2 Nisan 2010 Cuma

19-13

Beklentilerimi karşılayamadığım bir gün yaşadım. Karagümrük ilköğretim okuluna uzatmalarda yenildik. Sanırım fazla hayalci davranıyorum ve yapabileceklerimi gözümde büyütüyorum. Daha basit şeyler üzerinde daha yoğun çalışmalyım. Bu sırada biraz derslere dönsem iyi olacak. Az oluşları gevşetti ve hiç okuma yapmıyorum. Bunun farkına vardığım için spor yönetimi kitabını okumaya başladım ve her iki ders araştırmasında yardımcı olabilecek yerleri işaretleyerek ilerliyorum.

31 Mart 2010 Çarşamba

Teller


İlk göz ağrım bas gitardı. Akustik gitarımla eğitim alırken bile pena kullanmaz ve parmaklarımı bas gitar tekniği ile kullanırdım. İlk grupta da bas gitar çalıyordum fakat vokal gitar filan derken garip heveslerde çırpındım. Çok sonraları "ulan 10 üzerinden 7 ses ile vokal yapacağıma bas gitarist olur ve 10 da 7 sesimi 10 da 10 bi vokalin arkasında kullanırım ve daha kaliteli işlere imza atarım" dedim. İyi de ettim. Hemen bas gitar arayışına girdim ve çok düşeş bi takasla washburn xb100 ümü aldım. Fakat durduğu yerde paslanmış telleri çok retro bi ton veriyordu. Hoşuma gitmedi. Sağlam bir tel aradım ve Fat beams i buldum. Arkadaşlarım "fat beams alışkanlık yaratır, başka bir şey kullanamazsın" derken neyi kastediyorlardı şimdi daha iyi anlıyorum. Var ol fat beams, yaşa marcus miller...

DR Strings - Fat Beams by marcus miller

Gitarı kurcalamayı seviyorum fakat dakikalardır tellerimin modeli gelmedi aklıma. Düşün düşün düşün… neydi hatırlayamadım. Kafamda tonlarca şey ve omzumda onlarca yük varken, hele bir de sinirlenmişsem karşıma çıkan beklenmedik yaşayışlara işte o zaman bu takılan soru bir obsesyona dönüşebiliyor. Bir de bugünlerde sık sık hafızam ve bilincim gidiyor birkaç saniyeliğine. Ne dediğimi, nerede olduğumu ve amaçlarımı unutuveriyorum. Bu iyi bir şey değil. Kendimi yaşlanmış hissetmeme neden oluyor. Belki 2 yıldır ciddi bir tatil yapmayışımın yan etkisi. Yahut 2 yıllık stresin ta kendisi. Bereket 2 günlük bir ada-kartal macerası yaşadık. Bu tip haplar olmasa halim içler acısı. Kendimi düşünmeyeli çok oluyor diye düşünüyorum yalnızlığımı iliklerimde hissettiğim anlarda. Belki de biraz daha kendimi düşünmeliyim diyeceğim ama sadece lafta kalacağını bildiğimden onu bile diyesim yok. Her hayatın bir kapasitesi var ve genelde tek kişinin kaldırabileceği şeylerle ve tek kişiyle dolu oluyor. Ama ya biraz sınırları esnetmek ya da biraz içini boşaltmak lazım. Çok sıkıldım, şiştim ve nefret hissetmeye başladım yönü ve manası belli olmayan. Bu da iyi bir şey değil.

21 Mart 2010 Pazar

Beleştepe

Elimde bir ton yük ile zor binmiştim otobüse ve oturduğum yere mıhlanıp hareketsiz kalmak zorunda olacak şekilde yolculuk ediyordum. Kasımpaşaspor'un "recep tayyip erdoğan" stadına yaklaştığımızda stadın ışıklarının sonuna kadar açık olduğunu görünce beşiktaş ile maçlarının olduğunu ve bu saatlerde de devam etmekte olması gerektiğini hatırladım. İnsanlar stada gitmek yerine yolun tepesinden "yarım saha" maç izliyorlardı. Belki de sadece yoldan geçiyorlardı ve durmuşlardı. İnsanları işlerinden alıkoyan, dikkatlerini çekebileceğiniz tek ve yegane ortak şey belki futbol. Birkaç marjinal arkadaş dışında tüm erkek nüfusun bu spor dalı üzerindeki ortak ilgisnin nedeni herhangi bir entelektüel birikim gerektirmeden ilgi duyulabileceği, izlenebileceği ve yorumlanabilmesi ve bundan dolayı da dünyada en popüler spor olması pek de yanlış bir tarif olmaz. Zira otobüstekiler de birden ayaklandılar ve stadyumu görmeye çalıştılar. Hatta sağ tarafımda oturan 30 lu yaşlardaki 3 arkadaş, "inip izlesek mi ulan acaba" diye sesli düşünmüş fakat uygulamaya geçmek için kararsız kaldıkları anda otobüs çoktan oradan uzaklaşmıştı. Marjinal arkadaşlar "bak işte halimiz bu, kitlelerin afyonu bu oyun" diyerek müthiş bir analiz yapıp kendilerini ve egolarını haklı çıkarmış gibi yapsalar da Sporun sosyo-ekonomik arka planı bir toplumu ve yaşamı anlamada, gelecek için adım atmada faydalı olacaktır. Spor tarihçiliği de işte bu yüzden gelişmeli, sporseverler bu alanın sığ sularında "çimmek" yerine derinlerdeki güzelliklerin içinde "yüzebilmeldir".

9 Mart 2010 Salı

5 gün sonra...

Sırtımda yerçekimine sövecek kadar bir yükle eve dönerken o yükün arasında bir yerlerde iddaa kuponu olduğunu hatırlayıp bir durak önce indim otobüsten. Suratsız dükkan sahibi yine o saçma ruhunun dışavurumu olan bakışlarından biriyle aldı kuponu ve ücretini. Herhangi bir konuşma geçmedi aramızda ki zaten konuşmamak daha hayırlıydı bu zamane aksaray pavyonu çapkını kılıklı adamla. İlk maç 21.30 da başlayacak ve bu seferki büyük ikramiye 5.7 bin lira. Uzak kaldığım odamı ve kendimi toplamak için birkaç saatim var, sonra da maçları takibe otururum. Tabi planlar sadece başlangıçlar içindir. Bugün gelen paralar umarım uğur getirir de 5.7 de onlara eklenir. Ayrıca çok yorgunum şimdi farkettim, odama kavuşmanın büyüsü bitti belki de.

17 Şubat 2010 Çarşamba

17 Şubat

Kayıt olmanın verdiği huzurla geçen bir gün çocukların normalüstü haylazlığı ile strese dönüşse de kazasız bitti. Siyasal islamın yargı üzerindeki savaşının bir cephesini yaşıyoruz. Zamanında kendi hocaefendilerinin cemaati hakkında soruşturma açan başsavcı üzerindeki baskıyı kuran savcıların hepsini hakim ve savcılar yüksek kurulu yetkisiz kıldı. Yani birileri üstün yetkilerini kullanarak birini tutuklattı, tepedeki de onun üstün yetkilerini elinden aldı ve tutuklama "sakatlandı". Hukuksal alanda yaşanan siyasi bir savaş bu. Öte yandan genelkurmay başkanı deniz kuvvetlerini ziyaret edip "şovalye gibi olun" diye onların sırtını sıvazlıyor. Geçen gün cadılığa soyunan başkan, şimdi de şovalye kutsuyordu. TSK'nın liderinin bu şekilde oluşu emrindeki subaylar tarafından bile alay konusu olmakta. Bize bunları yapanları lanetliyorum, sözünden sonra "cadı mısın neyi lanetliyorsun" diye çıkışmıştı bir genç subay sohbet sırasında bana.

Bu arada yargı bağımsızlığı savunucusu da adalet bakanımız oldu ki bu da çok ilginç. Tüm hukukçuların birleştiği temel bir nokta var, "yargı kurumu adalet bakanlığına bağlı olduğu sürece yargı bağımsızlından söz edilemez". Evet aynen böyle, yürütmenin yargının üstünde oluşunun krizi aslında bu. Benim savcıma iş yaptırmazsanız "yargı bağımsızlığı" diye yırtınırım, senin savcın iş yapacağı zaman da hakkında 26 yıl hapis isterim. İş "senin savcın benim savcıma" kadar vardı yani. Tehlike ise şu, yürütme zıvanadan çıkarsa siyasi kriz doğar ve en kötüsü hükümet düşer (tabi mevcut durum için buna kötü demek doğru değildir, kastım olayı anlatabilmek), yasamada sorun çıkarsa seçime gidilir ve yasama organı kendini yeniden oluşturur, fakat yargıda kriz çıkarsa o ülkede adalet yok olur ve adalet yok olduğunda toplumsal kaos ortamı kaçınılmaz olur. DEvletin temel iki görevi olan güvenlik ve adaletten ikinci olanı yer ile yeksan olursa bu birincisini de aynı oranda tetikler. İrtica paranoyasıyla alay eden hükümet ve yandaşları daha derin ve vahim bir paranoyanın "bizi darbeyle yok edecekler" paranoyasının arkasına sığınarak at oynatmaktadır, olmayan darbe koşullarını kendi kendine oluşturmaktadır. Ben darbe istemiyorum sayın siyasal islamcılar ve siyasal islamcıların iktidarından nemalanan sözde aydın kesim!!! Siz de istemekten vazgeçin, darbeyi kışkırtacak ve olmayan şeyi kendiniz yaratıp bütün günahlarınızdan sıyrılacağınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sizin cehenneminiz askeri mahkemeler değil, aç bıraktığınız halkın yumruğu olacak. Sadakanıza kanmayanların !!!

TEKEL İŞÇİSİ YALNIZ DEĞİLDİR

3 Şubat 2010 Çarşamba

Saat Kulesi

Ayağım bir taşa takındı sonra
Yere indirdim kafamı
Gördüm değişen havayı
İnsanı
Sokakları
Yeniden baktığımda
Bambaşkaydı saat kulesi
Zamanı göstermek için vardın
Ama çaldın
Dakikaları
Hatta saniyeleri
Nereye gideceğimi unutturup
Akrebine yelkovanına tutunup
Döndüm durdum
Oysa göremedim
Benden gizlediğin
Gösterdiğin
Geçip giden saatleri.