sığ sularında "çimmek" yerine derinlerdeki güzelliklerin içinde "yüzebilmeldir".

9 Mart 2010 Salı

5 gün sonra...

Sırtımda yerçekimine sövecek kadar bir yükle eve dönerken o yükün arasında bir yerlerde iddaa kuponu olduğunu hatırlayıp bir durak önce indim otobüsten. Suratsız dükkan sahibi yine o saçma ruhunun dışavurumu olan bakışlarından biriyle aldı kuponu ve ücretini. Herhangi bir konuşma geçmedi aramızda ki zaten konuşmamak daha hayırlıydı bu zamane aksaray pavyonu çapkını kılıklı adamla. İlk maç 21.30 da başlayacak ve bu seferki büyük ikramiye 5.7 bin lira. Uzak kaldığım odamı ve kendimi toplamak için birkaç saatim var, sonra da maçları takibe otururum. Tabi planlar sadece başlangıçlar içindir. Bugün gelen paralar umarım uğur getirir de 5.7 de onlara eklenir. Ayrıca çok yorgunum şimdi farkettim, odama kavuşmanın büyüsü bitti belki de.