4 Haziran 2012 Pazartesi
царица
Tuhaf rastlantılar... Etrafımda ruhun. Yok hayır ikinci tekile yazmamalı bunu. Ya nasıl olacak ona olan tutkumun tarifi. Almış başını gidiyor. Yıllar götürmüyor, biriktiriyor. Her elektro gitar solosunda ben, yalnızca bas melodimi değil seni tekrar ediyorum zihnimde. Uyanırken buluyorum kendimi o geceki gibi kollarında ve şaşkınlıkla. Ne bekledim hiç bilmezdim o zamanlarda. "Ne olacak şimdi" diye sorduğunda başka bir cevap verebilseydim sana. Her şeyden vazgeçiyor insan, şimdi görüyorum ama bunu o zaman da bilebilseydim ve her şeyden vazgeçseydim bu tuhaf temasların yarattığı sinmiş hayat varken üzerimde. Sana unutmak için yazarken, üzerimdeki kıyafetleri kokladığımı söyleyebildim sadece. Almış başımı gidiyorum. Senin fotoğrafına, deliliğe doğru. Arkamızdaki uçurumu görmemişim o zaman. Senin sarılışını görebiliyorum ama sadece, ve hala. Yüzümdeki hafifliğin nedeni gözlüksüzlük değilmiş şimdi hatırladım. Bu gözyaşının ağırlığındaki nefret, biraz miras, biraz alın teri. Değişmiyor yalan dolan, ama hep aynı kalan seni ilk gördüğümdeki halin, sol yanından. Belki de iyi ki çocukluğumda sevmedim seni. Şimdi bunları bana hiçbir kadının hissettirememesi asla benim olamayacak olmandandır belki. Çok fazla belki. Şimdi yaktığım mumu sen aldın belki. Hatırlamıyorum. Altta bıraktın tüm diğer yaşanmışlıkların karelerini. Yaşanmamışlığın, ben, mum ışığım, dumanım, parmak uçlarım... Hepsi son nefesime kadar senin yaşattıklarını dökebilmek için benimle olsun.... Bir de tek bir fotoğrafın. Ben hep bu fotoğrafın sanardım ama herhangi bir yerde herhangi birisi çıksın yeter. Fotoğrafımız demeliyim belki de. Önüne geçemiyorum kendimin. Herkes beni öldürürken sen yaşatıyorsun hala, yokluğunda bile. Yaşadığım tüm kadınların toplamı bir sen edemedi yazmak onlara haksızlık olur sanar seni tanımayan, benim içimdekini bilmeyen. Tek biri hariç. Sırf ona anlatabildim. Hep ona anlatabiliyorum artık. Ona da anlatamasaydım ölürdüm. Şimdi yaşıyorum. Yaşatıyorsun. Sağol. İçine düştüğüm bu umut, biraz tersine yürümek gibi tüm geçtiğimiz yolları. Kaçan vapurun kaçmaması ihtimaline, o sabahın ertesinde kendimi başkasına, seni de ona bırakmadığım zamanlara... Tek istediğim her şey bittiğinde yeniden yanımda bulmak seni, kabusun ortasında uyanıp senin beni sarışını hissettiğimde utanıp hala uyuyor gibi davranmak yine. Bir kez daha sinmesi kokunun üzerime... Bir gün geldiğinde, yine çocukluğunda söylediğin gibi her şeyden kaçmak istediğinde seni yine o şehre kaçırabileceğimi bil. Tüm kalabalığın ortasına saklanmak ve görüşememek üzere; hiç kimseyle...
3 Mart 2012 Cumartesi
Antrenmanda 5 saniye
Minik minik kızların sıradan muhabbetindeki detaylar tehlikeyi yüzüme çarptı bir kez daha. Konuşuyorlar. Konu nerden geldiyse kadınlara geliyor. Bazı kadınlar işi gereği kapanmayabilir diyorlar. Kapanmanın bir zorunluluk olduğu ön kabulüyle yetişiyorlar. Özgürlüğün savunucuları aslında dayatmanın diktatörleri oluyorlar maskenin altında. Ve artık maskelere gerek duymuyorlar.
Şiir gibi olan
işte o yüzden herkesten daha fazla ihtiyacım var hayatımı daha da zorlaştırmak yerine kolaylaştırmayı tercih eden birine
Diktatöryal Demokrasi
Kendi kaderinin efendisi olmaktan korkanlar, kaderlerini bir başkasına teslim eder, boyunduruğuna gönüllü girerek hayatta kalmaya çalışırlar...
Bir Sonraki Seneden
Tek başınalığın güzelliğini keşfetmek bugün
Hatırlamak yahut.
Gitmek bu şehirden
Sonra sırf sıcak diye bir kütüphanede
Akşamı etmek.
Yatağına girmek kiralık, soğuk evinde
Okumak,
Yazmak,
Düşünmek.
Hatırlamak yahut.
Gitmek bu şehirden
Sonra sırf sıcak diye bir kütüphanede
Akşamı etmek.
Yatağına girmek kiralık, soğuk evinde
Okumak,
Yazmak,
Düşünmek.
15 Şubat 2012 Çarşamba
Cem Atabeyoğlu
Bir yerlerden "Spor Ansiklopedisi" lafını duyunca akla gelen isimdi, geçtiğimiz gün ebediyete intikal eden Cem Atabeyoğlu.
Daha da önemlisi ve her şeyin ötesinde, Fenerbahçe Basketbol Şubesi'nin kurucularından birisiydi o.
Tarih yazımı ve bilgisi "resmi" bir batakta sürüklenen Türkiye, spor tarihi alanında da elindekilerin kıymetini bilemedi hiçbir zaman.
Cem Atabeyoğlu, çağının çok ilerisinde bir insandı. Doldurmak için çabaladığı sayfaların ne kadarı bundan sonraki nesillere ulaşır, bilinmez.
Fenerbahçeli büyüklerimizden, "Forty" lakabıyla maruf Murat Yosmaoğlu ağabeyimiz, Cem Atabeyoğlu'ndan notlar almıştı. Aşağıda bunlardan birisi var. Cem Atabeyoğlu'nun yazılmasına katkıda bulunduğu Fenerbahçe basketbol tarihi sayfalarından bir bölüm.
Bir sürü nesile Fenerbahçe'yi öğrettin. Hakkını helal et, Cem Atabeyoğlu...
Bir sabah Cağaloğlu’ndaki evime gelen Muhtar Sencer o telaşlı haliyle,
“Mahvolduk... Mahvolduk...” diye içeri dalmıştı. Ve kendini holdeki koltuğun üzerine külçe gibi bırakırken “Altan’ın lisansını alamıyoruz. Mahvolduk” diye inlemişti.
Sevgili dostumun tarifsiz bir heyecan içinde anlattığına göre, Altan Dinçer, Teşvik Turnuvası’nın bir maçında Vefa takımında oynadığı için Beden Terbiyesi Bölgesi bu sporcunun transferine izin vermiyordu. Bir sporcunun, bir sezon içinde iki takımda yer alamayacağı yolundaki genel prensip, Altan Dinçer’in Vefa’dan Fenerbahçe’ye transferini engelliyordu.
Ben de şok olmuştum. Kafamı toparlamaya çalıştım zorlukla. Sonra çalışma odama geçip, oradaki yönetmeliklere sarıldım. Bildiğime inandığım bir hususu bir kez de gözlerimle görüp kendi kendime kanıtlamaya çalıştım. İncelediğim yönetmelikler beni rahatlatmıştı. Salonda döndüğümde Muhtar bir yandan kahvesini içiyor, bir yandan da karşısına oturttuğu rahmetli anneme olup bitenleri anlatmaya çalışıyordu.
“Kahveni iç, gidelim” diye konuştum.
Muhtar’cık şaşırmıştı. Fakat yine de iki yudumda kahvesini içti:
“Nereye gideceğiz?” diye sormaktan da kendini alamadı.
“Nereye olacak?” dedim sakin bir sesle “Bölge’ye, Altan’ın lisansını almaya gideceğiz”
Asla inanmamıştı, daha doğrusu inanamamıştı bir türlü. Nitekim yolda durmadan aynı konuyu tekrarlıyordu:
“Vefalılar, Teşvik Turnuvası’nın maç kağıdını getirip Bölge’ye vermişler. Altan oynamış bu maçta. Nasıl faka bastık yahu?” diyordu durmadan.
“Üzme kendiniii” diyordum ona “Bir de ben konuşayım bakalım”
“Konuşmasına konuş ama, bitti bu iş artık” diye söyleniyordu arkadaşım.
Muhtarcığım alabildiğine büyük bir karamsarlığın içindeydi. Onu gayet iyi tanırdım. Ne söylesem onu feraha çıkaramazdım. Bu konuda onu bu büyük karamsarlıktan ancak Altan’ın lisansını kurtarabilirdi.
O zamanlar Beden Terbiyesi İstanbul Bölge Müdürlüğü’nün Sicil ve Lisans Servisi Şefi, Sorbon Üniversitesi’nin Yüksek Matematik bölümünden mezun olmuş rahmetli Raşit Bey’di. Cin gibi zeki, yönetmelikleri ezbere bilen, son derece dürüst, fakat asık suratlı bir insandı rahmetli. Hayli de sertti. Muhtar’ı koridorda bıraktım, odasına tek başıma girdim. Reşit bey, beni karşısında görünce, gözlüklerinin üzerinden baktı her zamanki gibi donuk sesiyle;
“Hoş geldin.” Dedi ve hemen arkasından sordu “Hayrola bir şey mi var?”
“Altan’ın lisansını almaya geldim Reşit Bey” diyiverdim.
Gözlüklerinin üzerinden attığı bakışları birden sertleşiverdi:
“Muhtar’a söyledim.” Diye homurdandı. “Altan, Teşvik Turnuvası’nda Vefa’da oynamış. Resmi maçta oynamış bir oyuncunun aynı sene içinde başka bir kulübe transferi yapılamaz. Bilmiyor musun? Seneye alabilirsin ancak”
Sakince sordum kendisine:
“Teşvik Turnuvası resmi maç mıdır Raşit Bey?”
Bakışları alabildiğine alevlenmişti o anda:
“Bölge tarafından düzenlenen Teşvik Turnuvası’nın resmi maç olduğunu bilmiyor musun sen?” diye homurdandı.
Yine masum bir tavır takınmaya çalıştım:
“Kabul Reşit bey. Fakat hangi kitabın hangi maddesine göre?” diye konuştum. “Bunu bana gösterirseniz, bir daha böyle hataya düşmem”
Rahmetli Reşit Bey, bana bir şey öğretmek hevesiyle işin üzerine eğildi. Çekmecesinden “Basketbol Müsabaka Yönetmeliği”ni çıkardı. Sayfalarını birkaç kez baştan sona karıştırdıktan sonra:
“Buraya alınmamış ama resmi maçtır Teşvik Turnuvası” diye söylendi.
Cüretimi birden arttırıverdim:
“Fakat bu söylediğiniz, Basketbol Müsabaka Yönetmeliğinin son maddesine biraz ters düşmüyor mu Reşit Bey?” diyiverdim.
Adamakıllı öfkelenmişti. Bu öfkeyle yönetmeliğin son sayfasını açtı ve son maddeye baktı. Bu son maddede “Bu yönetmelikte yer almayan hususlar için Futbol Müsabaka Yönetmeliği esas alınır” diyordu. O bu maddeyi okurken, cebimden çıkardığım Futbol Müsabaka Yönetmeliği’ni usulca masası üzerine bıraktım. Bu yönetmelikte “Resmi Müsabakalar”ın ne olduğu açıkça izah eden bir madde vardı. Onu gösterdim. Okudu. Bu maddede Teşvik Müsabakaları diye bir kayıt yoktu. Olamazdı da zaten Teşvik Turnuvaları yalnız basketbol ve voleybolda vardı. Ve takımları liglere hazırlamak amacıyla düzenlenirdi. Reşit Bey fena halde öfkelenmiş, yüzü kıpkırmızı olmuştu. Üst üste belki üç dört defa okudu maddeleri. Sonra yine gözlükleri üzerinden baktı bana yine:
“Sen de biliyorsun ya Teşvik Turnuvaları’nın resmi maç olduğunu” diye homurdandı.
Boynumu büküp öfkeli gözlerine baktım:
“Kara kaplı kitabın söyledikleri yanında benim bildiklerimin ne değeri olabilir ki Raşit Bey?” diye konuştum.
Durdu, uzun uzun düşündü. Kara kaplı kitap, onun pek büyük bir sadakatle bağlı olduğu şeydi. Birden çekmecesini çekti., bir lisans çıkardı. Bana uzatırken yüzünde ve bakışlarında hafif bir tebessümün bir an için belirip uçtuğunu fark ettim.
“Maddelerdeki açıklardan faydalandın” diye söylendi.
“Vazifemiz de bu Reşat Bey” diyiverdim gayriihtiyari.
Bu kez yüzünde, bir an için de olsa açık ve seçik bir tebessüm belirmişti:
“Hak ettin” diye söylendi “Al Altan’ın lisansını, git”
Lisansı kapmamla teşekkürü basıp odasından fırlamam bir oldu. Kapının önünde tarifsiz heyecanlar içinde, piposunu kemire kemire volta atmakta olan Muhtar’a elimdeki lisansı uzattım.
“Al bakalım Altan’ın lisansını” diye söylendim.
Muhtarcık, elinde tuttuğu lisansa hayretler içinde bakıyor, gözlerine inanamıyordu sanki. Sonra birden boynuna sarılıp “Allah Allah” nidalarını atmaya başlamıştı.
İşte koca Altan Dinçer, yönetmeliklerdeki küçücük bir madde açıklığı sayesinde resmen Fenerbahçeli oluvermişti böylece.
Elbette ki Fenerbahçeli milli futbolcu Yaşar Alpaslan’ın özbeöz yeğeni olan Altan Dinçer de “Oğlan çocuk dayıya çeker” sözünü boşa çıkarmayıp Fenerbahçeli olacaktı. Seneler sonra Altan, yine Fenerbahçeli bir kadın voleybolcu olan Seçkin ile evlenecek ve yıllar sonra da bu Fenerbahçeli çiftin çocukları Kemal Dinçer, Sarı-Lacivert’li forma altında basketbol oynayacak, takım kaptanlığı yapacak ve sonunda takımın menajeri olarak başa geçecekti.
Bunları yaşamak, görmek dahi bana nasıl büyük bir haz ve mutluluk veriyor.
Hey gidi yıllar hey.
Daha da önemlisi ve her şeyin ötesinde, Fenerbahçe Basketbol Şubesi'nin kurucularından birisiydi o.
Tarih yazımı ve bilgisi "resmi" bir batakta sürüklenen Türkiye, spor tarihi alanında da elindekilerin kıymetini bilemedi hiçbir zaman.
Cem Atabeyoğlu, çağının çok ilerisinde bir insandı. Doldurmak için çabaladığı sayfaların ne kadarı bundan sonraki nesillere ulaşır, bilinmez.
Fenerbahçeli büyüklerimizden, "Forty" lakabıyla maruf Murat Yosmaoğlu ağabeyimiz, Cem Atabeyoğlu'ndan notlar almıştı. Aşağıda bunlardan birisi var. Cem Atabeyoğlu'nun yazılmasına katkıda bulunduğu Fenerbahçe basketbol tarihi sayfalarından bir bölüm.
Bir sürü nesile Fenerbahçe'yi öğrettin. Hakkını helal et, Cem Atabeyoğlu...
Bir sabah Cağaloğlu’ndaki evime gelen Muhtar Sencer o telaşlı haliyle,
“Mahvolduk... Mahvolduk...” diye içeri dalmıştı. Ve kendini holdeki koltuğun üzerine külçe gibi bırakırken “Altan’ın lisansını alamıyoruz. Mahvolduk” diye inlemişti.
Sevgili dostumun tarifsiz bir heyecan içinde anlattığına göre, Altan Dinçer, Teşvik Turnuvası’nın bir maçında Vefa takımında oynadığı için Beden Terbiyesi Bölgesi bu sporcunun transferine izin vermiyordu. Bir sporcunun, bir sezon içinde iki takımda yer alamayacağı yolundaki genel prensip, Altan Dinçer’in Vefa’dan Fenerbahçe’ye transferini engelliyordu.
Ben de şok olmuştum. Kafamı toparlamaya çalıştım zorlukla. Sonra çalışma odama geçip, oradaki yönetmeliklere sarıldım. Bildiğime inandığım bir hususu bir kez de gözlerimle görüp kendi kendime kanıtlamaya çalıştım. İncelediğim yönetmelikler beni rahatlatmıştı. Salonda döndüğümde Muhtar bir yandan kahvesini içiyor, bir yandan da karşısına oturttuğu rahmetli anneme olup bitenleri anlatmaya çalışıyordu.
“Kahveni iç, gidelim” diye konuştum.
Muhtar’cık şaşırmıştı. Fakat yine de iki yudumda kahvesini içti:
“Nereye gideceğiz?” diye sormaktan da kendini alamadı.
“Nereye olacak?” dedim sakin bir sesle “Bölge’ye, Altan’ın lisansını almaya gideceğiz”
Asla inanmamıştı, daha doğrusu inanamamıştı bir türlü. Nitekim yolda durmadan aynı konuyu tekrarlıyordu:
“Vefalılar, Teşvik Turnuvası’nın maç kağıdını getirip Bölge’ye vermişler. Altan oynamış bu maçta. Nasıl faka bastık yahu?” diyordu durmadan.
“Üzme kendiniii” diyordum ona “Bir de ben konuşayım bakalım”
“Konuşmasına konuş ama, bitti bu iş artık” diye söyleniyordu arkadaşım.
Muhtarcığım alabildiğine büyük bir karamsarlığın içindeydi. Onu gayet iyi tanırdım. Ne söylesem onu feraha çıkaramazdım. Bu konuda onu bu büyük karamsarlıktan ancak Altan’ın lisansını kurtarabilirdi.
O zamanlar Beden Terbiyesi İstanbul Bölge Müdürlüğü’nün Sicil ve Lisans Servisi Şefi, Sorbon Üniversitesi’nin Yüksek Matematik bölümünden mezun olmuş rahmetli Raşit Bey’di. Cin gibi zeki, yönetmelikleri ezbere bilen, son derece dürüst, fakat asık suratlı bir insandı rahmetli. Hayli de sertti. Muhtar’ı koridorda bıraktım, odasına tek başıma girdim. Reşit bey, beni karşısında görünce, gözlüklerinin üzerinden baktı her zamanki gibi donuk sesiyle;
“Hoş geldin.” Dedi ve hemen arkasından sordu “Hayrola bir şey mi var?”
“Altan’ın lisansını almaya geldim Reşit Bey” diyiverdim.
Gözlüklerinin üzerinden attığı bakışları birden sertleşiverdi:
“Muhtar’a söyledim.” Diye homurdandı. “Altan, Teşvik Turnuvası’nda Vefa’da oynamış. Resmi maçta oynamış bir oyuncunun aynı sene içinde başka bir kulübe transferi yapılamaz. Bilmiyor musun? Seneye alabilirsin ancak”
Sakince sordum kendisine:
“Teşvik Turnuvası resmi maç mıdır Raşit Bey?”
Bakışları alabildiğine alevlenmişti o anda:
“Bölge tarafından düzenlenen Teşvik Turnuvası’nın resmi maç olduğunu bilmiyor musun sen?” diye homurdandı.
Yine masum bir tavır takınmaya çalıştım:
“Kabul Reşit bey. Fakat hangi kitabın hangi maddesine göre?” diye konuştum. “Bunu bana gösterirseniz, bir daha böyle hataya düşmem”
Rahmetli Reşit Bey, bana bir şey öğretmek hevesiyle işin üzerine eğildi. Çekmecesinden “Basketbol Müsabaka Yönetmeliği”ni çıkardı. Sayfalarını birkaç kez baştan sona karıştırdıktan sonra:
“Buraya alınmamış ama resmi maçtır Teşvik Turnuvası” diye söylendi.
Cüretimi birden arttırıverdim:
“Fakat bu söylediğiniz, Basketbol Müsabaka Yönetmeliğinin son maddesine biraz ters düşmüyor mu Reşit Bey?” diyiverdim.
Adamakıllı öfkelenmişti. Bu öfkeyle yönetmeliğin son sayfasını açtı ve son maddeye baktı. Bu son maddede “Bu yönetmelikte yer almayan hususlar için Futbol Müsabaka Yönetmeliği esas alınır” diyordu. O bu maddeyi okurken, cebimden çıkardığım Futbol Müsabaka Yönetmeliği’ni usulca masası üzerine bıraktım. Bu yönetmelikte “Resmi Müsabakalar”ın ne olduğu açıkça izah eden bir madde vardı. Onu gösterdim. Okudu. Bu maddede Teşvik Müsabakaları diye bir kayıt yoktu. Olamazdı da zaten Teşvik Turnuvaları yalnız basketbol ve voleybolda vardı. Ve takımları liglere hazırlamak amacıyla düzenlenirdi. Reşit Bey fena halde öfkelenmiş, yüzü kıpkırmızı olmuştu. Üst üste belki üç dört defa okudu maddeleri. Sonra yine gözlükleri üzerinden baktı bana yine:
“Sen de biliyorsun ya Teşvik Turnuvaları’nın resmi maç olduğunu” diye homurdandı.
Boynumu büküp öfkeli gözlerine baktım:
“Kara kaplı kitabın söyledikleri yanında benim bildiklerimin ne değeri olabilir ki Raşit Bey?” diye konuştum.
Durdu, uzun uzun düşündü. Kara kaplı kitap, onun pek büyük bir sadakatle bağlı olduğu şeydi. Birden çekmecesini çekti., bir lisans çıkardı. Bana uzatırken yüzünde ve bakışlarında hafif bir tebessümün bir an için belirip uçtuğunu fark ettim.
“Maddelerdeki açıklardan faydalandın” diye söylendi.
“Vazifemiz de bu Reşat Bey” diyiverdim gayriihtiyari.
Bu kez yüzünde, bir an için de olsa açık ve seçik bir tebessüm belirmişti:
“Hak ettin” diye söylendi “Al Altan’ın lisansını, git”
Lisansı kapmamla teşekkürü basıp odasından fırlamam bir oldu. Kapının önünde tarifsiz heyecanlar içinde, piposunu kemire kemire volta atmakta olan Muhtar’a elimdeki lisansı uzattım.
“Al bakalım Altan’ın lisansını” diye söylendim.
Muhtarcık, elinde tuttuğu lisansa hayretler içinde bakıyor, gözlerine inanamıyordu sanki. Sonra birden boynuna sarılıp “Allah Allah” nidalarını atmaya başlamıştı.
İşte koca Altan Dinçer, yönetmeliklerdeki küçücük bir madde açıklığı sayesinde resmen Fenerbahçeli oluvermişti böylece.
Elbette ki Fenerbahçeli milli futbolcu Yaşar Alpaslan’ın özbeöz yeğeni olan Altan Dinçer de “Oğlan çocuk dayıya çeker” sözünü boşa çıkarmayıp Fenerbahçeli olacaktı. Seneler sonra Altan, yine Fenerbahçeli bir kadın voleybolcu olan Seçkin ile evlenecek ve yıllar sonra da bu Fenerbahçeli çiftin çocukları Kemal Dinçer, Sarı-Lacivert’li forma altında basketbol oynayacak, takım kaptanlığı yapacak ve sonunda takımın menajeri olarak başa geçecekti.
Bunları yaşamak, görmek dahi bana nasıl büyük bir haz ve mutluluk veriyor.
Hey gidi yıllar hey.
Lya from Andromeda
Bir ateş sol yanımda, yamuk ve yassı mumun ucunda. Damlatıyor kan kırmızı göz yaşını serçe parmağımı teğet geçerek yazılarıma. Yanıyor ömrüm yağmurun söndüremediği. Küçük bir kül tablası topraktan, altından bakıyor bana yine sanki cümlesi bitince sarılacakmış gibi. Korkuyla içim gitsin istiyorum silueti. Gökyüzüne bakıyorum sonra, nerede olduğunu soruyorum, soluma bakıyorum, hala yanıyor ömrüm. Ateşiyle eriyorum ben de. Kendimi kandırıyorum pencerede. Yağmurun kaldırdığı toprak kokusu sanıyorum içime çektiğim bu betonarme şehirde. Kalbimi de kandırıyorum bazen, onu seçim şansı olduğuna inandırıyorum. Kendi tercihleri olabileceğine, dirayetli olduğuna, büyüdüğüne. Her cümlede körüklüyorum, öyle yapmazsam sönüyor ateş, donuyor gözyaşı kirpiklerin ucunda. Bir daha asla diyorum, diyorsun... olmuyor. Oluyor yine, tekrar tekrar. Yazdığın her cümle aleyhinde delil olarak kullanılabiliyor. Seni sevmeye hevesli olmayanlar aradıklarını buluyor. Seni görmek istemeyenler seni görüyor. Kendilerini görüyor cümlelerde. Kendilerini kandıramıyorlar, yaptıklarını biliyorlar. Sana ne hissettirdiklerini biliyorlar. Temiz olmadıklarını ve seni sen yaptıklarını. Tek çabaları senden sonra ne kadar mutlu olduklarını gösterme kandırmacaları. Koluma düşüyor kor sonra. Sivrisinek ısırığından hallice. Ben görüntümü koruyorum, büyüyorum, çürüyorum. Hareketleri takip ediyorum. Çemberin sonuna geldiğimi sanıp diğer turun başlangıcı olduğunu hatırlıyorum. Her yeni başlangıçta hissettiklerimi hissediyorum. Bu sefer başlayasım gelmiyor ama. Yarıçap çizgisinin sonunda durmuş kendimi 2pi re ile çarpmamak için direniyorum. Yağmura soruyorum, alarmı kuruyorum. Daralıyorum. Bana beni sevdiğini söylediğini hatırlıyorum. Gerçek olduğunu. Gülüyorum. İçimdeki şeytanı arıyorum. Ne tür bir pislik olduğumu çözmeye adıyorum geceleri. Çaputumu bağlıyorum. Sonra o ağaçta bırakıyorum hepinizi. Ona gidiyorum. Nasıl geldiğini asla anlatamayacağım, bana hissettirdiğini size hissettiremeyeceğim, ne kadar uzakta olduğunu bilmediğim kadına. Parmak uçlarımda hislerim şimdi, midemde kelebekler de yok üstelik. Bir de sağıma bakıyorum. Hala siyah. Hala masum. Ne diyordu eflatun; karanlıktan korkan bir çocuğu kolayca affedebiliriz. Hayatta asıl trajik olan yetişkinlerin aydınlıktan korkmasıdır. Elimi tut, ışığı yakıyorum...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)