6 Haziran 2008 Cuma

Ölüm dörtlüğü

Ölüm her aklına geldiğinde ah edip vah edip inleme
Bu halinle tanrıyı incitmiş olacaksın
Ecel kapını çaldığı zaman evi telaşa verme
O geldiği zaman sen gitmiş olacaksın
Sakallarıma akmış gözyaşı
Parmaklarımı ıslatır silerken
Oradan tenime karışır
Tenimden çıkan

Ay gidiyor
Güneş mi doğsa ardından
Yoksa karanlık mı kalsa hep
Sıkıntı dolu gündüzün devamından

Yanan ömürm
İçime ateşi koyup gidenden sorulmalı
Ben yokken
Sessizce büyür cehennem
Talan olur mu dağlarda
Ya da en yakına yalan
Eğlen canım ey
Ya da kal öyle durduğun yerde
Sinirlen canım ey
Kız neye kızdığını bilmeden
Ya da gel özür dile
Neye dilediğini bilmeden
Yık canım ey
Zorlukla toparladığım kumdan kulemi
Ya da bir avuç su katıp yeniden yap

27 Mayıs 2008 Salı

26 Mayıs 2008 Pazartesi

BAD TO THE BONE


Now on the day I was born, the nurses all gathered 'round
And they gazed in wide wonder, at the joy they had found
The head nurse spoke up, said leave this one alone
She could tell right away, that I was bad to the bone
Bad to the bone
Bad to the bone
B-B-B-B-Bad
B-B-B-B-Bad
B-B-B-B-Bad
Bad to the bone

I broke a thousand hearts, before I met you
I'll break a thousand more baby, before I am through
I wanna be yours pretty baby, yours and yours alone
I'm here to tell ya honey, that I'm bad to the bone
Bad to the bone
B-B-B-Bad
B-B-B-Bad
B-B-B-Bad
Bad to the bone

I make a rich woman beg, I'll make a good woman steal
I'll make an old woman blush, and I make a young woman squeal
I wanna be yours pretty baby, yours and yours alone
I'm here to tell ya honey, that I'm bad to the bone
B-B-B-B-Bad
B-B-B-B-Bad
B-B-B-B-Bad
Bad to the bone

And when I walk the streets Kings and Queens step aside
Every woman I meet
They all stay satisfied
I wanna tell ya pretty baby
Well Ya see I make my own
I'm here to tell ya honey That I'm bad to the bone
Bad to the bone
B-B-B-B-Bad
B-B-B-Bad
B-B-B-Bad
Bad to the bone


18 Mayıs 2008 Pazar

BAYILIRIZ İNGİLİZ KAŞIĞIYLA FRANSIZ BOKU YEMEYE

Yer: Ülkenin kalbinde bir üniversite, üniversitenin kalbinde bir fakülte ve fakültenin kalbinde bir konferans salonu.

Kendinden emin tavırlarla yürüyen takım elbiseliler birbirleriyle konuşuyorlar etrafa kaçamak bakışlar atarak. Üzerinde kurabiye ve kahveler olan masaların arasından geçtiğinizde kimseye kullandırılmayacak kadar yeni, ufak ama şirin konferans salonuna giriyorsunuz. İçeride, sahnede en ufak detaya kadar her şey hazır edilmiş. İlgi üst düzeyde. Faaliyet yoğun. Alkışlar onlara. Peki kim onlar? Kim o takımlar içinde caka satan taşeronlar? Konu nedir? AB... AB nedir? Dış politikamızın en önemli sac ayağı. O kadar ki uğruna ne milli benlik kalmış, ne onur ne de ülke çıkarları. Büyülü bir hedef. Topluma pazarlanan umut.

Üniversitede ağır işleyen bürokrasi öğrenci kulübü kurmayı zorlaştırmakta eğer külübün isminin içinde "ab çalışmaları" "ab araştırmaları" gibi bir ibare yoksa. "Bilgili" bir arkadaş etrafında toplanmış, herbiri farklı bir amaçla orda bulunan, organize olmuş demek isterdim ama organize edilmiş insanlar. Tezgahın arkasına malı pazarlayanlar tarafından konmuş tezgahtarlar. Ve mal o kadar çekici, onu satmak o kadar prim yapıyor ki "biz de tezgahtar olmak istiyoruz" diyen çok. Kim topladı bu adamları? Kim toplantılar düzenleyip örgütledi? Ya da bu toplananlar bu kadar mı kısık bakıyordu etrafında dönenlere. Belki de kör olmuştu gözleri çünkü iyi iş çıkartıyorlardı, müthiş bir tecrübe, harika bir referans olacaktı gelecekte birçok kapıyı açmak için. Önlerine serilecekti şimdi olduğu gibi fırsatlar, doğru olanı, fikirlerini değil prim yapanı yapıyor söylenceleri uyguluyorlardı. Teslim bayrağını çoktan çektiklerinin farkında değildiler. Belki de farkındaydılar ki bu daha acıdır. Gördüklerimiz kanımıza dokunuyor ama biz de kitleye katılıp koca bir alkış tutalım. Ne de olsa mevzu bahis AB ise gerisi teferruattır.

16.05.08 / cuma / 03:44